Kategoriler

Arşivler


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

SEVİYORUM, VAR MI İTİRAZI OLAN???

SEVİYORUM, VAR MI İTİRAZI OLAN???
Günlerdir yağan yağmur yavaşlamıştı. Havanın soğukluğu hissedilir gibiydi. Hani dikkat edilmezse dışarıya çıktığınız da biraz da dikkatli giyinmemişseniz şifayı kesinlikle kaparsınız. Güneş her ne kadar gökyüzünde ben buradayım diyerek size gülümsese de.

Ahmet Bey; cam kenarına oturmuş, biricik Esmer Güzeli sevdiğinin simgesi haline gelen, devamlı Esmer Güzelini anlattığı Japon Gülü ile sohbet ediyordu. Bir yudum çaydan aldı, derin bir nefes çekti. Sonra yavaş yavaş bıraktı nefesini. Japon Gülüne:

– Biliyor musun Japon Gülü! Sevmek, aşık olmak o kadar harika ki… Aşık olmak ve bir de seni gerçekten sevenin varsa… İşte aşkların, sevgilerin, mutlulukların en güzeli bu. Ben ölümüne seviyorum Japon Gülüm, inan ölümüne seviyorum biliyor musun bunu? Artık sen de onu çok iyi tanıyorsun. Ama bu sıralar onu çok üzdüm Japon Gülüm. Elimde olmadan üzdüm. O dünyalar güzeli, dünya da yaşarken en iyi meleklerin başında gelen, gerçekten; “ Cennet annelerin ayağının altındadır.” Sözünün ona da söylenenlerden biri olduğunu ve onun vereceği bir izin ile ben de cennete gidebileceğim biricik esmer güzelim var ya, onun için ne yapsam azdır Japon Gülüm. O, benim bir tanem, aşkım, sevdalım, can dostum, hayat arkadaşım, arkamda durup ayağa kalkmama yardım eden, yeniden gerçek yaşama bağlanmama neden olan dünyanın en iyi meleği.” diyerek dertleşmeye devam ediyordu.  

Ayağa kalktı, boşalan çay bardağını tekrar doldurdu. Japon Gülüne dönerek:

– “ Bu sıra onu çok üzdüm, çok kırdım biliyor musun? Ona bir mektup hazırladım biliyor musun? O dünya tatlısı Esmer güzelime göndereceğim. İlk önce sana okumak istiyorum. Sen bu mektubu kabul edersen o da kabul eder sanırım. Ne dersin Japon Gülüm… Beni dinler misin?”  diyerek, mektubu okumaya başladı Japon Gülüne:

“ Biricik Aşkım Esmer Güzelim;
Bugün hala içimde büyük bir sıkıntı var. Gerçi biraz hafifliyor gibi oldu. Bütün gece seni düşünmüştüm aslında. Biraz geç uyudum ve sabahta geç kalktığımı söyledim sana sabahki konuşmada. Bugün de seni düşündüm durdum. Çalışırken, yürürken, otururken, dinlenirken yine seni düşündüm durdum. Hem o kadar düşündüm ki aşkım, bir ara iş istediğim bayana “R….” diye seslendim, biliyor musun!!!!  Sonradan başımı sağa sola salladım. Karşımdaki bayan bana gülümsedi, bana “ Sanırım çok dalgınsınız, benim adım Emel” efendim dedi. “ Hani dün ağlattığınız” dedi. Bir de düne gönderme yaptı. Aslında haklı olan bendim ama yine de özür diledim. Başka da cevap vermedim kendisine, sadece özür dilerim dedim.

Canım; içime öyle bir yer ettin ki, her yerde seni görmek, her yer de seni var olarak düşünmek, kısacası seni içimde ben olarak görmek sanırım bu olsa gerek aşkım. Seni düşünmemin en önemlisi ise son zamanda sana senin de söylediğin gibi galiba haksızlık yaptım. Öyle seviyorum ki seni; sensiz bir saniyenin geçmesini istemiyorum artık. Seni çok severken senin sağlığını da zora soktuğumun farkına da varmıyorum. İnan aslında sağlığına dediğin gibi ben daha çok dikkat etmem gerekirken, ne yazık ki ben dikkati elden kaçırdım. İnan çok üzgünüm aşkım. İnan çok üzgünüm bir tanem. Seni içimde hissederken sana zarar verdiğimin bile farkına varamadım. Sağlığını tehlikeye soktuğumun farkına bile varamadım aşkımmmm. İnan aşkım çok üzgünüm bu konuda. Hala kendimi affedemiyorum, inan affedemiyorum kendimi canım.

Bir tanem; seni üzdüğüm için beni bağışla olur mu? Bu hayatta ömrümün son deminde tanıdığım biricik aşkıma sevdam nedeniyle öyle sarılmışım ki; seni öyle sıkmışım ki aşkım, nefes alıp alamadığına bile dikkat etmedim. Çok sevdiğim biricik aşkımı nefessiz bırakıp ölümüne neden olacağımı bile göremedim. İnan fark edemedim aşkım, fark edemedim Esmerim. Yalnız şunu kesin söyleyeyim ki aşkım; asla senden şüphe etmedim. Allahıma yemin ederim ki sana güvenim sonsuz ve ölümüne sana güveniyorum aşkım. İnan sana güvenim sonsuz. Bazen kıskançlık fobisi denilen durum mu desem, aslında kıskanmak değil ama artık öyle diyelim, üzüldüğüm oldu. Seni çok seviyorum aşkım, çokkkkkkk.

Canım Esmerim; seni birkaç gündür üzdüğüm için beni bağışla, beni affet aşkım. İnan bundan sonra daha dikkatli olacağım ve senin üzülmene inan gönlüm razı olmaz canım. Hala çok yorgunum ve inan hala kendimi affetmiyorum. Çok üzgünüm hayatım, inan çok ve bundan dolayı da boynum bükük durdum bütün gün. İnan aşkım biri dokunsa baraj kapakları açılıp yanaklarımdan aşağıya da sel gibi akacak gözyaşlarım. Bereket şu ana kadar olumsuz bir şeyle karşılaşmadım ve şimdilik iyiyim canım. Seni fazla tutmayayım canım. Seni çok seviyorum aşkım. Seni çok özlüyorum, ne olur! Bu konuda da zaten sen çok hoş görülüsün, sana çok teşekkür ederim aşkım. Daha dikkatli olacağım artık. Görüşmek üzere aşkım. Seni ölümüne seven biricik deli seveninnnn.”

İzmir/ 06.03.2008
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Dinle Kalbinin Sesini

Dinle Kalbinin Sesini

Ahmet Bey, gündüzün yorucu uğraşıları ve insanın beynini zonklatan yakıcı sıcağından sonra evinde dinlenmeye çekilmişti. Bir taraftan çayını yudumlarken, diğer taraftanda radyodan “ Turnalara tutunda gel.” Türküsünü dinliyordu. Kendisinde büyük bir anısı olan bu türküyü ne zaman dinlese, gözleri nemlenir, hüzünlenir ve geçmişteki o acı anı hatırlamadan edemezdi.

Olduğu yerden kalktı, odanın içerisinde dolaşmaya başladı. Sonra telefonu eline aldı. Telefon etti. Biraz konuştu ve konuşması kısa sürmüştü. Sonra oturdu daktilosunun başına ve yazmaya başladı.

” Bilir misin telde titreyen sesin ürkekliğini? Sanki ilk defa tanışmış ve o telefonda cevap verirken sana bir suç işlermişçesine titreyen o sesin nasıl bir titreşim geçirdiğini bilir misin? Hissettin mi hiç senden kilometrelerce uzakta çok değer verdiğin bir annenin o titrek sesine cevap verirken ne kadar acemi gibi biri olarak sanki cevap verirken bile bir asaletin, bir yüceliğin ve en önemlisi de sana cevap verirken bile tanımadığı bir sese büyün bir incelik ve nezaketle cevap verişini hiç duydun mu?

Evet  ******* anne. Bugün bambaşka bir seslenişiniz vardı telefonda. Sanki ürkekti. Sanki esas telefonun sahibinin adına cevap verirken bile sanki bir suç işliyormuş gibi ve henüz daha 15 yaşında bir genç kız gibi öyle ürkek bir cevabın vardı ki, doğrusunu istersen ben de ilk defa şaşırdım ve ilk defa size karşı neredeyse elim ayağım dolaşacak, konuşmamda şaşıracak ve hatta belki de sizinle konuşsam mı, konuşmasam mı gibi bir anlık kararsızlık duygularını tam yaşayacaktım ki, sizin ürkekliğiniz beni de cesaretlendirdi ve konuştum seninle ****** anne.

Konuştum ve ilk defa uzun zamandır el öpmeyi unuttuğum aklıma geldi. Ayrıca sesinin sıcaklığının içime girişinde beni bambaşka bir şekilde yönlendiriverdiniz bir anda. Sesiniz bir güveni verdi bana. Biliyor musun ******* Anne; ben uzun zamandır el öpmeyi de özledim. Hem de gerçekten, içten gelerek, duyarak, duyduğunu yaşacak bir biçimde el öpmesini unutmuşum ben.  Seninle bugünkü konuşmamda bana bu duyguyu, bu mutluluğu tattırdın bana ve inan ******* anne çok harika bir insansın. Sana; bana bu duyguları tattırdığın için çok teşekkür ederim.

Bugün siz bir acemi ben bir acemi gibi konuşuyorduk sanki. Ama bu da doğaldı. Siz benim uzun zamandır sesimi duymamıştınız. Ben de sizin sesinizi duymamıştım. Fakat bugün sesiniz, konuşmanız, hitabetiniz gerçekten bir başkalıkla oluyordu. Size kendimi tanıtırken ******* Anne, ben de çok heyecanlıydım sizin heyecanlı olduğunuz kadar, biliyor musunuz? Sizin bana “ Buyurun…, kimsiniz, kimi aramıştınız…? Sorularınızda titreyen sesiniz, inanın beni çok duygulandırdı. Sizinle bir defa da msn de konuşmuştuk. Daha sonra birkaç defa yine telde ama çok kısa olmuştu konuşmamız. Bugün ise ilk defa çok uzun olmamakla birlikte yine etkileyen o nazik ve incelikten ayrılmayan sesinizle, benim size nasıl hitab edeceğimi gerçekten bir anda şaşırdım. Oysaki ben zorlanmayan bir insanım. Ama size karşı heyecanlandığımı söylemekte açık olmam gerekir sanırım. Çok harika bir insansınız ******* anne.”

Ahmet Bey; bardağında bitmek üzere olan çaydan bir yudum daha aldı. Derin bir nefes aldı. Duygu yüklü gözlerin hafif neminde yüzündeki o mutlu gülümsemenin verdiği mutluluğu doya doya yaşamak istiyordu artık. Ahmet Bey, uzun zamandır bir büyüğünün elini öpmenin verdiği mutlulukla dolmuştu.

İzmir/17.06.2008
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Emrah BURAN

SİMİTÇİ ALİ

SİMİTÇİ ALİ    
            Güzel bir bahar sabahı. Parkın her yanını saran çiçek  kokuları etrafa sıkılmış yüz bayan parfümüne denk. Ve bir bank üzerinde üç taze bayan; Selma, Ayşegül ve Nesrin. Nesrinin sıkıntıdan kıvrılan dudakları arasından şu kelimeler döküldü;
            – Ooof  yeter ya ! Kalkın biraz gezelim.

Ayşegül:
            -Ama daha yeni geldik neden sıkıldın ki?
Nesrin:
           -Ne yenisi ayol! Yarım saattir burada ot gibi oturuyoruz
 Ayşegül:
          – Peki tamam. Kalk Selma gidelim.
           Üç kız kalkarak PTT binasına doğru yürüdüler. Selma’nın sıkılgan tavırlarını gören Nesrin :
          – Ne o kız kara denizde gemilerin mi battı?
  Selma :
          -Ay bilmiyorum içimde bir sıkıntın var. Sanki başıma kötü bir şey gelecekmiş gibi.
 PTT binasının önüne iyice yaklaşırlar. Etrafa derin bir sessizlik hakimdir. Sessizliği bozan şu ses olur;
          -Simit, simitçi gel taze simit.
           Bu sesi duyan Selma bir anada irkilir. Çünkü bu ses hiçte yabancı değildir. Başını sesin geldiği yöne çeviren Selma şaşkınlıktan olduğu yerde donup kalır. Bu sesin sahibi lisedeki aşkı Ali’dir.  Göz göze gelirler. Selma utanır başını hızlıca çevirip koşar adımlarla yürümeye başlar. Bunu gören Ali:
          –  Hey Selma! Selma!
          –  Hey! Baksana ben Ali tanımadın mı? Hey Allah’ım.  
          Selma dayanamaz ve arkasını döner. Titrek bir sesle:
          -“ Ali sen misin.” der.
 Ali:
          – Oh be ! Küçük hanım sonunda tanıdı. Nasılsın, nasıl gidiyor  günler?
Selma :
          – Sağ ol. Liseden sonra psikolojik danışmanlığı kazandım. Üç sene oldu bitireli. Şu an bir şirkette çalışıyorum. Peki sen? Sen nasılsın. Liseden beri görüşemedik. Bir yer kazandın mı ?
           Ali bir simit tezgahına birde Selma’ya bakar ve güler. Ardından gülümseyerek:
           – “Hiçbir şey kısmet olmadı mı olmuyor be güzelim.” Der.
           Selma’nın heyecanlı bedenindeki küçük yüreği kafese atılmış bir kanarya gibi çırpınmaya başlar. “Olamaz” der içinden. Yıllardır unutamadığı en çokta sevip söyleyemediğine yandığı Ali bu olamaz.
           Çünkü Ali lisedeyken çok çalışkandır. Çoğu zaman sınıf birincilerinin bilemediği soruları bilir, yeri geldiğinde konuşur ve derslerinden hiç zayıf almaz. O lisedeki Ali bu olamaz! Başı sıkışan herkesin yardımına koşan, çoğu zamanda Selma’ya iyiliği dokunan. Ona günlerce ders anlatan. İyilik meleği, kara sevdası Ali simitçiliği hak edemez.
           Selma’nın iyice yoğunlaşan hisleri gözlerinin yaşarmasına sebep olur hafif ağlamaklı bir sesle: “Ali sen nasıl simitçi oldun” der. Ali kaşlarını çatar ve :
           -Ne olmuş kızım. Simitçi olamam mı? Yahu ne bileyim. Bir

komiser, bir subay veya bir psikolojik danışman insanda simitçi insan değil mi?
           Selma yanaklarından süzülen yaşlara aldırmayarak bebek yüzündeki masmavi gözleriyle Ali’ye bakar. Ali’nin yüzündeki ciddiyet biranda yerini hafif bir yumuşamaya bırakır. Ve oda gözlerini Selma’ya teslim eder. Uzunca bakışırlar hem de hiç konuşmadan. Selma tam “Hayır! Olamaz! Sevdiğim, canım, iyilik meleğim Ali simitçi olamaz!”  diye haykıracaktır ki; kendini yerde bulur. Çünkü telaşla koşan bir adam ona sertçe çarpmış ve yere düşürmüştür.
           Ali hızla adamın arkasından koşar. Kızların şaşkın bakışları arasında iri kartalların avını bir pençe darbesiyle yere indirdiği gibi adamı yere indirir. Belinden çıkardığı kelepçeye benzer bir şeyle adamın kollarını bağlar. Kızların arkasında koşmaktan yorulmuş bir polis memurunun ağzından şu kelimeler yükselir;
           -Yakalamış komiserim!
           Arkadan boy paltolu, iri yarı, orta yaş üstü ve elinde ilginç sesler çıkaran bir telsizle koşan bir adam şunları mırıldanmaktadır:
           – Aferin buraya geleceğini iyi akıl ettiniz.
           Ali’ye doğru seslenir:
           –  Aslanım sana iki maaş ikramiye  
           Ali gülümser  ve vakit kaybetmeden ciddi bir tavırla selam durarak sertçe bağırır.
           – Sağ olun komiserim!
           Kızlar yaklaşan ekip otolarının siren sesleri arasında ne olup bittiğini anlamaya çalışırken Ali yanlarına koşar ve:
           – Kusura bakamayın! Umarım sizi korkutmadık? Der.
           Ve gözlerini düştüğü şaşkınlıktan kurtulmaya çalışan Selma’nın masmavi gözlerine dikerek :
           -“ Bu gün simitçiyim, yarın çöpçü. Öbür gün ayakkabı boyacısıyım. (Gülümseyerek) Ha evet arada birde komiserlik yaparım. Ama ne olursam olayım sonuçta insanım.insanı insan olduğu için sevmelisin Selma inan gerisi hikaye”. Der.
            PTT binasının önü ekip otolarıyla dolup taşmıştır. Ekip otolarının arasından beyaz bir polis arabası sıyrılır. Selma’ların önünde durur. Bir polis memuru arabadan çıkar yan kapıyı açarak selam durur ve:
            – “ Buyurun komiserim.” Der.
            Ali, memura bir dakika der ve Selma’ya döner. Selma’nın yüzünü iri elleriyle avuçlar ve her biri bir inci gibi parlayan gözyaşlarını başparmağıyla siler. Ardından anlına sıcak bir öpücük kondurur ve
            – Kendine iyi bak Selma Hoşça kal. Der.
            Ali’nin arabaya binmesiyle arabanın hareket etmesi bir olur. Selma ise arabanın arkasından bakakalır. İyilik meleği Ali beyaz atına binmiş kim bilir hangi insanlara iyilik yapmaya gidiyordur.   
                                                                                 Emrah  Buran
                                                                                 www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Öyküler

Med Sopaları

Med Sopaları
İki kardeş ormanlık bir alanda sığır güdüyordu. Bir çift öküz, üç inek, bir dana iki buzağıdan oluşan küçük bir sürü… Birde Alaman adını verdikleri çoban köpekleri vardı. Sığırların çan sesleri kuş seslerine karışıyor, çocukların kulağına ninni gibi geliyordu. Uykuları gelmişti. Abla on bir yaşında, kardeşi ise dokuz yaşındaydı. Köyden epeyce uzakta ormanlık bir bölgedeydiler. Abla kardeşine:
-Sakın uyuma! Dedem ne dedi bize unuttun mu? Sıkı sıskı tembihledi, uyursanız boğazınıza yılan filan kaçar dedi, buralarda çok olurmuş, sakın uyuma. Gel hadi oyun oynayalım…
Küçük çocuk:
   -Tamam abla, peki ne oynayacağız…
Abla:
    -Gel med oynayalım, şu çalılıklardan med yapalım…
  Birlikte çalılıklara yöneldiler. Bir ağaç gövsesinden fışkırmış binlerce dal vardı. Ağacı kesmişler ama tekrar yeşillenmişti…
  -Bak ince uzun dallar var burada, med sopaları olur, medlikte keseriz dedi abla ve kayalığın üzerindeki ağaca yöneldiler. Ağacın dalları arasında en doğru ve güzel dalı ararlarken kesmek için bir kuş yuvası fark ettiler.
   -Faruk koş dedi ablası, burada bir yuva var, içinde de çok güzel bir yavru. Faruk da çabucak geldi ablasının yanına. Yuvada bir kuş yavrusu vardı, yuvanın her sallanışında devamlı ağzını açıyordu.
    -Çok aç olmalı dedi abla, onu hemen doyuralım. Hemen bir kaç ekmek parçası aldılar ellerine, koşarak yavrunun yuvasının yanına çıktılar. Yavru yuva her sallandığında annesi geldi sanıp ağzını açmaktaydı. Yavru ağzını açtıkça minik ekmek parçaları koydular ağzına. Ama yavru doymuyordu…
    -Birazda ineğin memesinden süt sağalım, o zaman çabuk büyür dedi abla.

 Yavruyu alıp Nazlının yanına götürdüler.  Memesinden biraz süt akıttılar ağzına. Artık emindiler, doymuştu bu yavru, biraz aç gözlüydü sadece.  Gidip tekrar yuvaya koydular, yarın gelip tekrar doyururuz, belki anneside mutlu olur, bize teşekkür eder diye gülüştüler.
Epeyce vakit ilerlemişti, artık eve dönme vaktiydi.  Sığırları toplayıp yola koyuldular, mutluydular.

Ertesi gün aynı yere gideceklerdi yine.  Dedeleri sıkı sıkı tembihledi:
  -Sakın uyumayın, boğazınıza yılan kaçar. Ekmek torbanızı yüksek bir dala asın, aşağılarda bırakmayın; Sığırlar yer gün boyu aç kalırsınız.
Sığırları otlattıkları yere geldiklerinde ilk önce ekmek torbasını asacak  yüksek dal aradılar. Fetane isimli ineğin gözü hep bu çantada olurdu çünkü. Bazı günler onun yüzüne aç kaldıklarıda olmuştu.  Sonrada kuş yavrusunun bulunduğu ağaca yöneldiler. Şimdi yavrunun karnı açıkmış olmalıydı.  Onları bekliyordu belkide dört gözle. Hemen çıktılar yanına. Gördükleri manzaraya inanamadı iki kardeş. Yavrunun ağzında minik ekmek kırıkları olduğu gibi duruyordu ve kaskatıydı. Ne olmuştu, kımıldamıyordu hiç. Abla yavruyu avuçlarına aldı,ağlıyordu sessiz sessiz. Çimenlerin üstüne koydular onu, neden ölmüştü, açlıktan olamazdı, doyurmuşlardı onu. O gün hiç konuşmadılar, sessizce oturdular. Yavruya bir mezar yaptılar…
   Abla:
     -keşke karışmasaydık, annesi doyururdu onu, dedi.
Vakit ikindiyi geçmişti, hayvanları toplayıp köye doğru yola çıktılar. İyilik yapalım derken bir hayvana zarar vermişlerdi.
 
Hep cahilliğimizden dedi, abla. Öleceğini bilseydik hiç dokunur muyduk ona. Güneş batıyordu, ablanın kalbinde ise bir yara kanıyordu, hiç dinmeyecek bir yara.

 -Okuyacağım dedi, okuyacağım. Okumak zorundayım. Okuyup araştırma yapmalıyım. Bir yardım yapacaksam, bir konuda çalışma yapacaksam. o konuda mutlaka biraz olsun bilgi sahibi olmalıyım. Şu yaptığımıza bak. Hayvanı doyuralım derken canından etmişiz.Cahillikle iyilik bile yapılmıyor. Ben okumalıyım!!!

Emine Yılmaz DERECİ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Doç Dr. Zerda ONURLU

Üç Koçan Mısır

Üç Koçan Mısır

Nehir kenarında oturmuş, yazın bunaltıcı ve yakıcı sıcağından kurtulmaya çalışıyoruz. Nehirdeki suyun serinliği, rüzgarın yardımı ile bizleri de serinletmiş ve neredeyse akşamı yapmıştık. Yavaş yavaş toparlanmaya başladık. Artık akşam oluyor ve eve dönme zamanı gelmişti. Piknik yaptığımız nehir kenarındaki yerimize son bir defa daha baktım, bir şeyleri unutup unutmadığımızı kontrol ettikten sonra oğlum ile birlikte evin yolunu tuttuk.

Oğlum henüz 6 yaşlarındaydı. Her gün kendisiyle değişik konuları konuşuyor, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu öğretiyordum. Evimizin dışında nerede olursa olsun; ister yiyecek, ister giyecek bizim şahsımıza ait değilse ve alıyorsak mutlaka onun bir bedelini ödeyerek almalıyız. Sahibi başında yoksa almamalıyız, hakkımız olmayanlara asla el sürmemeliyiz. Alırsak biz suç işlemiş oluruz. Günah işlemiş oluruz. Hırsızlık yapmış oluruz. Bu nedenle dikkat etmeliyiz diye de kendisine çoğu zaman öğütler veriyordum.

Piknikten dönüşte yol boyunca insan boyundan uzun mısır tarlalarının yanından geçiyorduk. Canımız mısır çekti. Tarlaların çevresinde insan göremedim. Arabayı yolun sağına çektim. Ben tarlanın birisine gittim. Üç mısır koçanı kopardım. Arabaya gideceğimiz sırada, oğlum bana;

– Anne, bu tarla bizim mi? Diye sordu,
– Hayır oğlum, tarla bizim değil, şu köydeki birinin dedim.

Oğlum bunun üzerine bana dikkatli bir şekilde bakarak, yine sordu.

– Burada tarlanın sahibi yok. Sen sahibinin izni olmadan mısırları kopardın. Sen bana her zaman derdin ki; bize ait olmayan bir şeyi almayın. Bu senin yaptığın hırsızlık değil mi? dedi.

– Hayır oğlum. Ben hırsızlık yapmadım. Bu koparmış olduğum mısırların sahibi köyde duruyor. Şimdi o köyden geçeceğiz. Köyden geçerken tarlanın sahibine parasını vereceğim.

Daha sonra oğlumla birlikte köye gittik. Köyde tarlanın sahibini değişik evlere sordum. Tam bir buçuk saat sonun da tarlanın asıl sahibini buldum. Tarladan kopardığım mısırların parasını oğlumun gözü önünde verdim. Tarlanın sahibi çok şaşırdı. Böyle bir şey beklemiyordu.

Aslında bu durum beni de çok şaşırttı. Oğlumun bu kadar dikkatli olması ve benim davranışlarımı her tarafta nasıl takip ettiğini, bir yanlış kabul ettiği hareketi bana hemen bir uyarı ile nasıl söylediğini görmek ise daha da büyük bir mutluluk verdi.

Şu bir gerçek ki, çocuklarımızı yetiştirirken onlara örnek olarak söylediğimiz yaşam ve uygulamaları bizim de uygulamamız gerekmektedir. Söylediğimizi uygulamaz isek, çocuklarımızın bize hangi gözle bakacağı ortadadır. Bir anne olarak çocuğumun bu dikkatinin ve bana söyleme biçiminin beni ne kadar mutlu ettiğini inanın anlatamam.

Nice mutlu günlere, çocuklarımıza doğruyu söyleyerek ve yaşam içerisinde onlar ile birlikte uygulayarak geçirmeyi diliyorum.

Doç. Dr. Zerda ONURLU
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Doç Dr. Zerda ONURLU

Ya Bardak Olacaksın Ya Da Göl

Ya Bardak Olacaksın Ya Da  Göl
Ustaların çıraklarına sadece edindirdikleri mesleği, zanaatı değil hayatı da öğrettikleri, en geniş ve gerçek anlamıyla öğretme  oldukları dönemde Hintli bir ahşap ustası yaşıyordu. Bu ustanın çırağı büyüdü, ahşap işlemeyi ve hayatı öğrendi, kendi işini kurup başlattı.

Bir süre sonra dostlarından biri oğlunu getirdi. Ustadan onu yanına çırak almasını istedi. Fakat bu çırak sürekli yakınıp duran, her şeye bozulan bir çocuk çıktı. Tahta getirmeye gidiyor, döndüğünde ellerine kıymık battığından uzun uzun yakınıyordu. Bir iş teslim etmeye gidiyor, döndüğünde yoldan, sıcaktan, müşterinin tavrından yakınıyordu. Usta çocuğa bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama sözlerinin hiçbir etkisi olmuyordu.

Bir gün usta çırağını köye tuz almaya gönderdi. Çırak ustasının söylediği gibi tuzu alıp döndü. Usta bir bardak su getirmesini söyledi. Çırak bir bardak suyu da getirdi. Usta; “ Şimdi o tuzu suyun içine at” dedi. Çırak ustasının söylediğini yaptı. Sonra usta; “ Şimdi o suyu iç” dedi. Çırak suyu içti ve tabii ki içer içmez de tükürdü. Öfkeyle ustasına bakarken, usta; Nasıldı tadı?” diye sordu. Çırak nefretle; “ Çok acı” dedi.

Usta çocuğa; “ Tuzu yanına al gel, gidiyoruz” dedi. Çırak ustasının peşine takıldı. Bir süre sonra civardaki gölün kıyısına geldiler. Usta çırağa; “ bütün tuzu göle dök” dedi. Çırak söyleneni yaptı. Usta; “ Şimdi gölün suyundan iç” dedi. Çırak içti. Usta; “ Suyun tadı nasıldı” diye sordu. Çırak; “ Çok güzeldi” dedi. Usta; “ Peki tuzun acısını hissettin mi” diye sordu bu kez de. Çırak; “ Hayır” dedi.

Usta çırağı karşısına oturtup anlattı: “ Hayattaki bütün olumsuzluklar işte bu bir avuç tuz gibidir. Eğer sen küçük bir bardak su isen, nasıl tuzun bütün acısını tattıysan, hayatın bütün olumsuzluklarından da öyle etkilenirsin. Eğer sen kişiliğinle ve gönlünle bu önümüzdeki göl gibi isen, hayatta karşılaşabileceğin bütün olumsuzluklar seni; o bir avuç tuz gölün suyunu nasıl etkilediyse öyle etkiler, bir bardak suda attığın acıyı vermez sana.

Seçim senindir: Ya bardak olacaksın ya da göl….”

Doç. Dr. Zerda ONURLU
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Doç Dr. Zerda ONURLU

Emirgan’da Seni Düşünüyorum

Emirgan’da Seni Düşünüyorum
Sahilde çay bahçeleri, arka sırtlarda büyük şehir parkı ile ünlü semt, yeşilliklerle örtülü güzel bir yerdir.. Burada cok sevdigim  martılarım ve demli bir bardak cayimla huzur bulurum… Istanbul’a dün geldim. Bu gün elinde kitabım kalbimde sen, masamda  tavsan kani çayım, sıcacık gevrek simidim, cok mutluyum  ve seni düsünerek yazıyorum.

Sana akıyorum kaygısızca ve hiçbir şey bunu engelleyemiyor bu akışı. Çünkü sen her tarafımdasın. Sağımda, solumda, arkamda, karşımda… Ne yana dönsem, ne yana yol almaya kalksam, ulaşacağım son nokta sensin, orada yalnızca sen varsın…

Sana akıyorum, çünkü senin yolunda gidiyorum, attığım adımları takip ediyorum sorgulamadan. Önüme çıkan hiçbir ayrım, hiçbir kavşak ilgilendirmiyor beni. Yürüyorum senin peşin sıra, yürümenin en zor olduğu yol bu olsa bile yürüyorum… Şikayet de etmiyorum çakılından, tozundan, toprağından üstelik. Sana yaklaşabildiğim her adımda mutlu oluyorum ya da yaklaşmayı başaramasam da bu umudu yaşamak heyecanlandırıyor beni…

Sana akıyorum, çünkü hayatın akışı kadar doğal sana akışım… Doğa nasıl ki her canlının yaşaması için bir düzen kurmuşsa ve nasıl ki kuralları varsa doğada yaşamanın, benim var olmamın da, yaşamamın da kuralı sensin, senin var olduğun bir düzen içerisinde ben olabilirim ancak…

Sana akıyorum; çünkü sesin de, bedenin de kuşatmış durumda beni… Sana karşı savunma dahi yapmıyorum ve böyle bir teslimiyet de rahatsız etmiyor beni… Yüzüne, gözlerine, ellerine baktıkça, sesine yüklediğin gizleri çözerken, hep kendimden bir şeyler buluyorum senden…

Sana akıyorum; çünkü o kadar paylaşacak şeyimiz var ki seninle… Bu güne kadar paylaştığımız her şey, her an umut veriyor sonrası için bana ve ben belki de sende bu umudu yaşamayı, yaşatmayı seviyorum… Biliyorum ki hayatın bir yerinde sadece bize özel bir çiçek var, o çiçeği birlikte bulup, kokusunu ciğerlerine çektiğimizde hayata ve birbirimize sımsıkı sarılacağız…

Sana akıyorum; çünkü bir insanı tutkuyla, beklentisiz ve delice sevmenin tadını sende yaşadım ben… Bunun anlamını sende öğrendim, bunu senden başkasıyla da yaşayamayacağımı biliyorum… Sende, seninle yaşamak her an bir şölen tadında ve ben böylesine keyifli, böylesine eğlenceli ve hayat dolu bir şölene bırakıp gitmek istemiyorum.

Sana akıyorum; çünkü “ Hayatın uslanmaz ruhusun” sen ve ben belki de bu ruha aşığım aslında… Seninle yenileniyorum, sadece seni düşünmekle yüreğimde beynimde çöreklenmiş ne kadar kötülük varsa hepsinden arınıyorum bir anda…

Sana akıyorum; bütün coşkum, bütün saflığımla… Aşka, sevgiye, güzelliğe dair ne varsa benimle akıyor onlar da sana… Benim gibi coşku dolu bir ırmağıda huzurlu, sakin bir göe çevirecek tek güç sensin… Ne olur orada kal, ayrılma seni gönül gözümün görebileceği noktadan… sana ulaşamasam bile varlığını hissetmek ve senin yolunda olmak yetiyor bana…

12.08.2008
Doç Dr. Zerda ONURLU
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Doç Dr. Zerda ONURLU

CANIM YALNIZCA SEVMEK İSTİYOR SENİ

CANIM YALNIZCA SEVMEK İSTİYOR SENİ

Canım yalnızca sevmek istiyor seni. Unutup, tekrar hatırladığım çok sevdiğim bir şarkıyı hiç bırakmadan defalarca ara vermeden içten içe mırıldanıp zamandan koparıp alır gibi.

Canım yalnızca sevmek istiyor seni. Saçlarını yüzünden ayırıp, gözlerini kirpiklerinden, ellerini bileklerinden, ismini bedeninden ayırıp; ayrı ayrı bir evin odalarını gezer gibi, keşfeder gibi, ilk kez ve merakla ve hayranlıkla, bir kırmızının detayında dakikalarca takılıp bakar gibi canım yalnızca sevmek istiyor seni.

Canım yalnızca sevmek istiyor seni. Nereye varacağını bilmediğim bir kaçamak yolculuğa, sırf aklıma esti diye, sevdiğim hiçbir eşyayı almadan yanıma çıkar gibi…. Süre gelen bir sevgiyle değil, öğretilmemiş, bilmediğimiz biçimlerde, kuşların kanatlarını açıp, özgürlüğe süzülmesine yarayan içgüdüleriyle, içimden geldiği gibi canım yalnızca sevmek istiyor seni. Tarifsiz bir hisle sevmek istiyorum seni.

Tatlı, ekşi ya da tuzlu değil, bilmediğim bir tatla, bir duyguyla. Öyle bir meyvenin tadını alır, bir kitabın adını okur gibi değil; bir yaz günü tenine vuran sıcaklığı gibi güneşin, serin bir akşamın denizden esen rüzgarıyla içine işlediği yosun kokuları gibi, anlatamadığım ama bırakmak istemediğim, bitmesini istemediğim bir hisle…

CANIM YALNIZCA SEVMEK İSTİYOR SENİ…
NE UMUT ETMEK, NE DE BEKLEMEK…. BAŞKA HİÇBİR ŞEY….

12.08.2008
Doç Dr. Zerda ONURLU
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Elif EYLÜL

Beynim Son Verecek Yüreğimdeki İşgaline

Beynim Son Verecek Yüreğimdeki İşgaline
Birazdan gideceksin koyu bir yalnızlık çökecek ardından… Kaldırımda, ayak seslerin yankılanacak, sen gideceksin, ardında yarınsız bir yürek bırakarak…

Hiç bakmadan ardına yol alacaksın yeni sevdalara… İnce bir dokunuşun hissi kalacak ellerinden geriye, kirpiklerinin ucunda yanan hayalleri seyredeceğim uzaktan…

Ve gözlerin …
Hüzünlerin ardı gözlerin…
Ne vakit baksam, kaybolurdum, derya deniz…
Sessizce geçerdin her akşam sokağımdan,
Ne vakit geçsen, kuşlar göçerdi dallarımdan…
Yitik bir anı kalırdı senden geriye, bir hüzün masal…

Birazdan gideceksin…

Sanki hissetmiş gibi, anlamsız bir hüzünle kaplı gökyüzü. Alabildiğine gri bir kasvete bürünmüş ufuklar, sanki gözlerime eşlik etmek ister gibi bulutlar… Öylesine gamlı, öylesine suskun ve öylesine dolu… Deli bir yağmur başlar birazdan, tüm kasvetini döker gökyüzü… Bense suskun, anılar salıncağında, senli bir düşün koynunda can çekişir ümitlerim. Ve yüreğimden giden yüreğinin ayak sesinde, sensizliğin matemini dinlerim… Düşünceler deler geçer beynimi… Savrulur bir sevdanın çıkmazında hayaller… Ve senden geriye, yitik bir yürek kalır, anılar mezarlığında… Sorgular beynimi işgal eder, iç çekişlerime aldırmadan.

Hangisi daha acı?
Gitmek mi, yoksa kalanın yerinde olmak mı? Hangisi daha acizce, korkup kaçmak mı, kalıp acı çekmek mi? Sen gitmeyi seçtin sevgili… Gittin içine sığdırdığın koca yalnızlığınla kendini benden koparıp, beni bu kalabalık şehirde yapayalnız bırakıp gittin… Beni, sevdamızı, anılarımızı, sevinçlerimizi, hüzünlerimizi bu şehirde bıraktın. Boz bulanık bir düşte yaşadım (sandım) hep seni … Varlığın bir andı yokluğun bir ömür.

Hiç yaşayamadığım sevgili…
Sessiz bir dokunuştu gözlerine değmek… Ne vakit bana baksan, kaybolurdum gözlerinin ardında, Hayaller mezarlığında Ve Ne vakit düşsen aklıma, nefeslenmek isterdi yüreğim. Gamzelerinin çukurunda….

Hiç dokunamadığım sevgili…
Fersah fersah uzaklardaydı düşlerin benden, tutunamadım sevgili, ne sana ne sevdana.Yabancı soğuk ve uzak bir iklimsin sen şimdi benim coğrafyamda…

Yüreğine hiç değemediğim sevgili…
Birazdan gideceksin, sessiz bir mateme bürünecek bu şehir… Hiç bilmeyeceksin, ben, ateşe vereceğim anıları bir bir.Ne gülüşün kalacak aklımda, ne gözlerin…
Ve sen, dönüp bakmak istediğinde geriye, pişmanlık seni esir alacak…
Gözlerinin ardında sakladığın hüzün, ilk kez yüreğini yakacak…

Çünkü beynim son verecek yüreğimdeki işgaline… Yüreğime koyduğun dinamitler patlayacak… Ve Ne ben kalacağım geride, ne de sevdam… Kimseler hatırlamayacak….

Elif EYLÜL 20/10/2010
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Elif EYLÜL

Aşk

Aşk 
   Aşk yalındır tek yürekte yada çoğuldur karşılıklı iki yürekte.. Aşk vardır her biçimde içimizde….
Aşk’ın çeşitli halleri ya da Aşk’ın bedene bürünüp can bulması bir ruhta ve o ruhun başkalaşımı diyebiliriz buna.
  Bazen yalındır Aşk. Bir başına yaşar dünyasında..  Evrende çok uzak bir yerde henüz keşfedilmemiş bir gezegendir aşk ve aşık olunana erişmek ise bir ütopyadır.. 

   Kendi içinde Med-Cezirler yaşar aşk.. Bazen kaybeder dengesini yalpalar sonra yeniden can bulur ümitler. Aşk ütopya olsa da, ulaşılmaz bir zafer olsa da yaşanacaktır illa. Çekilecektir bu yolda her acı ve katlanılacaktır her katresi acının… 

  Aşklar bazen platonik yaşanır. Platonik aşık kendi dünyasında kendi ütopyasının hayaliyle yaşamdan haz alır… Erişilmez de olsa o onun aşkıdır varsın olsun ne çıkar… O, o aşkla beslemektedir ruhunu ve devleşir ruh aşkın ilhamıyla beslendikçe.. Aşk Ruha güç katar  ve o güçle ne dağlar delindi yüzyıllar öncesinde ne çöller aşıldı.. Kimse çözemedi

Aşk’taki o tılsımı.. Hatta sordular Leyla’ya:
-Öyle güzel de değilsin, niçin aşıktır Mecnun bu kadar sana
Ve Leyla şöyle cevap vermiştir
-Sus! Anlamazsın heyhat Sen Mecnun değilsin..
   İşte tılsımı burada aşkın..anlaşılmaz.. Hiçbir us çözemedi yeryüzünde aşkın gizemini. Aşk öyle bir histir ki sarar benliği, ruh teslim olur aşka… Ve us diklense de çok zaman, o da zamanı gelir yol verir aşka.. Aşk hep zafer sarhoşudur.. Yenilgiyi hazmedemez hiçbir koşulda… İnadına olan hep Aşk’tır hayatta ve hayat inadına yaşanmalıdır hep Aşk’la…

  Aşk ruhtur ve can verir bedene ve o beden o aşkla anlam bulur hayatta. Yani bir nevi  “Aşk hayatın anlamıdır.” 

   Acıtır bazen doludizgin duygular, hele ki horlanmışsa bir yürek başka bir yürek tarafından değmeyin haline… Ruh başkalaşım geçirir, mana’sını yitirir her şey ve bir mızrap ucu durmadan değer içimizde bir yerlere.. İç kanama geçirir düşler ve Aşk komadadır. Kurtarılması gerekenler listesinde ilk sıradadır. Çünkü ruha şekil veren Aşk’tır.. Aşkla beslenir ruh ve beslendikçe serpilir, güzelleşir.

  Aşk terk ederse ruhu bir gün. O ruh çoraklaşır. Açmaz hiçbir baharda..
Aşk gittiğinde ruh kötürüm kalır. Yatalak bir hasta gibidir.. sessiz, kıpırtısız, mecalsiz… Ta ki Aşk yeniden canlanana kadar ruhta…
  Aşktır bizi dik tutan hayatta, yıkıldığımızı sandığımız anda yeniden can bulur ayaklanırız aşkla. Dibini gördüğümüzde dünyanın başımızı yeniden göklere kaldırırız aşkın verdiği şevkle. Aşk işçileri çalışır dünya yeniden kurulur, yeni bir düzen olur…..

  Ve Aşk’ın çoğul halleri….
  Karşılıklı besler ruhlar birbirini.. Aşk’ın gölgesinde ulu bir çınar gibi serpilir yürekler.. Kök salar hisler ruhun en derinlerine… Can bulur kökler Aşk’ın tılsımıyla…

Dünya döner Aşk yüreklerde var oldukça.. Ya da biz öyle olduğunu zannederiz. Aşk olmayınca farkında bile değilizdir yaşamın. Öylesine sıradan tekdüzedir hayat. Ne zaman ki aşk hayatımıza girdi, işte tam o anda şimşekler çakar beynimizde…  Dünya tersine akar..  Mevsimler bahara döner bir anda bahar çiçek açar gönlümüzün dallarında …
Aşk güzel bir bahar sabahına uyanmaktır aslında …
Ilık ılık akmasıdır hislerin içimize..
Aşk gözlerde ışıltıdır …
Renktir gök kuşağında …
Yağmur sonrası, suya doyan toprağın nefis kokusudur ciğerlerimizde…
Ayrı bir dilde buluşmasıdır sevilerin
Hayat başka yöne akarken, tam tersi yöne akmasıdır yüreklerin..
Bir duygu selinde boğulmasıdır düşlerin,

     Ayrı alemlerde gezer aşık yürekler, dünyaya farklı pencereden bakarlar.Yeşil her zamankinden daha yeşildir, mavi daha mavi, çiçek.. böcek…  herşey başka güzeldir kalp gözüyle bakınca. Ve hayat yaşadığımız tüm zamanların en güzeli gelir aşık olunca.Sanki öncesi yoktu,,Sanki sonrası olmayacak.. Hep o anda,hep o aşkla atacak gibi gelir kalplerimiz.
   Aşkla ayrı telden çalar her yürek. Çoşkulu bir şiir gibidir hayat, hep içindesinizdir. O düşten uyanmak istemez hiçbir yürek.. Hep o düşte,o heyecanla, o aşkla kalmak ister.
Ama gün gelir.. herşey ansızın biter.

İnce bir sızı değer önce yüreğimizin ucuna,sonra dağlanır yürekler o acıyla.. diller tövbe eder

AŞK’A, yürekler sitem…. Ve her Aşk sitemlidir dilinde en çoğul haliyle AŞKINA

Elif EYLÜL
www.kafiye.net