Kategoriler

Arşivler


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Nilüfer SARP

İNCİDİR BALIKESİR

İNCİDİR BALIKESİR

Şehirlerin incisi, güzelsin Balıkesir
Seni bir kez görenler, olurmuş sana esir
Yaşamayı bilirsen, ruhuna sanki iksir…
…..Beyaz zambak kokuyor, mis gibidir havası
…..Ormanla kaplı dağı, yemyeşildir ovası

Ayvalık Ören Akçay,harika Altınoluk
İşlenmiş nakış nakış,sanki altından oluk
Kaz dağında gezerken, alırsın rahat soluk
…..Güzelliği yakıyor,mis gibidir havası
…..Hep deniz solu sağı,yemyeşildir ovası

Havran zeytin diyarı, meşhur Edremit yağı
Kepsut sebze deposu, üzüm doludur bağı
Susurlukta ayran iç, aşınca hemen dağı
…..Simav çayı akıyor, mis gibidir havası
…..Yaz’dır en güzel çağı, yemyeşildir ovası

Manyas’ta kaymak peynir, ünlüdür Kuşcenneti
Bandırma çok güzeldir,ALLAH’ın emaneti
Sıcak sularla Gönen, imzalamış seneti
…..Dut fidanı dikiyor,mis gibidir havası
…..Örer ipekten ağı,yemyeşildir ovası

Erdek deniz kenarı, sıra sıra yalısı
Dağlarında yetişir bodur maki çalısı
Sındırgı ve Bigadiç, Yağcıbedir halısı
…..Kızlar halı dokuyor,mis gibidir havası
…..Bunlardır varı yoğu,yemyeşildir ovası

Pek şanlıdır geçmişi, herzaman verir gurur
Zağnos Paşa Camisi,dimdik ayakta durur
Büyük Saat Kulesi, her saat başı vurur
…..Duyan gelip bakıyor, mis gibidir havası
…..Bilirler batı doğu,yemyeşildir ovası

Kolonya kaymak kavun,üçüde ünde denkler
Başçeşme de yatanlar, sessizce dua bekler
İlim irfan yuvası,alime alim ekler
…..Oğlu kızı okuyor, mis gibidir havası
…..Güllerle dolu bağı, yemyeşildir ovası

NİLÜFER SARP
1.HAZİRAN.2009 ANK
www.kafiye.net


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Bilgehan EMİRŞANOĞLU

İlkbaharımsın

İlkbaharımsın

Gökyüzünün, yeşile boyandığı,
Adını, sevgi dağı koyduğum,
Gözlerindeki arpacıkların,…
Hayat bulduğu,
Ahşap merdivenli,
Menekşeler kokan,
Balkonumdan, sardunyalar sarkan,
Ekmek kokan ellerini,
Yârimin, duvarlarıma sürdüğü,
Mor boyalı,
Aşk mabedindeyim.

Elimde, boş kadehim,
Birde hayallerim,
İçine, gözlerindeki hüznü, doldurup
Yıllanmış, şarap niyetine,
Mumlar, eşlik ederken, içiyorum.
Kim! Günah diyebilir ki?
Tenine dokunmak haram değil bana!
Seninle, hidayete erdim tel tel

Yüreğim! Senin gölgen,
Sözlerin, kelime kelime, dilinden dökülürken,
Sen, benim açıp okuyacağım,
Aşk romanı gibi oluyorsun.
Seni, tasvir edemiyorum.
Bana, her baktığında,
Nemrut dağından doğan,
Güneş oluyorsun.

Gün, geceye döndüğünde,
Odana dolup yağmak için,
Çobanyıldızı oluyorum.
Sen başka limanlarda demir alırken
Ve
Şunu, anla/dım/ki sen yoksan,
Ben, noksan yoksulum.

Sen! Uzaklarda erişemediğim,
Sevgisizlikten çatlamış,
Toprak Anama! Hasretle beklediğim,
Bir damla, yağmursun sanki
Sen benim sonbaharım değil!
İlkbaharımsın!
Adını Nisan koyduğum en güzel aşksın…

Bilgehan Emirşanoğlu
www.kafiye.net


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Nilüfer SARP

ANLARSIN DEMİŞTİN YA

ANLARSIN DEMİŞTİN YA

Sabah uyandığımda sol tarafım bomboştu
Düşününce geceyi gittiğini anladım
Sevgiye yer olmayan kalbim artık bir hoştu…
Bitimsiz denen aşkın bittiğini anladım

Yokluğunla kahrolup ağlarken için için
Bizi bu yola kimin ittiğini anladım
Ben acıyla inlerken zevk ile gülen hiçin
Ayrılık kanyonunda yittiğini anladım

Kiminin çekemeyip aşkımı kıskanarak
Bakıp kem gözle nazar ettiğini anladım
Kiminin hayal kurup ayrılırım sanarak
Yalan yanlış iftira attığını anladım

Güzel günlere inat hiçe sayıp aşkımı
Kalbimin kuytusuna yattığını anladım
Acı sözlerle yıkıp viran ettin köşkümü
Vefayı üç kuruşa sattığını anladım

Dinlemekten usandım çatladı sabır taşım
Her konuşmana yalan kattığını anladım
Gece gündüz demedi sel gibi aktı yaşım
Bu selde çırpınarak battığını anladım

“Geri dönsen de artık eskisi gibi olmaz”
Dedim diye; kaşını çattığını anladım
Bundan böyle ruhumda bu boşluk asla dolmaz
Kalbimin aşk acısı tattığını anladım

NİLÜFER SARP_________18.ŞUBAT.2012
www.kafiye.net


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Şule AKAR

TEMBELİM BU GÜN


TEMBELİM BU GÜN

Bugün kendime tembellik hediye ettim
Eşofmanlarımı çıkarmadım üstümden
Kahvaltımı hazırlayıp yatağıma getirdim
Sevdiğim fincanda sıcacık çayım

Hüzün verecek biliyorum ama
Bir eski kaset koydum teyibe
Çoktandır okuyorum ama bitiremedim
Romanımı aldım elime

Bugün kendime tembellik hediye ettim
Eski fotoğraflara gömüldüm
Her bir resimle yıllar geçti
Ben ne zaman büyüdüm?

İhmal ettiğim herşey aklımda
Bir bir yaşayacağım gün bitene dek
Yüreğim susmuyor beynim dolu
Yormayın bedenimi tembelim bugün

Şule AKAR
04.03.2007 saat::20.00
www.kafiye.net


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Şule AKAR

YÜZLEŞME

YÜZLEŞME

Bu oda ne çok şey yaşadı benimle.. Duvarlarda şen kahkahamın izi de var, hıçkırıklarımın yankısı da. Başımı koyduğum yastıkta kah acılarımı dindirdim, kah hayaller kurdum. Nice umutlara yelken açmak için duvarlara bakarak baş koydum. Kah gözyaşım aktı, kah umudum taştı…

Sıkıntılı günlerimde sorunlarımın acısını eşyalardan çıkarırdım eskiden. Sevdiğim müziği dinlemezdim mesela, müzik setine düşman gibi bakardım. Sanki onun bir suçu varmış gibi… Hani insanlar sevdiğinden ayrıldığında o anı hatırlatan şarkıyı düşman ilan eder, ne zaman o şarkı çalsa üzülür, “bu şarkıyı hiç sevmiyorum der “En kolayı budur. O duyguyu kabullenmektense şarkıya kabahat bulur ya hep.. İşte onun gibi..

Geçmişimin acısını bende ne çok şeyden çıkarmışım meğer!..Suçlu bendim oysa. Bunu anlayana dek ne haksızlıklar yaptım eşyalarıma..

Yooo… Sakın kırıp döktüğümü sanmayın… Kalbimden başka kırılan bir şey olmadı yıllarca..Hırsımdan fırlatmak istesem de bir çok şeyi kıyamadım.. Sadece küstüm..

Kasetlerim affedin beni, sizleri unuttum diye bana kırılmayın.. Kitaplarım tozunuzu aldım ama kapağınızı açmadım diye bana gücenmeyin.. Affet beni günlüğüm. Sadece olağan şeyleri yazdığım, duygularımı senden esirgediğim, kelimelere dökmediğim için beni bağışla.. Düşman oldum diye güzelliklere, hoş kokulu tüksülerim, sizleri çekmeceye kapattım.. Kızdınız mı?.. Ya mumlarım, uçtu mu kokularınız sizleri yakmadım diye ?

Bakın döndüm işte!.. Burdayım.. Yüzleşiyorum her gerçeğimle artık. Odamda şen kahkahalarımın yankısı aklımda, artık yastığımda geleceğin umutları filizlenecek, tatlı düşlerle.. Odama hindistan cevizi kokulu tütsü dumanı yayılırken, müzik setimden ‘ney’in huzur dolu nağmeleri çınlayacak… Kitaplar sırayla okunacak.. Ve… kalem kağıtla dost. Her duygu yerini bulacak artık; kelimeler dostum, kalem arkadaşım oldu bile..

Hayat döndüm sana işte..Yaşıyorum seni doyasıya..Gözümde neşe, yüreğimde sevgi, yüzümde tebessümle…

Ve bir kez daha sana MERHABA…

Şule Akar
11.02.2006 Saat: 23:00
www.kafiye.net


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Onur BİLGE

RESİM ÖĞRETMENİ

RESİM ÖĞRETMENİ

Onur BİLGE

O akşam eve bir sürü armağan, birincilik kupası ve gümüş şerit üzerine “Antalya Ortaokullar Arası Resim Yarışması Birincisi” yazısı ve ortasında, güzel sanatların sembolü altın baykuş olan bir gümüş çerçeveyle döndüm. Elimdekileri çalışma masamın üzerine iftihar ve özenle yerleştirdim. Kendimce, artık ben küçük bir ressamdım.

Bu olaydan bir yıl önce Antalya Lisesi’nin idare binasının girişinde, hemen soldaki duvara dev bir Atatürk resmi çizmesi için bir ressam çağırmışlardı. İskele kurulmuş, adam üstüne çıkmış, elinde paleti, fırçası… Resme merakım var ya… Hemen yanı başında bittim, konuşmaya başladım. Bir süre sonra, onun çok yakından çalıştığından göremediği, karşıdan baktığım için rahatça fark ettiğim, bir hatasını ona söyledim. Aşağıya indi, yanıma geldi. Duvardaki henüz tamamlanmamış resme baktı:

_ “Doğru ya! Haklısın ama sen bunu nasıl anladın?” diye sordu.

_ “Ben de portrede başarılıyım. Çok çizdim. Artık neyin nerde olması gerektiğini biliyorum.” dedim.

Tekrar iskeleye çıkmadan önce elindeki, zaman zaman bileğini, kolunu dayadığı değneği elime verdi ve:

_ “Ya, öyle mi? Peki, kulağın yerini göster bakalım! Bilirsen, sen portre ressamısın.” dedi.

_ “Kulak, şurada olmalı! Kaşla, burun altı hizasında ve bu resimde, profile göre burundan şu kadar uzaklıkta… Tam burada ve bu kadar olmalı. Atatürk’ün kulakları ne çok büyük, ne çok küçüktür. O zaman, tam şurada ve bu kadar olmalı.” Dedim.

_ “Aferin! Bildin. Bravo ya!.. Hayret!..” diye gülerek iskeleye çıktı, yerine geçti ve işini yapmaya devam etti.

O ressamın iş yeri Şarampol’deydi. Ben onu okula gidip gelirken görüyor, tanıyordum ama o beni bilmiyordu. Nerden bilecek? Ben onun için kaldırımdan geçen herhangi bir öğrenciydim. Olaydan evdekilere bahsetmemiştim.

Bir gün, bize o ressam gelmiş. Babamla, mahkemelik bir olay hakkında konuşmak, ona akıl danışmak için. Onu, evimizde görünce şaşırdım. Yanına gidip tokalaştım.

_ “Hoş geldiniz! Beni hatırladınız mı?” dedim.

_ “Hoş bulduk, kızım. Bir yerlerden çıkaracak gibiyim ama nerden?” diye düşünmeye başladı.

_ “Hani Antalya Lisesi’ndeki duvara Atatürk resmi yapıyordunuz ya… İşinize karışmıştım. Portre hakkında bir süre konuşmuştuk.”

_ “Ha! Hatırlamaz olur muyum? O sen miydin? Sendin ya! Allah Allah! Hâlâ hayret ediyorum ona ben.” dedi ve babama dönerek devam etti: “Hocam, o kadar ressam tanıdım, resmi yaparlar; ağzı, burnu, kaşı, gözü yerine yerleştirirler, kulağın yerini bir türlü denk getiremezler. Ya aşağıya koyarlar, sarkar; ya yukarıya koyarlar, kedi kulağı gibi kalkar; ya sağa kaçar ya sola… Kızınız, eliyle koymuş gibi buldu yerini! Hayret ettim! Bu yaşta… Üstelik resim kocamandı. Orada tam isabet zordu. Müthiş bir yetenek!”

_ “O yetenek aileden… Dedelerimizden, ta Orta Asya’dan… Yusuf Dedem mücevher işlermiş. İşinin erbabıymış. Saraya iş yaparmış. Kolay iş değildir, taşlara şekil vermek, onları tam yerlerine yerleştirmek. Kıymetli taşları keser, onlarla aklına gelebilecek her türlü takı ve altınla, gümüşle kullanılabilecek her türlü eşyaya motifler yaparmış. Taçlar, tahtlar, sürahiler, kadehler… Babam da güzel resim yapar. Kardeşlerim, ben… Ablası da ressam… Biz kara kalem bulamazdık, talebelik zamanlarımızda. Hayıt saplarını yakarak, onun kömürüyle resim yapardık. Beş erkek kardeş, resim kareleyip büyüterek para kazandık, okurken.” dedi babam. Annem de tombala kâğıdını çıkardı, sandıktan ve ona göstererek:

_ “Semiray, bu resmi suluboyayla yaptığında tam iki buçuk yaşındaydı. Harika çocuktu. Özel olarak yetiştirilmesi gerekiyordu ama biz ihmal ettik. Madeni işleyemedik. Kendiliğinden ne kadar ne yapabildiyse, o!” diye hayıflandı.

Herkes çocuğunu harika çocuk görmek ister. O nedenle öyle zanneder. Resim benim en belirgin ilgi alanımdı. Eve gelen misafirlerin, ders anlatan öğretmenlerimin fark ettirmeden resimlerini çizer, ellerine verirdim. Güzellerse, daha da güzelleştirmek için en güzel konumdan çiziyordum; çirkinlerse, kendilerini çirkinleştiren hatlarını belirginleştirerek karikatürize ediyordum. Birisinin resmini yaptığımı gören herkes:

_ “Benim de resmimi yap!” “Beni yap, beni!” “Beni de…” “Beni ne zaman yapacaksın?” diye başıma toplanıyor, usandırıncaya kadar bu sözleri tekrarlıyorlardı. O kadar kişinin resmini yapmam imkânsızdı. Başka işlerim de vardı.

Resim, masraflı ve çok eşya taşımak gerektiren bir uğraştı. Müzikte de başarılıydım. Bir enstrüman çalana tam not veriyordu, müzik öğretmeni. O nedenle lisede, beklenenin aksine, müziği seçtim.

_ “Yata yata başarıya ulaşmak varken neden emek çekeyim?” diyordum ama asıl sebep o değildi.

Bu kararı vermemde pek çok neden vardı. Güzel sanatların resim bölümüne gitmemi, babam kesinlikle istemiyordu. Bir kız arkadaşım daha aynı istek içindeydi. Onun babası da izin vermiyor:

_ “Olmaz öyle şey. Orada nü çalışılıyor. Elin adamı anadan doğma gelecek, oturacak ya da yatacak, benim kızım onun resmini yapacak! Neymiş efendim, sanatmış! Tüküreyim öyle sanatın içine ben!” diyordu.

Babamın en yakın arkadaşı olan Sezai Bey’e, babamı razı etmesini söyledim. Kabul ederse, resim bölümüne geçecektim. O da ikna edemedi. Belki de benim üzülmemem için:

_ “Kızım, boş ver! Ressam olacaksın da ne olacak? Alayı aç geziyor! Ülkemizde sanata para verilmiyor. Sanatçı açlıktan ölüyor. Para getirecek işe bak. Millet cebini düşünüyor. Sen de cebini düşün! Özenme öyle şeylere. Amatörce yap. Bak, görmüyor musun, doktorları? Çoğu sanatkâr. Kimi ressam, kimi müzisyen, kimi şair, kimi yazar… Bunları amatörce yapıyorlar, para getirecek işlerine bakıyorlar. Bir ameliyat, şu kadar lira!.. Aklını kullan!” dedi.

Babamın kurduğu mahalledeki yaptırdığı liseye gidecektim. Çağlayan Mahallesi’ndeki Çağlayan Lisesi’ne… Okul, şehir dışında, kuzeyde, Dokuma Fabrikasının karşısındaydı, çarşı inadına güneyde… Alış veriş için ayıracak zamanımız olmadığı gibi ailelerimize resim masrafını da yük etmek istemiyorduk. Antalya Lisesi’ne gidiyor olsaydık, doğal olarak çarşıdan geçecek, gereksinimlerimizi almak sorun haline gelmeyecekti.

Okulumuz tam gündü. Yüz beş mevcutla yeni açılmış bir liseydi. Sonra pilot lise oldu. Spor faaliyetlerimiz vardı. Her beden eğitimi dersinde, okunun açıklarında beş tur atıyorduk, ilkokulda da böyleydi. Bu da benim kaderim… Babamın sağlığımız konuşundaki hassasiyetinden. Beynimiz oksijenle çalışıyormuş. Bol oksijene ihtiyacı varmış. Şehir içinde; gürültü, egzoz ve duman varmış. Bunlar sağlığı bozar, öğrenimi aksatırmış. Randıman alabilmek için öğrenim, tam gün yapılmalıymış.

Her şeye aklım eriyordu da, şu tam güne takılıyordum. Acaba gerçekten babam beni hep tek tedrisatlı okullara sadece iyi eğitim ve öğretim için mi yoksa başlarından atmak, akşama kadar yokluğumda rahat etmek için mi göndermişti? Çünkü artık emekliydi ve annemle baş başa huzur içinde yaşamak istiyordu. Ben, sonradan gelmiştim. İstenmeyen çocuktum. Gelişim, rahatlarını bozmuş ve bozmaktaydı.

Her neyse… Yol epey uzaktı. Otobüse kendimizi zor sığdırıyorduk, bir de tuvalimiz, paletimiz, boyalarımız, fırçalarımız… Yağlıboya çalışacaktık, her yere bulaşacaktı… Bir de onları taşımak vardı:

_ “Dikkat! Değmesin! Yağlıboya…” diye diye.

Başından ümitsizdik. İlerde ünlü bir ressam olamayacaktık. O da müzik bölümünü seçti, ben de. Resmi, bir süreliğine askıya aldık. O ne yaptı, bilmiyorum ama ben insan yüzlerini inceledim, her fırsatta elime geçen kâğıda aktardım. Evde de zaman zaman yağlıboya çalışıyor, sevdiğim kişilerin portrelerini yapıyordum. Bunlardan hiç birinden para almadım, elimde de kalmadı. Resimlerin sahipleri alıp, çerçeveletip astı. Eserlerimi, onlara gittiğimde görebiliyordum.

Asıl sebebi unutuyordum. Bir resim öğretmenimiz vardı. ‘Üçgen’ derdik. Sadece geometrik şekiller çizdirirdi. Çok dindar bir adamdı. Her ders trafik işaretleri yaptırıyordu. Onu Antalya Lisesi’nden tanıdığım için tabelacılık yapmak istemedim. Resim o değildi. Ona, bir arkadaşımın yağlıboya portresini gösterdiğimde bana:

_ “Yapıp durma şu deli artistlerin resimlerini yahu! Manzara yap, natürmort yap!” dedi.

Daha sonra, yeğenimin bebeklik resmini karakalem yapıp gösterdim:

_ “Ayıp ayıp! Utanmıyor musun, bunu böyle çizmekten? Şunun eteğini biraz uzatsana!” dedi.

Yeğenim gurbetteydi. Bakarak değil, resminden yapmıştım. Fotoğrafı gösterdim:

_ “Bakın, aslı bu! Aslının aynısı… Bilhassa kısa çizmedim. O daha küçücük… İki yaşında…” dedim.

_ “Olsun! Orasını burasını açmış kişilerin, çocuk da olsalar resimlerini yapma!” dedi.

Ben portre yapmak istiyordum. İnsan yüzüne âşıktım, her şeyden önce. Çünkü yaratılanların içinde insan yüzü kadar konuşan bir canlı türü daha yoktur. Neler anlatır, yüzler! Neler okunur, her bir halinden! Nasıl da hitap eder yüz, göze! Hele gözler!.. Hele gözler neler neler der!..

_ “Bana ne trafik levhalarından, kullanım sahalarından? Gönlümün vahalarından haberiniz var mı, öğretmenim?” diyemedim.

Beni resimden soğutan, üç yıllık daha eğitimden mahrum bırakan Feyzullah Hoca’dır. Namı diğer, Üçgen… Nerde Süngü Bey, nerde o? Ah, çok değerli öğretmenim, ah! Allah gani gani rahmet eylesin!.. Nur içinde yatsın!..

Bir de Esen Bey vardı. Antalya’da güzel sanatlara çok emeği geçmiş, saygıdeğer bir kişiydi. Sanat ve doğa âşığı… Resme vurgundu. Her zaman beyefendi ve durgundu. Dalgıçtı. Daldı ve çıkamadı!.. Vurgun yemişti.

Allah’ım, Zatına ve sanatına âşık bu ve bu gibi kişileri, hak etsinler etmesinler, Fazlıyla muamele ederek, Firdevs Cenneti’ne koysun! Onlar, güzel gönüllü, güzel ruhlu, güzel kişilerdi. Yaratılanlardaki güzelliklere çevirdiler, yüzlerimizi; bize, bakışlarımızı yaratılanlarla doyurmayı, ruhlarımızı onların güzellikleriyle süslemeyi öğrettiler. Allah’ın sanatını anlamayı, anladıklarımızı sanata dökmeyi öğrettiler. Yaratılanlarda gizli ve görünen güzellikleri görmeyi ve gösterebilmeyi… Hakları ödenmez! Ödenemez! Asla!..

***
Onur BİLGE
www.kafiye.net


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Onur BİLGE

BİR ÇİFT

BİR ÇİFT

……………..Ölüm
………………….İki hece …

Çifte kumrulardı
Hayatın bam telinde
Tam on beş kapı açıldı ansızın
Yedi kat göklerde
Yedisi solda
Sekizi sağda
Ortada
Kıldan ince saç teli

Çifte kumrulardı
Hayatın bal deminde
Biri uçtu bir gece
Defteri elinde
Gizlice

Ecele kuruluk saati duruk

Ölüm iki hece

Kalanın kanadı kırık
İçi buruk
Nicedir söylemez olmuş dili
Artık o bir deli

Sol elinde
Hiç kurumayan mendili
Şiir yazar
Ağıt yazar
Hasret yazar sağ eli

Onur BİLGE
www.kafiye.net


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

GÖZLERİNİ

GÖZLERİNİ

Siyah gözlerini, perdelemiş kötülükler!
Gerçekleri yok etmiş sahte gülücükler!
Sevdiğini söylerken yalan öpücükler,
Neden karşıma çıktın yokluklar içinde?


Kirpiklerinle ta can evimden vurunca,
Endamın ile yollara koyulunca,
Kol kola gezip, akşam beni unutunca,
Neden karşıma çıktın yokluklar içinde?


Yalan sözlerinle gerçekleri gizledin,
Beni anlamaz, görmez, deli biri dedin,
Nasılsa benim esirim, hizmetçim bildin,
Neden karşıma çıktın yoklular içinde?


Yalanla temel olmaz, sevgiye doyulmaz
Bir gün sana benden başka inanan olmaz,
Beni de unuttun, sana hiç inanan olmaz,
Neden karşıma çıktın yokluklar içinde?


Basınsitesi-İzmir/ 15.08.2003
Hüseyin  DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

RÜZGARLA GELEN

RÜZGARLA GELEN

Dışarıda yağmur alabildiğine hızlanmış, neredeyse fırtına ağaçların dallarını koparıp atacak gibi çok şiddetli esiyordu. Ahmet Bey, dalgın gözlerle camdan dışarıyı seyrediyordu. Oturmuş olduğu koltuğundan kalktı. Ağır adımlarla cama doğru yürüdü. Bir taraftan şimşekler çakıyor, gökyüzü sanki yarılacakmış gibi gümbürdüyordu. Hafif buğulanan camı elinin içiyle silmeye başladı. İçinden buğular çıkan saplı su bardağındaki çayı yudumluyordu.

Ahmet Bey, yeni emekli olmuş, evinin bir köşesine çekilmemişti. Bu arada evinde yazım çalışmaları ile uğraşıyordu. Yaşının 55 civarlarında olmasına rağmen, onu görenler, altmış beş yaşın üstünde düşünür hemen. Yıllar ona acımasızlık yapmış, yaşamında daima haksızlıklarla uğraşmak zorunda kalmıştır. Hani biraz kilolu olmasa, daha rahat edecektir. O her seferinde bu durumunu; “ Bir dirhem et bin ayıp örtermiş.”  Diyerek gülümserdi. Bazen de dostları onunla bu kilosu nedeniyle eğlenmeye çalışırken, o; “ Ben halimden memnunum. Birincisi beni bu durumda gören küçük arabalar uzaktan geçiyor. Bir de tam köşe dönerken yararını görüyorum. Çünkü karşıma çıkanlar bana çarpmamak için aniden duruyorlar.” derdi. Bu arada yağmur yine hızını artırmış, camdan uğultu geliyordu. Birden bir cam kırılması sesi işitti Ahmet Bey. İrkildi, sesin geldiği tarafa yöneldi. Tam gidecekken durakladı, kıpırdayamadı. Hareket etmek istedi ama bir türlü gidemedi Onu ayakları cam sesinin olduğu tarafa götürmedi bir türlü. Korkuyordu. Korkusu doğaldı. Çünkü bundan yıllar önce bir cam sesiyle ne acılar yaşamamıştı o! Ne zaman bir cam kırılsa, hemen gözleri dolardı.

Bundan on beş yıl önceydi. Onun yaşamında o acılı an, kendisini de bundan dolayı affedemiyordu. Kendisinin hiçbir suçu da yoktu doğrusu. Ama onların; cama, manzaraya duydukları merakları yüzünden, fidan gibi çok sevdikleri biricik kızlarını aralarından almıştı. Hayalindeki evi değil ama çocuklarıyla birlikte başlarını sokacak bir ev almışlardı. Ayrıldığı eşi manzarayı ve resmi çok severdi.  Bu nedenle evlerindeki her oda farklı renge boyanmıştı. İçlerindeki eşyalar da onlara uygun seçilmişti.  Hatta salonda deniz manzaralı resimleri duvarı süslüyorsa, çocuk odasının yıldızlar ve gezegenlerden oluşan bir resmi, yatak odasında ise sahilde kum ve denizi andıran bir manzara vardı. Ahmet Bey’in eşi Zeynep Hanım, salon ve diğer odaların kapılarının tamamen camdan yapılmasını istemiş, Ahmet Bey her seferinde itiraz etmiş, tehlikeli olacağını ısrarla söylemişti. Sonunda eşi ile ortak yolu bulmuşlar, kapıların doksan santimden yukarısını cam yapmışlardı. Kapı camlarını da hem içten hem de dıştan resimlerle donatmışlardı. Böylece evleri manzara resimlerinin yanı sıra figürler kendilerini dinlendiriyordu. Ama başlarına gelecekleri nereden bilebilirdi ki Ahmet Bey. Fırtınalı bir günde başlarına gelen olay onun yaşamında kara bir gün olarak durmadan onu takip etmişti. Dikkatsizliğin kurbanı olan kızlarını her cam sesinde ister istemez hatırlardı bu nedenle. Ahmet Bey, eşinden ayrılmış, yalnız yaşıyordu. Onun gibi yalnız olan annesi ara sıra yanına gelir, daha sonra annesi memleketine geri dönerdi. Birden o güne tekrar geri gitmişti.
Eşi aceleyle evden işe gitmiş, kendiside okula gitmeye hazırlanıyordu. Dışarıda fırtına sanki duvarları yalıyor, yerde bulunan gazete, kağıt, naylon torbaları havalandırıyordu. Bu arada kızına seslendi;
–  Kızım, Nergis, bak rüzgar çok kuvvetli. Odaları dolaşır mısın, açık cam varsa kapatıver yavrum.
Kızı:
–  Peki babacığım.
–  Ben banyoya giriyorum. Sakal tıraşı olayım, öğrencinin karşısına sakallı çıkmayayım, tamam mı kızım? , demişti.

Banyoya girmiş, elektrikli traşmakinası ile tıraş olmaya başlamıştı. Biraz da halk müziğini çok sevdiği için türkü mırıldanmaya başlamıştı. Dışarıda ise rüzgar fırtınaya dönmüş, gök gürültüsü ise sanki binaları sallıyordu. Tam sırada bir cam sesi oldu. Kızına, yavrum camları daha kapatmadın mı, diye sorduğunu daha dün gibi hatırlıyordu Ahmet Bey.  Bu sırada bir ayak sesi duymuştu. Kızı bu söz üzerine odaları hızlı hızlı dolaşıyor kontrol ediyordu. Buna sevinmişti. Kızı kendisini dinlemiş, sorumluluk bilinci ile hareket ediyor diye düşünmüştü ki, işte ne olduysa o an olmuştu. Bir şimşek çakmış, sanki gökyüzü yarılacak gibi bir sesle birlikte kapı çarpması olmuştu. Aynı anda kızının yüksek sesle haykırdığını duymuştu ve cam sesleri gök gürültüsü içerisinde hafiflemişti. Karışan sesler içerisinde, dışarıda mı, evin içerisinde mi diye düşünürken, kızının: “ Babacığım, yetiş.” Sözleriyle irkildi. Traşı hemen bıraktı. Bir anda bütün vücudunu ateş sardı. İçinde büyük bir sıkıntı olmuştu. Banyodan salona gidinceye kadar sanki saatler geçmiş gibiydi. Koşmuştu bütün var gücüyle. Koridora çıktığında kızı yerde yatıyordu. Kızının vücudunu müthiş bir titreme sarmıştı. Kızının başına vardığında hala salonun camı rüzgar nedeniyle ara sıra açılıp kapanmaya devam ediyor.

Ahmet Bey bir an donup kalmıştı. Kızının hafif bir hırıltı ile konuşmaya çalıştığını nedense son anda fark etmiş ve bir anlam verememişti. Kızını yerde yatarken şaka yapıyor sanmıştı. Yalnız kızının sağ kolu üzerinde yüzü koyun yattığını görmüştü. Kızının üzerine eğildiğinde o an bütün dünyası yıkıldı. Çünkü kızı Nergis, kanlar içerisinde idi. Salon kapısı kanlıydı. Birden;
–  Kızım, Nergis, ne oldu yavrum?  diyebilmişti. Hemen kızını kucakladı, kızının kanayan yerlerini kontrol ediyor, bir taraftan da cep telefonu ile 112 hızır acili arıyordu. “ Yetişin, ne olur, kızım kanlar içerisinde, vücudunda cam kesikleri var!” diyebilmişti sadece. Kızı ise ona yalvarırcasına bakıyor; “ Ne olur beni bırakma babacığım, çok korkuyorum, vücudumda derman kalmadı, beni odamıza götürür müsün?”  sözlerinden sonrasını duyamamıştı. Biricik kızı kollarının arasında gidiyordu. Ölüyordu dünyalar güzeli kızı. Elinden ise hiçbir şey gelmiyor çaresizlik belini büküyordu. Her şey bir anda, rüzgar ile, fırtına ile başlamış, çok kısa bir zaman dilimi içerisinde kızı kollarında can vermişti. Bir taraftan da kızının  boynunda oluşan büyük kesiği kapatıp fışkıran kanı durdurmak için az uğraşmamıştı. Olmamıştı, kızını kurtaramamıştı Ahmet Bey!

Günlerce kendisini ve ayrıldığı eşini affedemiyordu. Nasıl affetsin ki! Eşinin ve kendisinin düşünemediği bu resim ve manzara merakı yüzünden o dünya güzeli Nergisi’ni yitirmişti. Kızından salon kapısı ile camları kapatmasını istemeyip, kendisi gitmiş olsaydı belki de kızı Nergis hala yaşıyor olacaktı. Hala onunla konuşuyor, onun gülüşleri ile odanın içerisinde şakalaşmaya devam ediyor olacaktı. Kızının koşarak gittiği salona tam gireceği sırada, şiddetli rüzgar salon kapısını hızla kapatmış kızı Nergis’in yüzüne salon kapısı hızla kapanmış. Vücudu ile camı kırarken başı önde olduğu için parçalanan ve patlayan salon kapısının camından fırlayan parçalardan bir kızının boynundaki damarı yarmış ve kızı Nergis çok kısa zaman diliminde kolları arasında dünyadan ayrılmış, son nefesini kendi elleri arasında hiçbir şey söyleyemeden  gitmişti. Hele o son nefesini verirken bakışında san ki babasına; “ Gördün mü babacığım? Annemin ve senin manzara, resim ve cam merakınız bana neler etti? Bana daha bu dünyaya doyma fırsatını vermeden beni aranızdan ayırdı ecel. Bunun suçlusu sen ve annemsin. “ der gibi bakıyordu kızı Nergis ve o kızına bu suçluluk duygusuyla bir şey söyleyemiyor ve özür bile dileyemiyordu.

Yıllar geçiyordu, ama Ahmet Bey hala kendisini ve ayrılmış olduğu eşini bir türlü affedemiyordu. Gerçi eşinden ayrılmasına kızlarının ölümü neden olmamıştı. O hala kendisini de affedemiyordu. Nasıl affetsin ki… Kendisine ve ayrılmış olduğu eşine uyarıda bulunmuşlardı. Evin içindeki kapılarda fazla büyük cam iyi olmaz demişlerdi. Evet, cam belki aydınlık yapıyordu. Belki evin içi daha iyi görünüyor olabilirdi. Ama  kapılarda bulunan büyük camlar her zaman için tehlikedir. Çocuklar için, büyükler için hep tehlikeli olmuştur. Yapmayın, iyi olmaz denilmişti de, ne eşi ne de kendisi buna hiç dikkat etmemişti. Ama korkulan, beklenmeyen olmuş ve yağmurlu, fırtınalı bir günde azraile kızını kendi elleriyle teslim etmişti Ahmet Bey! Kendi kendine; buyur manzarayı, buyur camlara yapılacak figürleri, al aydınlığı! Şimdi doya doya seyret, şimdi gülerek seyret. Kendi haline gül, kendi kaderine sakın gülme, kızının sonunu kendi elinle hazırladın. Eşinle birlikte hazırladın. Haydi o manzaralar, resimler kızını getirsin bakalım Ahmet Bey! Bir cahilliğin, bir düşüncesizliğin, bir beceriksizliğin bedelini gencecik bir fidana ödettin. Şimdi sende, ayrıldığın eşinde rahat edin! İşte önünde uzun yaşanacak yıllar var, şimdi rahat et emi…

Nemli gözlerle dışarıyı seyreden Ahmet Bey, aradan hala on beş yıl geçmesine karşın kızının ölümünü unutamamıştı. Camdaki buğuyu silmiş, dışarıyı seyretmeye devam etmişti. Unutamadığı tek şey; suçluyum, cezama razıyım diye ölen kızı Nergis’e karşı haykırabilmekti, ancak…

Davutlar / 16.03.2006
Hüseyin  DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 18 Eki 2013 Kategori: Zülfiye DÖNMEZ

KADINIM

KADINIM

Evet ben bir kadınım
Hayatta bir yolcuyum
Ellilerin üstünde yaşındayım,
Hayatın ortasındayım.

Çok zorluklar görsem de,
Hayatı çok sevenim,
Duygularım ve hislerim,
Hüzün ve sevinçlerim.

İç dünyam öyle derin
Birde ruhum var benim,
Doymam yalnız YEMEKLE,
Ruhum doymaz sevmekle!

Ekmeğe sevgi sürer duygularım,
Bir yüreğim var benim, eskiden gençtim
Şimdi yaşlandım, beni sen anla, dinle!
Ekmeğe ilgi sür, konuş tatlı dilinle!

Almanya/10.10.2013
Zülfiye Dönmez
www.kafiye.net