şiir. öykü, makale, deneme, tiyatro, masal, fıkra, anı, sohbet, röportaj yazılarının yayınlandığı uluslara arası yazar ve şairlerin katılım gösterdiği edebiyat sayfasıdır. Uyum platformudur.
Eleştiriye Tahammülümüz Yok!!!
Nasılsınız değerli dostlarım bakalım. Yine biraz ara verdik sohbetlerimize değil mi? Yaz sıcakları mı desem, ters giden işler mi desem, yoksa belirli bir süre internet ile birlikte olamayacağım için mi desem bilemem ama sizlerle beraber olmak bana büyük bir mutluluk veriyor. Yazılarıma harika eleştiriler oluyor. Doğrusunu isterseniz hiç alınmıyorum. Yazılarıma yapılan olumsuz yazılar nedeniyle hiç kırgınlığım yok. Baz dostlarım beni yapılan olumsuz yazılar nedeniyle üzülmememi istemişler. Aslında yine kendileri üzülmemem konusunda; “ Meyve veren ağaç taşlanır.” Diyerek beni teselli ediyorlar. Çok sağ olun dostlarım. Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Gerçekleri anlatanı da kimse kabullenemez. Hele üzerinde yazılan yazılar varsa birden çıldırırlar ve ortaya sudan çıkmış balık gibi de çıkıverirler. Halbuki ben yazımda hiç kimseyi kastetmedim. Olumsuz eleştiriyi yapan dostumu da çok teşekkür ederim. Kişiliğini ortaya çıkararak ne güzel yazı yazmaya çalışmış.
Değerli dostlarım sizlerle beraber olmak çok harika. Benim ve sayfamda yazanlar için zaman ayırıyorsunuz. Her şeyden önce sayfama girerek bana ve diğer yazar arkadaşlarımıza manevi desteğinizi esirgemiyorsunuz. Hem bu kavurucu sıcaklar da bile zaman ayırdığınız için çok teşekkürler sizlere. Burada sizlere büyük bir alkış gönderiyorum şahsım, sayfam ve sayfamdaki tüm yazar arkadaşlarım adına.
Geçen gün yolda yürürken bir genç kızımız ve annesi ellerindeki paketlerle yürümeye çalışıyorlardı. Genç kızım çok sinirli ve hararetli bir şekilde annesine ağır laflar söylemeye başladı. Hatay caddesini bilirsiniz. Renkliden sonra askeri hastaneye kadar yürümekte çok zorlanırsınız. Neden biliyor musunuz? Seyyar satıcılar kaldırımı işgal etmiştir. Alıcılar arasından geçmek de cambazlık işidir. İşte bu durumda ne önümde giden genç kızımızı ne de annesini o sıkışıklıkta geçmek mümkün değil. Kızımız ise Allah ne verdiyse söylenmeye devam ediyor. Bir ara genç kızımıza yaklaştım. Onun duyacağı bir sesle; “ Hanım kızım, lütfen özel sorunlarınızı evde annenizle tartışın. Sokak ortasında uygun düşmüyor. Bak anneniz size fazla cevap bile vermek istemiyor. Sen ise Allah ne verdiyse sayıp, okuyup duruyorsun. Biraz ayıp oluyor.” dedim. Bunun üzerine genç kızımız; “ Sana ne be ihtiyar. Sen yoluna devam etsene, Karışma işime. İstediğimi, istediğim yerde söyleme özgürlüğüne sahibim.” dedi. İnanın baktım iş daha uzayacak sesimi kestim. Bereket o da biraz söylendikten sonra Renkli taksi durağından yukarıya doğru yürümeye başladı annesi ile de ben de yoluma devam ettim.
Aslında bunun gibi öyle çok olaylarla karşılaşıyoruz ki dostlarım. Hemen diyeceksiniz ki, “ Sana ne be kardeşim. Dünyanın zaten çivisi çıkmış. Kimin eli kimin cebinde. Ortalıkta siyasetçiler kendi çıkarları uğruna her gün vatandaşa karşı utanmadan bir birlerine ağır eleştiri yapıyor ve o kadar ileri gidiyorlar ki, siyasetçilerin hangisinin vatan haini, hangisinin satılmış, hangisinin şerefsiz hangisinin çiçek sulamaya giden yakışıklı siyasetçileri olduğunu anlayamıyoruz. İnanın açık oturumları izlediğinizde artık mecliste namuslu, doğru, vatan haini olmayan milletvekillerini parmakla göstermek isterdim ama onu da yapamadım. Hani yolda giden kızımız utanmadan annesini sokak ortasında nasıl rezil edici davranışlarda bulunduğu halde zeytin yağ gibi suyun üstüne çıkmaya çalışıyorsa, siyasetçilerimiz de hep kendilerini haklı gösteriyorlar. Bazı profesörler de sözüm ona; “Elifi görse mertek sanır.” Cinsinden çözüm üretmeye çalışırken de benim dediğim doğru, başkasının söyledikleri kesinlikle doğru olamaz. Hani köprüden geçen iki inatçı keçi misali; “ Önce ben geldim, sonra sen geldin. Öncelik hakkı benim, ben geçmeliyim, ben geçeceğim.” Kavgası yaparken köprüden ikisi de nehre düşüp boğulmuşlardır.
Kısacası dostlarım. Asla eleştiriye gelemiyoruz. Eleştirmeyi bırakın bize doğru ile ilgili en ufak bir uyarıya, söze gelemiyoruz. Hemen başlıyoruz haykırmaya sesimizin çıktığı kadarıyla. Evde tartışılması gereken konuyu evde konuşsak ve kimse duymasa. Kol kırılıp yen içinde kalsa olmaz mı? Annemizi sokak ortasında millete rezil etmesek. Siyasetçilerimiz halkın huzurunda televizyonlarda bir birlerini; şerefsizlik, vatan hainliği, satılmışlıklarla suçlayarak gerçekten halkın gözünden bu kadar düşmeseler. Aslında liderlerin arkasındaki şakşakçılar, “ Başkanım; çok harikasınız. İyi gidiyorsunuz. Gerçekten harika oldu. İyi yaptınız.” diyerek, şu bizim lider siyasetten çekilse de yerine ben geçsem diyen şahinler ortada dolaşmasa olmaz mı? Olan halka olmakta, vatandaşa olmakta. Akşam evine bir topan ekmeği nasıl götürürüm diye güneşin altında koşturan bu insanlara yazık olmuyor mu?
Değerli dostlarım. Gelin bir hesap yapalım ve kendimize çeki düzen verelim. Bizim için yapılan eleştirileri değerlendirelim. Eleştiren kişilerin haklılık düzeyini inceleyelim. Biraz düşünelim ve doğruluk derecesi hakkında durum nedir onu da görelim. Daha sonra gerçekten şahsımıza yapılan eleştiri yanlış ve olumsuz ise eleştirimizi yapalım. Haksız isek, doğrusu için çalışalım. Ayrıca haksız olduğumuz halde karşı eleştiri yaparken iftiracı, onur kırıcı yaptığını sanarak yazılarımızı yazmayalım. Maide suresinde; “ Bir kişide söylediğiniz, iftira ettiğiniz özellik ve durum yoksa, o söylemiş olduğunuz söz; döner, dolaşır sizi bulur.” denilmektedir.
Bu sıcakta sizleri fazla meşgul etmeyeyim dostlarım. Yüzün güleç, gönlünüz hoş, umutlarınız daim olsun değerli dostlarım.
Kalın sağlıcakla.
11.07.2009/ İzmir
Hüseyin DURMUŞ
Emekli Edebiyat Öğretmeni
Şair Yazar
www.kafiye.net
Seni Çok Özledim Yar
Özledim, özledim çok özledim seni yâr,
Sevdana talip olmuşum, kevserinin başında buluşmaya kaç var?
Ey gül yüzlü peygamberim, “gül yetimi” yüreğimin sana bir mazuratı var. Bir gün, garip bir yolcu senin isminle yaklaştı yanıma, “Gül kokusu getirdim dedi mutaf diyarından sana.” İşte o anda Allah biliyor ya, yığıldım ayaklarıma. Seherlerde mübarek gül kokunu kokladığım, sevdanı yüreğime damıttığım anın hükmünden beri, gözyaşlarımın duru durağı yok bilesin…
.Bitmesin, hiç bitmesin bu yangın diyen dualarım var,
.Çünkü özlemin biterse ben de biterim yâr!
Can denizinin dalgaları kıyılarıma vururken ne gökteki yıldızlar ne de güneş bana cazip değildir artık.
Ben ufkuma doğan ebedi güneşimin harıyla sermestim her an. Hem başka ne istenir ki o en büyük “YÂR” dan,
Ey “gül kokulum” sar beni muhabbetinle
sana öksüzüm!
sana kimsesizim!
sana yetimim!
“İhvan” demiştin ya asırlar önce, “kardeşlerimi çok özledim” demiştin ya ashabına, henüz seni bilmeyen gönüllere işraret buyurup. Sen ki topyekün zamanın ve mekânın peygamberiydin, gıpta etti o gün melekler bile bu özlemine.Yüreğindeki hasreti dindiremeyen ashap, imrendi özendi o an seni hiç görmeden seveceklerin cümlesine.
Hani demiştin ya “Mümin umutsuz olmaz”, işte bu yüzden boğdum sadrımdaki umutsuzluk denen karanlığı. Bu iştiyakla giyinirken divanelik gömleğini, sabrıma yoldaş ettim saf gözyaşlarımı. Şimdi aklım hep sende, fikrim şefaatini arzulayan suallerde.
Bilsem ah bilsem efendim, acaba kardeşin olmak nasip midir bana,
Alnımda secde nişanımla “ak bahtlı ” olarak varacak mıyım kutlu divanına?
.
Ben ki, sevdanın azametini seninle tattım efendim, seninle öğrendim eriyen bir mumdaki mucizevi arınışı.
Peteklerden sızan bal tadındaki sözlerine meftun oldum da, istikbalime bu iştiyakla istikamet verdim inşallah
Sen ki, mevcudatınla Badiye Yaylasını bolluk ve berekete kavuşturan “İstikbalin Şanlı Sultanı”,
Bu yüzdendir ismini andıkça gözyaşlarımın bereketine ram oluşum.
Bu yüzdendir, yandıkça sana susayışım, bir türlü kanamayışım.
“Denizlerde su çok olsa da bardağın kadar alırsın” denir denmesine de,
Ben muhtacım yangınının bereketine!
.
Küll sevda duruken cüzi sevdayla niye yetineyim,
Aç gözlülüğümü bağışla rabbim,
Ben bu sevdaya talibim.
Sevim YAKICI
www.kafiye.net
AYŞE TATİLE ÇIKSIN
Onur BİLGE
Virane, hareketli günler yaşamaktaydı. Hava gergin, herkes tedirgindi. Öğrenci olayları had safhadaydı. Her ne kadar bu kurtarılmış bölgede emniyette olsak da dışarıda her an bir olaya dâhil edilebilirdik. Ruhsatlı ruhsatsız silah taşıyan kişiler vardı. İş şiddete dayandı mı silaha da gerek kalmazdı. Bu olaylar, yıllar önce yumruklarla, sopalarla başlamıştı. Taşla, bıçakla da zarar verilebilirdi. Nitekim öyle oluyordu. Hiçbirimizin can güvenliği yoktu.
En güzeli, hep birlikte olmaya çalışmaktı. Birlikten kuvvet doğardı. Beraberken mutlu olduğumuz gibi bir aradayken güçlüydük. Bizim böyle bir avantajımız vardı. Bir de bizi bir arada tutmayı başaran dağ gibi Define’miz…
Hepimiz aynı etnik kökenden ve aynı görüşte değildik. Fakat ne ve nasıl olursak olalım, birbirimizi sevmeyi öğrenmiştik. Zamanla muazzam bir hoşgörü ortamı oluşmuştu. Birbirimize bağlılıktan öte tutkunduk. Hiç tartışmıyor muyduk? Hem de nasıl! Ancak seviyeliydi. Hakaret yoktu. Şiddet asla!
Balık baştan kokardı. Baş başa, baş padişaha bağlıydı. Bizim padişahımız da Define’ydi. Ucunda onu kaybetmek de vardı. İhraç edilmek… En kötüsü de oydu! Her türlü tembih ve ihtara rağmen haddi aşan olursa, dedenin tepesi atar, kaşlarını çatarak, takma dişlerini sıkarak, gergin dudaklarıyla:
“Kovgunu yemek mi istiyorsun? Kendine gel!..” derdi, bu da ona yeterdi.
Baş bir taneydi. Kurallar belliydi. Aynen uygulanmaktaydı. Onun için Virane’de tam bir asayiş, dirlik ve düzenlik vardı. Fakat her şey Virane’de olduğu gibi değildi. Otorite diye bir şey kalmamıştı. Birlik ve dirlik de öyle… Ankara çalkalandıkça millet çalkalanıyordu. Büyükler atıştıkça, küçükler çatışıyordu. Her yerde kan akmaya, her yerden ağıtlar yükselmeye başlamıştı. Çankaya kalkıp kalkıp oturdukça biz de sarsılıyorduk. Her şey sallantıdaydı. Sallanıyorduk. Daha önce de sallananlar olmuştu. Biz de yakında sal/lanacaktık. Ülke sorunları bizim sorunlarımızdı. Sallayanmıyorduk. Sallayamazdık!
Gözlerimiz gazete ve televizyonlarda, kulaklarımız radyolardaydı. Dersler falan o kadar önemli değildi. Geleceğimiz de öyle… Ülke güç durumdaydı. Ana dolu Anadolu Kan ağlıyordu. Nazlı kızımız da acı çekiyordu. Onun da sorunları vardı. On yıldır yaralıydı, hastaydı, yastaydı. Kendi toprağında azap çekmekteydi. Özgürlüğe sevdalıydı. Kısıtlanmaya, hele hele hükmedilmeye alışık olmadığı için içinde bulunduğu durumu hiç kabullenemiyordu. Yıllarca süren zulüm onu iyice hırpaladı, yordu. Artık sessiz kalmak mümkün değildi. Mutlaka en kısa zamanda müdahale etmek gerekiyordu.
Orada belli başlı iki halk vardı. Arası açılmış, açık açık ayrılmış… Burada da benzer bir ayrılık vardı, düşüncel… Sınırları belli olmayan… Halk ikiye ayrılmıştı. Her yer… Gazeteler, kahvehaneler, camiler, mescitler bile… Meclis bile ikiye… Hükümet kurulamıyor, ortaklık konusunda anlaşmalar yapılıyor, uzun ömürlü olamıyordu. Seçilenler başka çözüm bulamıyor, çeşitli birliktelikler deneniyordu.
Yeryüzünde iki başlı hiçbir canlı yoktu. Siyamlı ikizler gibi hilkat garibeleri haricinde… İşin garip, hatta akıl almaz tarafı, iki kafadarlar değil de düşman kardeşler bir aradaydı. Bir geminin zıt taraflarında iki dümen, iki kaptan gibi… Gemi ayrıldı ayrılacak!..
İyi ki Türkiye Cumhuriyeti çürük, köhne bir bina değildi. Üç kıtaya kök salmış koca bir çınardı. Sayısız dal budak salmış olsa da tek gövdeye sahipti. Köklere dallara ayrılmış olsa da gövdede birleşmesini biliyordu.
Başımızın üstünde bir bela dönüp duruyordu. Bir taraftan üç buçuk ay süren hükümet bunalımları oluyordu. Bir taraftan yolcu uçaklarımız düşüyordu. İzmir yakınlarında Van isimli uçak düşmüş, altmış iki kişi hayatını kaybetmişti. Çok geçmeden Paris’in Orly Havaalanı yakınlarında dünya sivil havacılık tarihinin en büyük kazası meydana gelmiş, Ankara isimli uçak, havalandıktan az sonra düşmüş, üç yüz otuz beş yolcu ve on iki kişilik mürettebatından kurtulan olmamıştı.
Hükümetin bir yanı, sanki daha önemli meselelerimiz yokmuş gibi çıplak heykel diktirtme, diğer tarafı da söktürme gayreti içindeydi. Karaköy Meydanı’na dikilen ’Güzel İstanbul’ adlı çıplak kadın heykeli, valilik kararıyla kaldırılmıştı.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Roberto Guyer, Türkiye’ye gelmişti. Kıbrıs sorunu görüşülecekti. Yunanistan’la Türkiye arasında sorun olmadığını iddia ediyor, saçmalayıp duruyordu. Oysa su uyurdu, düşman uyumazdı. Zayıf anını kollar durur, aniden saldırıya geçerdi. Acze düşmemek, gafil avlanmamak lazımdı. Biz de eli işte gözü oynaşta değildik. Her an tedbirli temkinli, hem de nasıl tecrübeliydik!
Müstehcen romanlar toplattırılıyor, Ankara’ya koca bir cami inşa ettiriliyordu. Haşhaş ekimine ve bir lira ödemek şartıyla Boğaziçi Köprüsü’nden yayaların geçişine izin verilmişti. Amerika, başına gelecekleri biliyor, haşhaş ekimini engellemeye çalışıyordu. Büyükelçisi Macomber’i istişare için Washington’a çağırdı.
Yunanistan’a bağlı subayların yönetimindeki Ulusal Muhafız Gücü Kuvvetleri, Kıbrıs’ta bir darbeyle yönetime el koydu. Lefkoşe Rum Radyosu, Cumhurbaşkanı Makarios’un öldürüldüğünü ilan etti. Ulusal Kurtuluş Hükümeti kurulduğunu bildirdi ve eski ENOSİS’cilerden Nikos Sampson’un Cumhurbaşkanı olarak Kıbrıs’ta bir ’Yunan Cumhuriyeti kurduğunu açıkladı.
Amerika, 6. Filo’yu Kıbrıs’a gönderdi. İngiltere, her iki tarafı sükûnete davet etti. Makarios ölmemişti. Siyasetine devam ediyordu. Bizim bir kanadımız İngiltere’de çözüm ararken diğer kanadımız havalanmaya hazır kararlı bir şekilde bekliyordu. İki elimizin biri barış ararken biri savaş işareti veriyordu. Donanmamız Ege ve Akdeniz’de devriye gezmeye başlamış, zırhlı birliklerimiz Mersin Limanında yerini almıştı.
İngiltere ipe un serdi. Bizim tarafımızı tutacak değildi ya… Aslı bal olsaydı, koyulacaktı. Yağmış ki koktu. Çünkü anası ekşi ayrandı. Onlar, bizden değildi. Birbirlerine hayrandı. Kabahat, kapısına dayanandaydı! Ondan medet umandaydı!
Yunanistan, yaptı etti, kenara çıktı. Sanki hiç suçu yokmuş gibi… Beş uçak dolusu asker ve silah Yeşil Hat’a Yunanistan’dan gelerek mevzilendi.
Ülke, en küçüğünden en büyüğüne kadar aynı arzuya kilitlendi. Sağ sol davası askıya alındı. Artık birlik zamanıydı! Bir olma zamanı! Türk Milleti Tek bir yumruk haline geldi! Öyle bir yumruk ki sımsıkı!.. Haksıza tavizsiz, acımasız! Zalime balyoz!..
Kıbrıs, hiçbir zaman Yunanistan’a ait olmamıştı. Şair Rigos’un Megalo İdeası hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti! O büyük ülküleriyle Yunanistan asla büyümeyecekti! Gölgemizde cılız bir bitki gibi kalacak, hiçbir zaman eselemeyecek, hatta gün gelip kuruyup gidecekti! Göz koydukları yerler, içlerine ukde olacak, gözlerinde kalacaktı!
Yavru Vatan, yıllardır kanayan yaramızdı. Kıbrıs’ımız… Nazlı kızımız… İşkence, dayanılmaz boyuta varınca müdahale gerekmişti. Çıkartmadan başka çözüm kalmadığına karar verilince: “Ayşe tatile çıksın!” parolasıyla çıkartma başladı.
Dört mevsim bahar yaşayan Kıbrıslı Türkler kan ağlıyordu. Onların huzur ve güvenliği, azapla kaplanmış ülke toprağının müdafaası için askerlerimiz, hayatlarının baharında, gözlerini kırpmadan can vermeye hazır vaziyette adaya çıktılar.
En değerli insanlar, en verimli çağlarında, eşleri ve küçücük yavrularıyla birlikte katlediliyor, üzerleri sadizmle örtülüyordu. Ekonomik yönden de sarsıntıdaydılar. Üretim durma noktasına varmış, azap gören insanımız evlerinden çıkamaz hale gelmiş, duvarlar arasına sıkışıp kalmıştı. Gelişme çabaları içinde güllük gülistanlık yurt, baharı yaşamaktayken kışa dönmüştü. Özellikle genç nesil zarar görüyor, kıyıma uğruyordu.
Binlerce yıllık geçmişe sahip, medeniyetler beşiği ülkemiz bu durumdan acı çekerek zarar görüyordu. Yavrusu darda olan ana ıstırap içindeydi. Onların derdi bizim derdimizdi. Kıbrıs, elimiz kolumuz gibiydi. Yarasının sızısını yüreğimizde duyuyorduk. Onlar orada o haldeyken biz rahat yataklarımızda uyuyamıyorduk. Olanlara tahammül edemiyorduk!
Radyolarda cenk havaları çalınıyor, Hasan Mutlucan, üstünde efe kıyafetiyle ekranlarda boy gösteriyor, kahramanlık türküleri okuyordu. Serap Akın yanık şarkılar söylüyordu. Gazetelerde bir telaş!.. Halkta bir ateş!.. Ana, yavrusunu müdafaaya hazırlanıyordu.
Güneşi kaybeden insanlar yapay ışıklar altında yavaş yavaş canlılıklarını yitiriyor, günden güne soluyorlardı. Gün ışığı yerine yaş doluyordu gözlerine. Kirpiklerine azap yağıyordu.
Bağrı yanık Türk halkı ne istiyordu? Aza kanaat etmeyi, belaya sabretmeyi biliyordu. Onca haksızlık, işkence ve zulme rağmen susuyordu. Sevmeye sevilmeye aç yüreği en çok aşka susuyordu. Sevdasıyla mutlu oluyor, hastalığı ve yaşlılığıyla hüzünleniyordu. O kadar… Böyle kanaatkâr bir parçamızdı o bizim!
Türk gençleriydik! Uğruna canlarımızı feda edebilirdik! Onun için toprağından uzakta şehit düşen ilk biz olmayacaktık. Denizlerimizde kim bilir kaç adsız kahraman vardı! Magosa Kalesi için can veren kaç kişi vardı, kim bilir! Hangi mücadeleyi, hangi müdafaayı dile getireyim? Baştan sona bütün tarihini anlatmak lazım…
Kıbrıs, hiçbir zaman Yunanistan’a ait bir ada olmadı, olmayacaktı da! Rigos’un Megalo’su hiçbir zaman gerçekleşmeyecekti! Büyük ülkü kim, Yunanistan kim!.. O ancak gölgemizde cılız bir çalı gibi kalacak, hiçbir zaman eselemeyecek, savaşla değilse de zamanla ekonomik yönden çökecek, kuruyup gidecekti. Göz koydukları bütün yerler gözlerinde kalacaktı!
Bayrağımız sadece Ana ve Yavru Vatanda değil, tüm dünyada sonsuza kadar dalgalanacaktı! Sonsuza kadar!.. O kadar!..
***
Onur BİLGE
www.kafiye.net
Yine yalnız kaldım gönül hanemde
Buz gibi odalar üşütür beni
Sol yanım bomboş bu kış gününde
Bu yıl da tükendi bu yıkar beni
Geçmişin izleri bırakmaz bizi
Kimseler bilmesin bu sevgimizi
Sadece çok sevdik birbirimizi
Bu yılda tükendi bu yakar beni
Çok şey istemedim sadece sevgi
İçimde sakladım hep seni gizli
Tatlı sözlerine meftunum bil ki
Bir yıl daha bitti bu yıkar beni
Hanife Küçük
29/12/2013
www.kafiye.net
Sana uzanmış diller gul yabani mösyöler
Şeytan şapka çıkarır meclis deki vekiller
Ölüyorsam kahrımdan Vatanımı bölerler
Kan bürümüş gözleri Ülkem özür dilerim
Gül bahçesi değildi her şey nasıl değişti
Tüm dünya gözlerini Türk ulusuna dikti
Müslüman’ın üstüne ölü toprağı serpti
Nene hatun analar sizden özür dilerim
Her karış toprağında şehidimin kanı var
Çanakkale’den karsa yazılmış destanın var
Karnı aç yalın ayak Şahadete eren var
Çanakkale şehidim sizden özür dilerim
Geçmişi olmayanın geleceği olamaz
Onurlu Türk millete prangalar vurulmaz
Düşman sarmış dört koldan boyun eğmek yakışmaz
Ay yıldızlı Bayrağım senden özür dilerim
Hanife Küçük
29/12/2013
www.kafiye.net
İşte yine çatlak dolgun dudağınla çıkıp geldin be ekim,
Külhanbeyce dayandın kapıma.
Bozdun tılsımını selvi boylu sevdamın.
Ahhhh be Hazan Ekiimm…
Hazinsin, acibsiinn…
Katre katre akıtıp gözyaşlarımı yüreğime,
Cansuyu verensin uykusuz gecelerime.
Fena yakaladın beni apansız,
Sırılsıklam edip sevda sağnağında,
Özlem rüzgarınla savurdun Bozdağına.
Sancılı bir gecedeyim şimdi.
Uyumaya hazırlanıyor artık sokak lambaları.
Arş-ı a’Alâ’nın sessizliğinde,
Beyaz bir sayfaya yağarken hüzün kokan kalemim,
Kazan kaldırıyor yürek batımı gamzene hasret bûselerim.
Nâralar atarken yine sensizlik sarmaş dolaş,
Kafa çekiyor odamda ooff efkarlı şarkılar zil zurna.
Duvarlar gurbetinin sefâsında.
Büyüyor büyüyor derinlerde, gül kurusu çiziikleriim.
Beyaz bir sayfaya yağlıyor dertli kalemim.
Sensizlik çığları yığılıyor sokağıma,
Üşüyor kan revân ümitlerim.
Anasını ağlattı kuş tüyü yastığımın yokluğun.
Darmadağın uçıuşuyor odamda sensizlik.
Penceremin önünde ağlıyor kumrularım.
Ahh be vefasııız, ne olur sesime bir ses ver.
Ne mektup var gelen senden ne de bir haber.
Sevim Çiçek Karadeniz
www.kafiye.net
Sözcüklere gerek duymadan,
Akarak gözlerinin içinde
Derdini anlayacak dostları bulunca
Saklamak gerek yüreğinin enn gizli yerinde .
Ama asla satmamak gerek,
Yarı yolda bırakmamak gerek.
Ve şimdilerde dost yada arkadaş,
Ahbâb, yâr,sevgili, yaren
Her ne derseniz deyin adına.
Zaman sanki hep güzel insanları ,
Bal gibi yüreğin damağında tat bırakan
Sevgide fedakarlık edenleri
Mumla aratır oldu,
Can dostları öğütür oldu nedense
Sevim Çiçek Karadeniz
www.kafiye.net
Gurbet kuşu gibi göçte olma hiç
Döngel kardeş döngel bizim vatana
Garip gibi yetim öksüz kalma hiç
Döngel kardeş döngel bizim vatana.
Özleyene gurbet döner zindana
Beden kalır akıl göçer dört yana
Hasret sisi çöker bütün cihana
Döngel kardeş döngel bizim vatana.
Uçurmuşlar seni uzak ellere
Gözyaşların karışmasın sellere
Hasret kalma özlediğin illere
Döngel kardeş döngel bizim vatana.
Eş dosttan uzaklık gider ağrına
Kuru resmi basma yanık bağrına
Aman desen koşan olmaz çağrına
Döngel kardeş döngel bizim vatana.
Vatanın hasreti yamandır yaman
Başında esen yel karadır duman
Gözü yaşlı olur yurdunu uman
Döngel kardeş döngel bizim vatana.
Gurbette gördüğün her şey yabancı
Bağrında eksilmez amansız sancı
Dostun bildiklerin olmaz yalancı
Döngel kardeş döngel bizim vatana.
Gözün yolda kalır arayan olmaz
Hasret canı yakar efkar son bulmaz
Gurbet acısını görmeyen bilmez
Döngel kardeş döngel bizim vatana.
El alemin boş sözünü dinleme
Ana baba kardeş diye inleme
Söylediğim sözü yanlış anlama
Döngel kardeş döngel bizim vatana.
SELMA BARAN TÜRKYILMAZ
www.kafiye.net
Her şeyini aldın da gülüşün kaldı bende,
Zemheri ayazında kızıl alevsin tende,
Aşkının ateşinde yanmak bambaşka şeydi,
Vuslata erer ruhum can bulur can bedende…!
Yollarım hep kapalı kaderim pusu kurmuş,
En ummadık anımda felek hançeri vurmuş,
Gönlünün telindeki bambaşka bir nameydi,
Aşkla yanan kalbimi uyandım ki kavurmuş…!
Sararıp soluyorum benzim döndü gazele,
Meyil etmez gözlerim artık başka güzele,
Biliyorum dediğin şeyler hep bahaneyd
Sevende inat olmaz gel aşkını tazele…!
Azrail başucumda yüreğim çırpınıyor,
Kabuk tutmuş yaralar neden hala kanıyor,
Bir kez dönüp bakmadın benimle derdin neydi,
Aşkınla yanan yürek seni benim sanıyor…!
Açmadan soldu ömür sanki yaban gül gibi,
Dünya karanlık kuyu neden görünmez dibi,
İçimde vesveseler beynime hengâmeydi,
Kiralık değil gönlüm bil ki sensin sahibi…!
Ecel geldiği anda vuslatsın son durakta,
Senin adın yazılı koynumdaki varakta,
İçtiğim rakı değil pirin sunduğu meydi,
Tahammül yaraşırmış HÜZÜN’ e koydum nokta…!
Şerife Köksal Badısaba
www.kafiye.net
Görenler zannedecek sanki kırk yıllık açsın
Aza kanaat edip doymuyorsun sen gönül
Bir yudumluk sevgiye bu kadar mı muhtaçsın
Beni adam yerine koymuyorsun sen gönül
Zannetme ki içinde kor közlerin sönüyor
El vursam üzerine avuçlarım yanıyor
İçmeden sarhoş oldun hala başın dönüyor
Çakır keyif halinden aymıyorsun sen gönül
Kaç kez söyledim sana gel artık uslan diye
Elden sana fayda yok sineme yaslan diye
Kes sevdadan umudu içimde paslan diye
Söylediğim sözleri duymuyorsun sen gönül
Mührolmuşsa dillerim sanma sana dargınım
Sana değil sitemim ben feleğe kırgınım
Gelme artık üstüme inan ki çok yorgunum
Zannetme içerimi baymıyorsun sen gönül
Anla artık gel bunu senin kaderin kara
Boş hayale aldanma düşürme bizi dara
Aradan yıllar geçse kapanmaz bak bu yara
/Yediğin darbeleri saymıyorsun sen gönül/
Safiye SAMYELİ…
www.kafiye.net