Kategoriler

Arşivler


Tarih 21 Oca 2014 Kategori: Zülfiye DÖNMEZ

GELDİ İŞTE


GELDİ İŞTE 

Çok ınışlı çıkışlı günler 
Yaşadık senınle
Görmeden dokunmadan 
Aşkın yüceligini tattık 
Bir birimize inanıp 
Güvendik 
Kuralsızca sevdık 
Seviştik 
Büyük aşk yaşadık 
Bence uçsuz bucaksız 
Sonu olmıyan bir ruyaydı 
Hep aklımızı kurcalayan 
Bizi korkutan ogün 
Geldi işte 
Yollarımız ayrılıyor 
Sen yoluna ben yoluma 
İstemiye istemiye 
Hoşça kal demek 
Zorunda kalıyoruz 
Üzgünüm
Çok severek 
Ayrılıyoruz işte 
Çaresi yok anlaşamıyoruz
Ortak noktayı bulamıyoruz 
Sevgili olmasakta 
Dost kalabisek yeter 

Zülfiye Dönmez
www.kafiye.net


Tarih 21 Oca 2014 Kategori: Gürhan OLCAYTÜRKAN

Özel Günler Mi?

Özel Günler Mi?

Özel günler mi sadece sevdiklerimizi hatırlatan? 
Onlara hediyeler aldıran. 
Bir merhabayı, 
Sıcak sarılmayı, 
Takvim yapraklarına bırakan. 
Annelerimizi hatırlamak için Mayıs’ı 
Babamızın elini öpmek için Haziran’ı 
Sevgimizi göstermek için Şubat’ı 
Yüreklerimizi sunmak için, 
Beklemek mi lazım o ayları. 
Sabah kapıdan çıktığımızda, 
Akşama dönme garantimiz var mı ola. 
Ezan sesi salaya karıştığında, 
İsmi salada anılan olamaz mıyız o anda. 
Bir merhabayı, 
Bir tebessümü, 
İçten bir sevgiyi vermek için, 
Musallaya yatmayı beklemek mi lazım? 
Helallik almayı cemaate mi bırakmak lazım? 
Seni seviyorum, seni seviyorum. 
Cümlesini, 
Yalansız içten hissederek. 
Yürekten haykırarak. 
Kaç kez dedin hayatında?….

Gürhan Olcaytürkan
www.kafiye.net


Tarih 21 Oca 2014 Kategori: Nilüfer SARP

AL GÖNLÜMÜ NAZA SAR

AL GÖNLÜMÜ NAZA SAR

Şunu bil ki sevmek seni güç oldu
Al gönlümü kalp üstünde naza sar
Aşık olmak ne zamandır suç oldu
Al gönlümü ten üstünde koza sar

Tüm aşıklar sazı sözü bellemiş
Kimi mektup kimi mendil yollamış
Bağban olup gonca gülü ellemiş
Al gönlümü tel üstünde saza sar

Sevdamıza aldırmadın terk ettin
Giderken de aşk acısı zerk ettin
Yüreğimi gam nehrine ark ettin
Al gönlümü yol üstünde toza sar

Zerre zerre uçuşurken göklerde
Aç kalbini bekle aşkı seherde
Bitti hayat oyununda son perde
Al gönlümü kış üstünde yaza sar 

Sen ateş NİL pervaneydi görmedin
Aşkla dolu peymaneydi görmedin
Sana deli divaneydi görmedin
Al gönlümü köz üstünde buza sar

NİLÜFER SARP
www.kafiye.net


Tarih 19 Oca 2014 Kategori: Nezahat KAYA

İSTERİM

İSTERİM

 

 

Sen ki bedeli ağır ömrümün çile yükü
Bir nefeslik ara ver halimi sor isterim
Belkide duyacağın, dilimde farklı türkü
Türkünün makamına aklını yor isterim


Yor ki, sessiz sözcükler yayılsın usul usul
Demlenmiş hüzünlerle gönüle sunsun fasıl
İstifini bozmayan sabıra derim nasıl?
Yürek sığınağımda huzura yer isterim


Bir gamze boşluğunda, hoşlukla gördüğüm düş 

Aynalar arkasında yükseltir acı gülüş
Tutunduğum alemden, düşüm de yaşar düşüş
Kavrayıp efkârımın belini kır isterim

Fırtına ortasında ruhumun suskunluğu

Bazen taşarak azar feleğe küskünlüğü
Bazende zan, evhamla dert eder varı yoğu
Yüz verip razı gelme süreci yer isterim

 


Hangi iyilik öksüz nereye sinmiş maraz?

Ön safı mesken tutup tebessüm sunarsa az
Gecesinden soyunan sabah mahçupsa biraz
Ar saydığı bir günü ufkunla sar isterim


Nezahat YILDIZ KAYA
www.kafiye.net


Tarih 19 Oca 2014 Kategori: Şevki KAYATURAN

KÖPRÜ OLDU ERBIYIK

KÖPRÜ OLDU ERBIYIK

Elli dörtte açtı gözün Sivas’ta 
Etrafında sevgi buldu ERBIYIK
Güzellik anlatır ismi ihlâsta
Allah’ın sevdiği kuldu ERBIYIK.

Tanıdığım günden âşık ilime 
O öğretti güzel sözü dilime 
Yönelmişti gençler onla bilime
Her mesleğe giden yoldu ERBIYIK.

Başöğretmen Atatürk’ün izinden
Yürüyünce ışık saçtı gözünden
Feyiz aldım konuştukça sözünden
İstikbalim tutan koldu ERBIYIK.

Yıldızeli, Sivas ona az geldi
Hakkâri’de onu sevdiren dildi
Her nereye gitse vatan yurt bildi
Mesleğinde taşıp doldu ERBIYIK.

Kayaturan kesiştikçe yollarım
Elin öptüm sardı onu kollarım
Ta seksenden malum bilir hallarım 
Bu günüme köprü oldu ERBIYIK.

17.01.2014 Saat : 23.58
Şevki KAYATURAN
www.kafiye.net


Tarih 19 Oca 2014 Kategori: Zülfiye DÖNMEZ

SEN BENDEN ÖZELSIN

SEN BENDEN ÖZELSIN 

Öyle alışmışım ki sana
Her göz açişimda seni
Görür gibiyım 
Sanki sen benim 
Damarımda kan 
Tenimde can gibisin 
Her nefes alışım kadar 
Yakınsın 
Sen benim 
Vazgeçilmezimsin 
Bir gün sesini duymasam 
Dünyanın sonu gelmış kadar 
Mutsuz ve üzgünüm
Öylesine baglanmışım.ki 
Sen benim 
Şiirim şarkım olmuşsun 
Bu kalem durmadan 
Sen sen diyip seni yazar
Senın yoklugunda 
Yazmakla huzur bulur 
Unutmak istesede 
Unutamaz 
Hiç durmadan yazar 
Yazar yazar 
Senı yazarak hayata 
Sımsıkı baglanır 
Bu canda işte böyle 
Mutlu oluur 
Senin varlıgınla 
Yaşamında güller açar 
Hayatın tüm zorluklarıı 
Senden aldıgı güçle 
İşte böyle yener 
Senli yaşamı sever 
Sensiz yaşayamaz 

Zülfıye Dönmez
www.kafiye.net


Tarih 15 Oca 2014 Kategori: Gülcan KORKMAZ

ÖZGÜRLÜK

ÖZGÜRLÜK

Kaç gecenin sabahındayım,
Bilir misin?
Sen çok özgürsün,
Bana kanatlarını verir misin?

Özgür olmak için çok ihtiyacım var,
Sevgi kırıntılarına…
Kimin yanından geçsem:
Kalbi yaralı,
Bu aşktan değil,
Bir gönüle tutsak olmaktan olmalı.
Oysa hayallerimle özgürüm,
Uçabildiğim kadar.
Kimseye zarar vermez onlar,
Ki özgürlük sustu bugün,
İzin vermedi anlatmama!

Ne kadar özgürsün?
Prangalarla denizin ortasında bağlanacak kadar.
Bir çocuk gibi yalan söylediğinde,
Kendi doğrunu işittiğin kadar…
O kadar özgürsün o kadar….

Anlamazsın değil mi?
Senin saatin farklı zamanlarda çalar,
Dağlar karlarıyla özgürdür,
İnsan sevdiği kadar…
Şikayet etmem bergüzar bir aşka,
Özgür olmak için ya aklını satmalı insan,
Ya da kanat takmalı.
Bak ibret al martılardan,
Balıklar bile özgür değil ,
Sen ne kadar özgürsün inanmam.

Gülcan KORKMAZ
www.kafiye.net


Tarih 15 Oca 2014 Kategori: Saffet ÇAKIR

İNSANLAR VARDIR

İNSANLAR VARDIR

Hani insanlar vardır güneş mi güneş! 
Uyumak istersin sıcaklığında 
Ana gibi, baba gibi, yar gibi… 
Sözleri vardır, dağlara yağan kar gibi 
İnsan vardır, adı bile değiştirir kalp atışlarını 
Başının elmas tacı gibi, 
Bilinmez derdin ilacı gibi. 

İnsanlar geçer hayatından, keşke’lerin 
Düğüm düğüm olur dilinde 
Tanıdığına da pişman olduğun vardır 
Üzülürsün elinden tutmadığına da 
Ya da başını göğsüne dayamadığına da. 
İnsanlar geçer hayatından izleri silinmeyen 
Akan gözyaşları bilinmeyen…. 
İnsanlar geçer hayatından irili ufaklı 
Kimi sıradan, kimi yürekte saklı…. 

Saffet Çakır
www.kafiye.net


Tarih 15 Oca 2014 Kategori: Zülfiye DÖNMEZ

SEVMEDİM ŞU SON BAHARI

SEVMEDİM ŞU SON BAHARI 

İçimde 
Hiç bitmeyen hüzün 
Gözlerimden durmadan akan 
Kanlı gözyaşım 
Sol yanımda sızım sızlayan acım 
Sana olan hasretimden 
Kırıldı kanadım kolum 
Tükendi umutlarım 
Hayallarim darmadağın 
Hep yarım kaldı
Elim eline değmeden 
Gözüm gözüne bakmadan
Sözüm sözüne sarılmadan
Diz dize otururken
Temmuz sıcağında
Ter damlalarını silemeden
Yazın sonu geldi 
Ve sonbahar
Yaprak dökümü 
Hüznün adı 
Tüm umutlarım
Vuslat gibi
Başka bahara kaldı 

Zülfiye Dönmez
www.kafiye.net


Tarih 15 Oca 2014 Kategori: Mücella PAKDEMİR

BEN YANARKEN SEN DÖNDÜN MÜ?

BEN YANARKEN SEN DÖNDÜN MÜ?

Aysel, dantelli beyaz geceliğinin üzerine saten sabahlığını geçirip, ses çıkarmamaya dikkat ederek aynanın karşısına oturdu. Kocası Bilal henüz uyanmamıştı. Kahvaltı masası hazırlanmadan uyandırıldığında çok kızıyordu. Kızmakla kalmayıp, hakarete varan sözlerle karısının kalbini kırıyordu. Aysel dalgalı sarı saçlarına parmaklarıyla şekil vererek tepesinde topuz yaptı. Ardından banyoda elini yüzünü yıkayıp mutfağa geçti. Seri hareketlerle kahvaltılıkları tepsiye yerleştirdi ve oturma odasına taşıdı. Bir yandan da sabaha karşı gördüğü rüyayı hatırlamaya çalışıyordu. Rüyasında, köylerinin incecik akan deresinin kıyılarında Yusuf’uyla birlikteydi yine. Yusuf, yosun renkli gözleriyle Aysel’e uzun uzun bakmış, bakışlarıyla onu ne kadar çok sevdiğini haykırmıştı. Yusuf, Aysel’in rüyalarında nedense hiç konuşmaz, sadece bakar, sarılır, aşkını böyle ifade ederdi. Belli ki sevdiği kızın bir başkasıyla evlenmesine bir tepkiydi bu. Olsun, bu kadarına da razıydı Aysel. Kavuşamadığı aşkıyla sık sık rüyalarında buluşmak da onu mutlu etmeye yeterdi. Onu o kadar çok özlemişti ki! Elini sevdiğinin adıyla çarpan kalbine bastırdı. “Ah Yusuf’um, neredesin? Hadi, çık gel, beni bu kahırdan kurtar.” diye inledi. Hep bu hayalle yaşıyordu. Bir gün, aşkı aniden karşısına çıkacak ve “Gel desem, gelir misin?” diye soracaktı. Yüzüne sevimli bir gülümseme yayılmıştı. Düşüncelerinden uzaklaşıp, fokurdamaya başlayan çaydanlığın altını kapattı ve kocasına seslendi.

– Bilal, kahvaltı hazır. Hadi, kalk artık!

Bilal, karısının sevgisiz, soğuk sesini duyarak uyanmıştı. Gerinerek yatağında doğruldu. Esneye esneye lavaboya gitti. Havluyu, kurulandıktan sonra omzuna atmış, masaya otururken de koltuğun üzerine fırlatmıştı. Aysel onun bu hareketlerine sinir olur, etrafı gereksiz yere, kasten dağıttığını düşünürdü. İçinden “Ya sabır!” çekerek, kocasının çayını doldurdu. Bilal, bardağındaki şekeri gürültülü bir şekilde eritirken buz gibi bir ifadeyle kendisine hizmet eden karısının yüzüne baktı. Kaba bir ses tonuyla dişlerinin arasından konuştu.

– Yine kızamık geçirmiş gibisin. Allah rızası için git yüzüne bir şeyler sür, şunları kapat! Tahammül edemiyorum seni böyle lekeli görmeye.

Tahammül edemediği Aysel’in çilleriydi. Oysa Yusuf ne kadar çok beğenirdi Aysel’in çillerini. Her bir çile parmağıyla dokunur, sonra da parmağını dudağına götürüp tek tek öperdi. Bir gün “Aysel hiç dikkat ettin mi? Çillerinde adım yazıyor.” demişti. Ne yüce bir sevgi idi bu? Ancak derin bir aşkla bakan gözlerin görebileceği -belki de hiç olmayan- bir yazıyı okumuştu. Aysel aynı sevgi dolu sözlerle cevap vermişti: “Kaderimde de senin adın yazıyor bir tanem.” Sarılıp, ağlaşmışlar, dua etmişlerdi. “Allah her iki dünyada da bizi ayırmasın.” 

Olmamıştı işte! Yusuf’un askere gitmesinden sonra, köyün delikanlılarından Bilal, bu ayrılığı fırsat bilerek Aysel’e talip olmuş, yüklü miktarda başlık parasıyla Aysel’in babasının gözünü döndürmüştü. Aysel ne kadar karşı çıkmışsa da kimseciklere laf geçirememişti. Hatta son gece bile babasından bu yüzden dayak yemişti. Ağlamaktan şişmiş gözleri, darbelerden morarmış bedeniyle, titreye titreye nikâh masasına oturmuş ve ailesinin baskısıyla “Evet.” demişti. Dokuz ay sonra, Bilal, amcasının yardımcı olmasıyla kasabada bir iş bulmuş ve köyden taşınmışlardı. Daha ilk geceden itibaren, kocasıyla arasına buzdan duygusal bir dağ koymuş, her geçen gün bu dağı büyütmüştü. Yüreğini sadece Yusuf’un hayaliyle ısıtıyordu. Ona duyduğu özlemle her gün yanmaktaydı. Yine inledi. “Yusuf, Yusuf’um!”

Bilal, karşısındaki sandalyede düşüncelere dalmış karısının dudaklarından dökülen sözleri duyar duymaz, elindeki çayı onun yüzüne fırlattı. Ardından, yerinden hışımla kalkarak, onun üzerine yürüdü. Tüm gücüyle dövmeye başladı.

– Yusuf ha! Yine mi Yusuf? Unut artık onu, unut! Senin kocan benim. Beni seveceksin, Yusuf’u değil. Bıktım artık, bıktım. Öldüreceğim seni.

Çıldırmış gibiydi. Ağzından tükürükler savura savura hakaret ediyor, kadıncağızı yerlerde sürüklüyordu. Neden sonra dövmeyi bıraktı. Masanın üzerinde ne varsa yerlere attı. Sağı solu tekmeleyerek hiddetini dindirmeye çalıştı. Yerde baygın halde yatan karısına bir tükürük atarak, kapıdan dışarı fırladı. “Allah’ım, ne zaman bitecek bu çile?” Ağlayarak koşarcasına yürüyordu. Yusuf’la Aysel’in büyük ve aşılmaz sevdalarını bile bile böyle bir evliliğe kalkışmanın cezasını çektiğini biliyordu ama içindeki umut kuşu daima, “Bekle, bir gün Aysel seni sevecek.” diye ötüyordu. İki yıldır bekliyordu. O gün bir türlü gelmek bilmemişti. Bu gidişle, ölene kadar da gelmezdi. “Sev beni Aysel’im, sev beni. Ben seni çok seviyorum çünkü. Ölümüne seviyorum. Ne olursun unut şu Yusuf’u. Ruhunu bana teslim et aşkım.” Gözyaşlarını titreyen elleriyle silerek, toparlanmaya çalıştı. Aysel’i döverken eline bulaşmış kanı o anda fark etti ve içi sızladı. “Ah! Ellerim kırılsaydı da sana vurmasaydım.”

Akşam, iş çıkışı çiçekçiye uğradı. Kırmızı bir demet gülle evine döndü. Zili uzun uzun çalmasına rağmen kapı açılmamıştı. Cebinden anahtarı çıkartıp kapıyı açtı ve eve girdi. Sesinin tonunu yumuşatarak seslendi.

-Aysel, ben geldim canım. Sabah için çok özür dilerim. 

Salona girdiğinde, gördüğü manzara karşısında bayılacak gibi oldu ve yer ayaklarının altından kaydı. Düştüğü yerden dizlerinin üzerinde doğruldu. Bağıra bağıra ağlıyordu.

– Ne yaptın sevgilim? Neden yaptın, neden? 

Aysel avizeyi sökmüş, demirine bağladığı ipe kendini asmıştı. Epey zaman geçtiği, cansız bedeninin morarmasından anlaşılıyordu. Sağ elini elbisesinin yakasından içeri sokup kalbine bastırmıştı. Tekmelediği sandalyenin hemen yanında, ölmeden önce yazdığı mektup duruyordu. Bilal zar zor gücünü toparlayarak ayağa kalktı ve haykırarak dışarıya koştu. Yan binadaki komşularının kapısını deli gibi yumruklamaya başladı. 

-Ahmet, Saniye, açın kapıyı. Ne olur yardım edin. Allah aşkına açın. Açın, açın.

Tekrar yere çöküp hıçkırarak ağlamaya devam etti. Ahmet kapıyı açıp Bilal’in halini görünce durumda bir fevkaladelik olduğunu sezmiş, Bilal’i oracıkta bırakıp, komşusunun açık olan ev kapısından içeri dalmıştı. Birkaç saniye sonra dışarı fırlayıp karısına seslendi. Saniye kocasının arkasından çıkmıştı zaten ve olan biteni anlayabilmek için yerde dövünen Bilal’e sorular soruyordu. Bilal’in cevap verecek hali yoktu. Kendisine seslenen kocasının yanına seğirtti.

– Ne olmuş? Ne var?

– Felaket olmuş Saniye. Aysel kendini asmış. Ben Bilal’in yanında durayım, bir delilik yapmasın. Sen polise telefon aç; olur mu? 

Diğer komşular da gürültüyü duyup, kısa zamanda toplanmışlardı. Eve giren çıkan belli değildi. İki ev ötede oturan Leyla Hanım, yerdeki mektubu fark edip aldı, Bilal’e daha sonra teslim etmek üzere cebine koydu. Bu kargaşada kaybolmasından korkmuştu. Polis Bilal’i sorgulamak üzere karakola götürürken, olay yerine çağırılan savcı, görevlilere Aysel’i asıldığı yerden indirtti. Aysel’in cansız bedenini halının üzerine yatırdılar. Saniye, rapor tutulduktan sonra Aysel’in göğsüne bastırdığı elini yakasından dışarı çıkartıp, yanına uzatmak istedi. İşte o zaman, elinin altında bir fotoğraf olduğunu fark etti. Bu Yusuf’un fotoğrafıydı. Sürekli kavga eden genç komşularının sırrını biliyordu Saniye. Bir gün Aysel’le dertleşmiş ve bu büyük sevdayı onun ağzından dinlemişti. Yusuf’un fotoğrafını da göstermişti Aysel. Saniye arkadaşının üzerine kapanıp ağladı.

– Zavallı kardeşim. Yazık oldu sana, çok yazık! Sonunda canına kıydın işte. Bu aşk bitirdi seni. Sebep olanların Allah cezasını versin inşallah.

Komşular dolapların birinden çıkardıkları çarşafı mevtanın üzerine örtmek için Saniye’yi kenara çekmişlerdi. Leyla Hanım, Saniye’nin yanına gelerek, “Ben de bu mektubu yerde buldum.” dedi. “Açıp okuyalım mı?” Birkaç kişi daha gelmişti yanlarına. Hepsi de mektupta ne yazdığını merak ediyordu. Komşu kızlarından Sanem daha fazla dayanamadı ve mektubu Leyla Hanım’ın elinden çekerek zarfından çıkarıp okumaya başladı.

“Bilal! Başkasını sevdiğimi bile bile, parayla ailemin gözünü boyayıp, gönül rızam dışında benimle evlendin. Sen benim sevdamın seninle evlenince biteceğini mi sanmıştın? Bitmedi işte, görüyorsun. Ruhuma asla sahip olamadın. Olamazdın. Çünkü bir an bile seni sevmedim. Kalbime girmeye çalışman boşunaydı. Orada Yusuf vardı ve sana yer yoktu. Bunca zaman hem kendine hem de bana eziyet çektirip durdun. Değdi mi? Seni Allah’a havale ediyorum. Ölene kadar yüzün gülmesin.” 
Sanem gözyaşlarını silmeye çalışarak, titrek sesiyle mektubun arka yüzünü çevirip okumaya devam etti.

“Yusuf’um, sevdiceğim, gözümün nuru, gönlümün efendisi, kekik kokulu aşkım… Ölüme bu kadar yakın olduğum anda şuna inanmanı isterim ki; seni sevmekten hiç vazgeçmedim ve hiç pişman olmadım. Bugün kocamdan dayak yedikten sonra köye telefon ettim aşkım. Artık bu çileli hayatıma devam edecek halim kalmamıştı. Beni kabul etmeyeceklerini bile bile baba evime dönmek istedim. Sana kavuşmak umudum hep yüreğimdeydi. Sensiz nefes alamıyordum artık. Ayaklarına kapanacak, beni affetmeni isteyecektim. İnanıyordum ki sen de beni hâlâ seviyordun. Annem senin yakında evleneceğin haberini verince yıkıldım. Demek ki Yusuf’um beni unutmuş, dedim. Demek ki bunca zaman ben yanmışım, o sönmüş, dedim. Demek ki yaşadığımız o büyük aşk yalan olmuş, dedim. Neden vazgeçtin benden sevdiğim? Neden beni hiç arayıp sormadın? Neden gelmedin? Oysa ben her sabah “Yusuf’um bugün gelecek ve beni götürecek.” umuduyla uyandım. Ama sen gelmedin. Şimdi de evleniyormuşsun. Söyle aşkım, onu da benim kadar sevdin mi? Çillerinde ismini okudun mu? Saçlarından bir tutamı mendiline koyup göğsünde sakladın mı? Benim saçlarıma ne yaptın? Hangi çöplüğe attın sevgilim? Yosun gözlerinin bebeğine hangi kızın resmini astın canım? Beni hangi karanlığa gömdün? Sen bile benden sevdamı çalamazsın; biliyor musun? Elveda yaşama sebebim. Elveda büyük aşkım. Bu dünyada sana kavuşamadım ama ahrette seni arayıp bulacağım. Cennet ırmaklarına ayaklarımızı daldırıp gümüş kanatlı kuşlara el sallayacağız. Biz mutluyuz çünkü artık kavuştuk, diyeceğiz. Fotoğrafını öpüyorum şu anda ve seni çok sevdiğimi söylüyorum. Son nefesimde adını haykıracağım. Duy beni aşkım, duy beni.” 

Herkes ağlıyordu. İç paralayıcı derin bir sevdanın ölüme götüren feci sonucuna şahit olmuşlardı. Sanem mektubu katlayıp zarfın içine yerleştirdi ve arabasına binmek üzere olan savcıya teslim etti. Bilal bu mektupla temize çıkmıştı. Serbest bırakılır bırakılmaz eşinin cenazesini köyüne götürmek üzere yola çıktı. Köy mezarlığına Yusuf da gelmişti. Bilal, cenazenin defin işlemi biter bitmez, bir türlü başa çıkamadığı bu ölümcül aşkın kahramanının yanına yaklaştı ve Aysel’in yazdığı mektubu cebinden çıkartıp gözü yaşlı Yusuf’a uzattı. “Hakkını helal et.” diyerek uzaklaştı. 

O gece Yusuf eve gitmedi. Ailesi her yerde onu arıyordu. Sabaha karşı köylüler dere kenarında cesedini buldular. Babasının silahıyla kendisini vurmuştu. Göğüs cebinde, içinde Aysel’in saçları olan katlanmış bir mendil vardı.

Mücella Pakdemir
www.kafiye.net