Kategoriler


Tarih 21 Oca 2020 Kategori: Öyküler

KUMRU HANIM

KUMRU HANIM

Evvel zaman içinde,
Kalbur saman içinde,
Develer tellal iken,
Pireler berber iken…
Ben bağda üzüm bekler,
Derede odun yükler iken,
Bir varmış bir yokmuş…

Eski zamanların birinde güzel bir kasaba varmış. Bu kasabada sayısız kumru yaşarmış. Bu sebepten buranın adını Kumrulu Kasaba derlermiş.

Kumrulu kasabada onlar için bol yiyecek ve su varmış. Böyle olunca zamanla tüm kumrular tembelleşmiş. Artık hiç biri yerinden kıpırdamıyor, yattıkları yerden yiyip içip ortalığı pisletiyorlarmış.

Fakat aralarından biri varmış ki o, sabah erkenden kalkar, evini temizler, yemeğini yapar, çamaşırlarını yıkar, günün geri kalanında da diğer işlerini yapmakla geçirirmiş.

Kumru hanımın bu çalışkanlığı karşısında diğer kumrular:

“Yeter artık bu kadar çalıştığın! Sabahın köründe kalkıyorsun. Bizi de rahatsız ediyorsun. Biraz yatıp, keyif çatsan ölür müsün?  Derlermiş.

Bu söylenilenleri hiç dinlemeyen Kumru Hanım, bildiğinden şaşmaz, işine bakarmış.

Gel zaman git zaman, kasaba halkı kumruların etrafı pisletmelerinden bıkıp usanmış. Bir gün kumruları kasabadan gönderme kararı almışlar.

Kasabalının bu kararını duyan tüm kumrular, telaşla uçup, soluğu Kumru Hanımın evinde almışlar.

Tüm duyduklarını Kumru Hanıma anlatmışlar.

Söylenilenleri duyan Kumru Hanım:

“Bakın arkadaşlar! Kasaba halkı bu konuda çok haklı… Kim ister etrafı pisleten, sabahtan akşama kadar tembel tembel yatan hayvanı. Bence bizi bir an önce kovup kurtulsunlar!.” Demiş.

Bunun üzerine diğer kumrular yaygarayı koparmış. Aralarından biri söz alıp şunları söylemiş:

“Evet, Kumru Hanım! Ben de seninle aynı fikirdeyim. Fakat yaptık bir hata. Bu hatadan dönüş yolunu bize anlatırsan, sana minnettar kalırız.” Demiş.

Bu sözler Kumru Hanımı epey etkilemiş. Sonra söz alıp:

“Bu günden tezi yok tüm kumrular evlerinin etrafını temizleyecek. Çamaşırlarını yıkayıp, ütüleyecek. Sizin bu temizliğinizi gören kasabalı eminin sizi kovmaktan vazgeçecektir!” Demiş.

Kumru Hanıma hak veren kumrular hemen ellerine süpürgeleri alıp etrafı bir güzel temizlemiş, çamaşırları yıkamış, ütülemiş. Etraf misler gibi kokmuş.

O günün sabahında kumruları kovmaya gelen kasabalı bir de ne görsün? Her yer pırıl pırıl olmuş. Tüm kumrular erkenden kalkıp işlerini yapmaktaymış.

Bu gördükleri karşısında mutlu olan kasabalı, kumruları kovmaktan vaz geçmiş.

O günden sonra tembelliği bırakıp, çalışmaya başlayan tüm kumrular, mutluluk içinde yaşayıp gitmişler.

Onlar ermiş muradına. Darısı tüm tembellerin başına…


Hacer Taner Bulut
www.kafiye.net


Tarih 21 Oca 2020 Kategori: Öyküler

KÖYÜM & DÜNYAM

KÖYÜM  & DÜNYAM

DERYA AKAR BALCI

Tozlu yollarında yürürken köyümün kokusu aklımın bir köşesine takılıyor. Var mıydı yok muydu? O ıtırlı çiçeklerin kokusu, papatya kokusu, zeytin ağaçlarının kokusu… Evimin her köşesine sinmiş miydi bilemiyorum şimdi. Düşüncelerim… Hayallerim… Cadde boyu yürürken aldığım her nefeste köyümün bir başka kokusu vardı  diye düşünüyorum. Zeytin ağacı kokusu…

Gün  doğmak  üzere. Gecenin ayazı hafiflemiş, sabahın serinliği sarmıştı ortalığı. Sağlı sollu cadde boyu zeytin ağaçları ile dolu caddeden evime doğru yürüyorum. Sırtımda kirli çamaşırlarla dolu bir çanta. Tanrım ne kadar da ağır bir çanta bu  böyle. Yolun bitmek bilmemesinden mi yoksa kirli çamaşırlardan mı diye düşünmeden edemiyorum doğrusu. Kirli çamaşırların dili olsa da konuşsalar, anlatsalar nasıl kirlendiklerini. Üniversite kampüsünde şehre ulaşabilmek için yürüdüğüm yolların tozunu yutmak zorunda kaldıklarını anlatsalar. Yürü yürü bitmeyen yollar, karlı çamurlu, tozlu yollar. Temizleyemediğim kirlerle dolu çamaşır çantasını artık sırtımda taşımaya zorlanıyorum. Bir an önce eve varsam atsam sırtımdan şunu.

Bir kez daha çekiyorum temiz bahar sabahı havasını içime. Tüm kötü düşüncelerimden arınmış hissediyorum kendimi. Tazelenmiş, köyün saf ve temizliğine adanmış bir bedene kavuşuyorum. Benim köyüm; saf kalpli, çalışkan insanları barındıran, kuşları, börtü böcekleriyle dolu, zeytin ağaçlarının kokusunu taşıyan Ege Köyü. Benim köyüm. Bak geldim işte. Aç kollarını, sar beni. Bir daha gitmemek üzere geldim işte. Sana geldim. Beni çocukluğumdaki gibi sevebilecek misin? Beni bağrına basabilecek misin? Beni bir daha bırakmayacaksın değil mi? Sensiz yaşamak zulümdü benim için. Ama sen nereden bileceksin ki bunu. Tek dileğim beni bırakmaman; ben gitmek istesem bile türlü bahanelerle gitmeme engel olman. Bunu benim için yapar mısın? Senin gibi yar, senin gibi diyar yok bu alemde.

Hiç unutmam; o gece arkadaşımla dışarıya çıkıp dolaşmak istemiştik. O kadar sıkıcı bir yerdi ki orası anlatamam sana.  Ne evin içinde durulabiliyor, ne sokaklara çıkılabiliyordu. Senin yokluğunda hiç bir yere sığamadım. En azından gök kubbenin altında olursam belki senin kokunu getirir bana diye düşünerek düştüm yollara. Etraf sakindi. Kimse yok. İnler, cinler, periler evlerinde mışıl mışıl uyuyordu. Islatılıp ıslatılıp dövülen adam gelmişti aklıma. Ne çok gülmüştük arkadaşımla bir zamanlar. Şikayetimiz işe yaramıştı.( Dolayısıyla kendimizi de bir şey sanmıştık.) Sonra çılgınlık yapmak istemiştik yol arkadaşımla. Tabancayı belinden çıkarıp ateş etmişti. Yok, yok! Pardon canım, arkadaşım değil, ben ateş etmiştim. Benim belimdeki kuru sıkı tabancayı çıkarıp -ses mermisi vardı ya içinde- tetiğe basmıştım. Tanrım ne sesti o öyle. Kulaklarımız çınlamıştı. Ama bir Allah’ın kulu da çıkıp camdan dışarı bakmamıştı bile neler oluyor diye. Bırak bakmayı perdesini bile aralamamıştı. İşte böyleydi yaşadığım şehir. Komşusu aç mı, tok mu bilmezdi. Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncıydı. Bin yaşasın!… 

            Ama şimdi öyle mi? Herkes  birbirinden sorumlu. Sanırsınız aile büyüğünüz yan komşunuz. Ne giymişsiniz, rujunuz ne renk, saçlarınız ne zaman boyanacak… Hepsini bilirler. Meraktan mı ilgiden mi bilinmez bir muamma. Şimdi tabancayı ateşlesek kıyamet kopar vallahi. Değil yan komşum tüm sokak ayaklanır. Ne oldu? Birine bir şey mi oldu? Kim var orada? Ardı arkası kesilmeyen meraklı sorular ve bakışlarla karşılarsınız. Burası yaşamış olduğum şehirdi  işte. Yaşadığım şehir. Bir zamanlar yaşamak zorunda olduğum ve dönmemek üzere ayıldığım şehir.

            Artık kendi köyümdeyim. Ege havasını teneffüs ediyorum. Tereddütsüz, ikilemsiz

Tüm saflığı, tazeliği içime çekiyorum. Çantamın ağırlaştığını hissediyorum. Taşımak güçleşiyor. Zaten ağırdı, daha da ağırlaşıyor. Yolun sonuna doğru yaklaşıyorum. Heyecan kaplıyor içimi hiç bitmemiş gibi. İçim içime sığmıyor. Annemi göreceğim az sonra. Babamı, dedemi. Evimi göreceğim; bahçesini, on dokuz basamak merdivenini, çiçeklerini, taşlarını göreceğim. Doğduğum evi, büyüdüğüm avluyu, komşularla kapı önü oturmalarımızı, beş taş oynamalarımızı göreceğim. Sabahtan bizim iki katlı evin kapısının önünde otururdu tüm komşularımız. Babaannem rahmetlik her defasında komşularla sohbet ederken ocağa yemek koyduğunu unutur, caanım yemeği çelik tenceresiyle birlikte yakardı. Öğlen vakti herkes evine çekilir, yemeğini yer, öğle uykusuna yatardı. Öğleden sonra güneş yön değiştirince gölge olan karşı komşunun evinin önünde oturulurdu. Biz çocuklar beş taş oynar, yüz taş oynar eğlenirdik. Okul çağı gelmiş çocuklar hep beraber okula giderdi. Komşular arasında dargınlıklar, küslükler olmazdı. Herkes birbiriyle iyi anlaşır, gül gibi yaşayıp giderdik. Komşusu aç olan uyuyamazdı.

            O günün çocukları bizler büyüdük, üniversite sınavını kazanıp başka şehirlere okumaya gittik. Büyüklerimizden, küçüklerimizden, her yaştan  yaşama süresini dolduranlar  aramızdan ayrıldı. Babaannem de gitti dönmemek üzere. Canım babaannem. Beni öpmez koklardı adeta. Sımsıkı sarılırdı. İki örgü saçlarını koklardım den de. Şimdi nasılsın babaannem oralarda? Beni özlüyor musun acaba? Bir bir ayrılmak zorunda kaldık istemeden bu güzel zeytin ağacı kokan topraklardan. Ayrı düştük sevgiden, dostluktan, yarenlikten… Gidenler ve dönmemek üzere gidenler. Ben döndüm işte!

            Son sokağa yaklaşmak üzereyim artık. Kurtulacağım şu kirli ağır çantamdan. Benim çantam. Kirlettiğim çamaşırlarla dolu, tüm ağırlığıyla sırtımda taşıdığım çantam. Düşüncelerden sıyrılıp etrafı izliyorum. Bakıyorum, görüyorum. Göremiyorum, bakıyorum sadece. Evimizin önündeki traktörü görebiliyorum. Bana hoş geldin diyor. Köşedeki çeşme başında oynayan çocukların bağrışmalarını duyuyorum. Tıpkı benim çocukluğumdaki gibi. Ne güzel oynuyorlar. Kapı önünde bir kız çocuğu kitap okuyor. Ayağında küçük kardeşini sallıyor. Belli ki annesi gündelik bahçe işine gitmiş. Yanına yaklaşıp ne  okuduğuna bakıyorum. Kitabın arka kapağındaki şiir ilgimi çekiyor.

Bir fısıltıydı yaşam
Çocukların dudaklarında   
Defterdeki silik yazılardı
Sessiz bir çığlıktı bu can
Haykıran ama sesi çıkmayan
Çok şey söyleyen ama
 Hiç anlatan.
Peşin sıra kovaladı akrep yelkovanı
Yelkovan akrebi geçti derken
Geçilemeyen bir yarış oldu yaşam.
Sessiz bir haykırıştı yaşam.

Küçük kız  çocuğunun başını okşayarak yanına oturuyorum. Belli ki cadde boyu yürümek yormuş beni, hele bir de bu kirli çamaşır dolu çantayı taşımak. Küçük kız ayağında sallayarak uyuttuğu kardeşini rahat uyuması için içeri götürüyor. Gelirken bana da bir bardak soğuk su getirmesini istiyorum. Kızlarımız , geleceğin kadınları işte. Her daim çalışan, evine bakan, okuyan, bilgi küpü kadınlarımız. Hayatın yükünü sırtında taşıyan, bütün zorluklara göğüs geren kadınlarımız. Kadın olmaktan gurur duyuyorum o an. Kendi yaşamım aklıma geliyor. Tek başına yaşamak zorunda kalmıştım. Yapayalnız, bilinmeyen, yabancı bir şehirde. Kimse yok, kimsen yok. Kimsesizliğin tüm bedenimi sardığını her an duyumsayarak yaşamak zorunda olduğum şehirde yaşadıklarım. Bakışlara, saldırılara maruz kaldığım anlar geliyor aklıma. Dimdik ayakta duruşum, yılmayışım… Küçük kızın yanında soluklanmak iyi geliyor. Belli ki yorulmuşum. Gözlerimin kapanmasına engel olamıyorum. Çantamın ağırlığını hissetmiyorum. Gözlerimi aralamaya çalışıyorum…. Sanki  annemi görüyorum. Anne ben geldim, diyorum. Ama annem beni görmüyor. Bak küçük kızın geldi diyerek kollarımı açıyorum. Bütün kirlerden arınmış, temizlenmiş bir şekilde hafifliyorum. Nedenini anlayamıyorum ama. Bir tüy kadar hafifim. Gözlerimi tekrar açmaya çalışıyorum, açamıyorum. Karşımda babaannemi görüyorum. Beni çağırıyor kollarını açmış, hoş geldin kızım diyor bana güler yüzüyle. Hoş geldin kızım, dönmemek üzere gidenlerin dünyasına hoş geldin! Deryam, torunum, diyor. Yanında annem yok. Babaannem beni kucaklıyor. Saçlarının kokusunu içime çekiyorum…

Güne güzel başlamaksın
Yazımdaki virgülümsün
Gülümsün, deryamsın
Dünyamsın benim
İçimdeki baharsın
Baharımda yeşeren filizsin
Filizimdeki goncasın
Gonca gülümsün,
Bahçemin solmayan pembe gülü
Hoş geldin deryam, dünyama…

Gökyüzü her zamankinden daha maviydi o gün. Güneş tüm sevecenliği ve sıcaklığıyla küçük ege kasabasını ısıtmaya devam ediyordu.

Derya Akar Balcı

www.kafiye.net


Tarih 20 Oca 2020 Kategori: Vildan Çalışkan

Bir Varmış Bir Yokmuş

Bir Varmış Bir Yokmuş



Bir şeyler var içimde
Ruhumu sıkan
Daralan sokaklar yüreğimde
Uzadıkça çirkinleşiyor karanlıklar
Ay da olmasa zifir ziyan dört yanımız


Bu sokak lambası aynı sen
Göz kırpıyor hayata
Islık sesi duyuluyor kalbinin derininden
Söylüyor şarkısını yaklaşan yalnızlığın
Silkeliyor hayatımı gizlerin


Az kalıyorum
Dünya çoğalamıyor ikimize
Uzaklar zehirli bir cepken giydiriyor bedenime
Gecenin en ıssız harfleri dolanıyor belime
Başlayamadan bitiriyorsun sözlerimi
Boğazıma diziliyor kelimeler
Tutup fırlatasım var şu yıldızları
Omzunun üzerinden


Mavi gökyüzü oluyorum
Lacivert oluyorsun
Kapatıyor rengin üzerimi
Yemyeşil orman oluyorum solduruyorsun
Hani belki de kır çiçeklerine karışacağım dağ eteklerinde
Yine yağmuru öteliyorsun


Tırmanıp ruhumun merdivenine
Hızla salıveriyorsun kendini
Hani bir varmışsın gibi kalbime sahip
Bir yokmuşsun gibi bilinmeze aşina


Vildan Çalışkan / başkayazıyorum
www.kafiye.net


Tarih 20 Oca 2020 Kategori: Mubariz Hüseyn

SIZLAMAQ, AĞLAMAQ DEYİL, QƏLƏBƏ

SIZLAMAQ, AĞLAMAQ DEYİL, QƏLƏBƏ

Vətən, zəbt edənə, dönsə tapdağa
Qeyrəti olan kəs silah götürər.
Axsa əgər, şəhid qanı torpağa
Azadlıq adında məhsul gətirər.

Boyun əysən bil ki, incidəcəklər,
İnsana mərdliyi verən ürəkdi.
Demə, firavanlıq bəxş edəcəklər
Onu verən yoxdu, almaq gərəkdi.

Didərgin olaraq ellərə düşüb
Vətənsiz, vətəni sevən olmuşuq
Ağrılı, acılı illər ötüşüb
Ümidi itirib çaş -baş qalmışıq.

Bayatı deyəndə, şeir qoşanda,
Nisgilli misralar düşübdü dəbə.
Gedəni qaytarar millət, coşanda
Sızlamaq, ağlamaq deyil qələbə.



Mübariz Hüseyn Borçalı
www.kafiye.net


Tarih 20 Oca 2020 Kategori: Nazli Hacili

QURBANLIĞI

QURBANLIĞI


Dedin gözlərinin qurbanı ollam
Gözlərim görmədi o qurbanlığı.
Dedim:-O qurbanın qadasın allam
Yenə də vermədin ha qurbanlığı.
**
Özündən boy dedin,xeyli,doymadın
İnsafdan gen gəzdin ,yaxın qoymadın
Sən adi çöpü də mənə qıymadın
Mən sənə verərdim “Qu” qurbanlığı.
**
Bu səhv ayaq açdı,dillərdə gəzdi
Heç cür anlanmadı tərzin nə tərzdi
Qəlbindən gəlsəydi yuya bilməzdi
Beş dərya,beş dəniz su qurbanlığı.
**
Gözünü tutacaq öz ahın sənin
Səndən də qaçacaqpənahın sənin
Bir halda yuyulmaz günahın sənin
Barı insafınla yu qurbanlığı.
**
Könlümü yalanla dərdin,vermədin
Nazlı gözü foxdur verdin-vermədin
Axı bu nə işdir dedin,vermədin
İndi necə yozaq bu qurbanlığı?



Nazlı Hacılı.
www.kafiye.net


Tarih 20 Oca 2020 Kategori: Hacer Taner Bulut

KÖTÜLÜK EDEN KÖTÜLÜK BULUR

KÖTÜLÜK EDEN KÖTÜLÜK BULUR

Masalın yalanı mı olurmuş.
O yalan bu yalan,
Fili yuttu bir yılan…
Bu da mı yalan?
Derken; sabahleyin erken,
Keçiler koyunları tıraş ederken,
Tahta kurusu saz çalar,
Sıçan cirit atar iken,
Çıkmış bir kocakarı ortaya…
En sonunda açmış ağzını
Yummuş gözünü.
Bir laf etmiş,
Bir laf etmiş…
Bakalım ne laflar etmiş…

Çok eski zamanların birinde bir koyun sürüsü varmış. Bu sürü çoban tarafından her sabah kırlara götürülür, otlatılır, akşam olunca da ağıla kapatılırmış.

Gel zaman, git zaman sürüye yeni bir koyun katılmış. Bu koyun hiç diğer koyunlara benzemiyormuş. O kabarık tüylü, gücü kuvveti yerinde besili bir koyunmuş. Sahibine de her gün kova kova süt verirmiş.

Anlayacağınız yeni koyunun maharetleri saymakla bitmezmiş.

Bu durum tüm koyunlar ve koçlar arasında yayılmış. Tüm koçlar yeni koyunun peşine düşmüş. Onu bir kerecik yakından görebilmek için birbirlerine girmişler.

Koçların yeni koyuna olan ilgisi Koyun Yapağılıyı fena halde kıskandırmış.

Koyun Yapağılının kıskançlığı öyle böyle değilmiş. O artık geceleri de uyuyamaz olmuş. Bir gece birden aklına yeni koyunu çiftlikten göndermek gelmiş. Sabaha kadar kafasında planlar kurup durmuş. En sonunda aklına bir hinlik gelmiş. Ortadan kaldırtmakmış.

Ertesi sabah çoban çiftliğe girip koyunları otlatmaya götürmüş. Bunu fırsat bilen Koyun Yapağılı, çobanı ve diğer koyunları punduna getirip, soluğu kurdun yanında almış.

 Kurda, çarçabuk planından bahsetmiş. Bu plan kurdun fena halde ağzını sulandırmış. İkisi anlaşıp ayrılmışlar.

O gece Yapağılı, kurdun geldiğini görüp, çiftliğin kapısını açmış. İçeri giren kurt hızla yeni gelen koyuna saldırmış. Onu bir lokmada mideye indirivermiş. Bakmış karnı doymamış. Böyle olunca da gözü Koyun Yapağılıya takılmış. Onu da bir lokmada yutuvermiş. Böyle böyle derken çiftlikte neredeyse koyun bırakmamış.

Ertesi sabah çiftliğe gelen çoban bakmış içeride üç beş koyun kalmış. Bunun üzerine basmış feryadı. Tüm köylü çobanın başına toplanmış. Çoban olanları köylüye anlatmış. Köylü hiç vakit kaybetmeden çapasını küreğini alıp kurda saldırmış. Kurt oracıkta can vermiş. Kurdun öldüğünü gören köylü rahat bir nefes almış.

O günden sonra çiftlik sakin günler, geceler geçirmiş.

Eee ne demişler?” kötülük eden kötülük bulurmuş.”

Daldan üç elma düşmüş. Biri sana, biri bana, biri de siz çocukların başına.



Hacer Taner Bulut
www.kafiye.net



Tarih 20 Oca 2020 Kategori: Burçak Karataş

ON PARMAKLA DALMADINMI

ON PARMAKLA DALMADINMI


Ulan günahım boynuna
Bir verip yüz almadınmı
Haram baldan tatlı deyip
On parmakla dalmadınmı

Nasıl hakka döner yüzün
Çalmıyormu vicdan sazın
Söz namustur iki gözüm
On parmakla dalmadınmı

Alma ağacından yersin
Helal ye Rabbim bin versin
Adem Havva gibi körsün
On parmakla dalmadınmı

Özüm yanar toprak ana
Bir karış yerkalmaz bana
Yüreğimdeki fiğana
On parmakla dalmadınmı

Burçak derki arsız soysuz
Bak körpeler kaldı toysuz
Hep banayla koydun paysız
On parmakla dalmadınmı




Burçak Karataş
www.kafiye.net



Tarih 20 Oca 2020 Kategori: Kevser DOSTAGÜLER

KESKİN BIÇAK

KESKİN BIÇAK


Akıp giden yıllar neler götürdü
Peşinden giderken baktım ağladım
Bir yudum sevdayı sundu hatırdı
İçip nara attım coştum çağladım

Yüreğim burkuldu ruhum kaçaktı
Bulutlar ağladı şimşekler çaktı
İhaneti gördüm keskin bıçaktı
Yarama tuz bastım sonra dağladım

Baktım dizi dizi çile düzine
Bir günlük huzurum büyük hazine
Dost meclisinde vurdum dizime
Boşuna vefaya gönül bağladım

Yalanmış her şey her şey öyle boş
Karşıdan bakınca ne kadarda hoş
Ardına bakmadan dedim “haydi koş”
Bir arpa yol aldım kendim eğledim


Kevser DOSTAGÜLER/Taşralı
www.kafiye.net


Tarih 20 Oca 2020 Kategori: Nahidə Tağıyeva

Diderginler

Diderginler

Yurdum menim yagmalanib.
Yagilara yurd olub.
Cox agirdir cekilmesi,
Yaman agir derd olub.

Oz yurdumnan diderginem.
Mene bir ad qoyulub.
Oz adimi,deyishibler.
Adim didergin olub.

Qacqin olub oz evlnden.
Ayrilibdir oz evinden,
Korpe isti beshiyinden.
Diderginik yurd yerinden.

Bosh teselli,bosh umuddur.
Gelenlerin verdiyi.
Nimdash paltar indi olub,
Didergin geyindiyi.

Uzler qemli,gozler nemli.
Sineleri yurd hesretli.
Kim ne bilir,cekdiklerin.
Derdi agir diderginler.


19.01.2016
Nahide Tagiyeva Qurbanova
www.kafiye.net


Tarih 20 Oca 2020 Kategori: Nahidə Tağıyeva

Yine Sıqıb Gözünü

Yine Sıqıb Gözünü


Yenə sıxıb gözünü buludlar da ağlayır .
Bu qanlı faciəyə göylər də yas saxlayır.
Neçə əlləri yalın ,cavan ,körpə qocanı,
İnsafsızlar öldürüb axıtdılar qanını.

Söndü neçə ocağın yanar şamı əbədi,
Torpaq öz övladının al qanına bələndi,
Neçə qız gəlinlərin qara geydi xonçası
Açılmadı nə qədər anaların boxçası.

Ah nə qədər arzular düyünləndi ürəkdə,
Od alıb oda yandı od qalandı kürək də.
Büküldü dərd əlindən neçə atanın beli,
Övlad soraqlamaqdan yandı ananın dili.

Dönmüşdü yaradanın üzü öz bəndəsindən ,
Elə bil incimişdi yaratdığı hər kəsdən,
Bilməm asi olmuşdu bəndə öz Allahına.
Yoxsa inanmırdımı onun da varlığına.



Nahide Tagiyeva Qurbanova
www.kafiye.net