Kategoriler

Arşivler


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Onur BİLGE

VÜCUD

VÜCUD

Onur BİLGE

Allah’ın güzel isimleri hakkında araştırma yaptıktan ve onları kapasitemize göre kavradıktan sonra Zati ve Subiti sıfatları hakkında da bilgi edinmemiz gerektiğini düşündük. Hepimiz onları iyi kötü biliyorduk ama derinliğine incelememiş, üzerinde çok düşünmemiştik. Onlarla ilgili kaynaklara başvurduk. Ön hazırlıktan sonra Virane’de, yine Define başkanlığında oturup konuştuk ve notlar aldık. 

Bu akşam, aldığım notlara baktım. Sonra o bilgileri sıraya koydum. Kendi anlayışımı da ekleyerek bir bütün haline getirdim. Bu yazım da şu anda yazmakta olduğum notla birlikte klasörümde yerini almaya hazır. 

Üç yıl kadar önceydi. Bir akşamüstü Şarampol’den Güllük tarafına doğru yürüyorduk. Yanımda epilepsi hastası bir arkadaşım vardı. Meral… Bahar geliyordu. Aldanmıştı, ağaçlar… Bademler, erikler zamansız çiçek açmış, bahçeler rengârenk olmuştu. Çiçekler, pankart açmış gibiydi ve sanki onlarda birbirini tamamlayan sloganlar vardı. Her birini yüksek sesle okumaya başladım: 

“Allah var! Bir!..” “O var ki biz varız!” “Şüpheniz varsa bize bakın!” “Bizi kim yarattı?” “Kendiliğimizden mi oluştuk?” “Çıktığımız yere bakın!” “Gübrenin kokusuna benziyor mu kokumuz?” “Toprağın içinde renklerimiz var mı?” “Giysimizde bir leke?” “Yaratılışımızda bir noksanlık?” “En küçük bir kusur, üstümüzde?” “Neden çok güzeliz biz?” “Yaratanımız güzel!” “Çok güzel!” “Güzelin güzelliğindeniz!”

O anda, deli gibiydim! Sara hastası arkadaşım artık yaşamıyor. Ara sıra rüyamda görüyorum. Ne zaman baharı müjdeleyen çiçekler görsem, ne zaman bir bahar dalına takılsa bakışlarım, onu ve o zaman dilimini anımsarım. Çılgın gibi haykırarak doğa kitabını okuyuşumu… O anki İlahi heyecanımı… Daha sonra şiirleştirdiğim coşkumu… 

Yol boyu yürüdüm, sevinç içinde. Bağırmak geldi içimden. “Allah Var, Bir!..” diye bağırmak… Sesimin çıkabildiği kadar!.. Tüm insanlar duysun istedim.

Ben, içim coşarak bu sözleri söylemeye başladığımda, aceleyle çantasını açtı. Not defterini ve kalemini bulup çıkardı ve sözcükleri kısaltarak hızla kaydetti. El yazısıyla yazdığı küçük kareli defter sayfalarını, o güzel anımızı ve onu anımsattığı için hatıralarım arasında özenle saklıyorum. 

Allah, vardı. Her şeyden önce vardı ve biz, öncelikle mevcudiyetini anlama çalışmalıydık. Bütün zamanlarda vardı. Evreni yaratmadan önce de… Ashap’tan Ebu Rezîn şöyle nakletmiş:

“Ben: “Ey Allah’ın Resulü! Rabbimiz, mahlûkatı yaratmadan önce neredeydi?” diye sordum.

“Allah, mahlûkatı yaratman önce bir Amâ’da idi. Amâ’nın altında da hava, üstünde de hava vardı. Sonra Arşını su üzerinde yarattı.” diye cevap verdi.”

Amâ’dan kasıt, Allah ile birlikte hiçbir şey yoktu, demektir. “Rabbimizin Arşı neredeydi?” sorusuna verilen cevap: “Allah’ın Arşı su üzerindeydi.” ayetine dayanmaktadır. Amâ, muammadır. 

“Onlar, ancak buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin gelmesini ve işin bitirilmesinden başka bir şey mi beklerler? Halbuki bütün işler sadece Allah’a döndürülür.” Allah’ın gelmesinden kasıt, Allah’ın “Ol!..” emrinin gelmesidir.

“Ben gizli bir hazine idim, kendimi tanıtmak istedim, mahlûkatı yarattım ki, beni tanısınlar.” “Cinleri ve insanları sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” Mahlûkatı zatına ayna olsun diye yaratmış, kendisini seyretmekte. Fakat bu seyrediş, maddi bir varlığın aksini seyredişine benzemez. Çünkü maddi bir varlığa sahip değildir. 

Bir yaratıcının varlığını kabul etmeyen yoktur. Hangi akıl sahibi, bu kadar mükemmel ve muazzam tasarlanıp inşa edilmiş olan kâinatın kendiliğinden meydana geldiğine inanabilir ki?

Gözlerimize bakalım! Işık, renkler ve göz… Üçünü de uyumla yaratan Allah’tır.

Evrende tesadüf diye bir şey yoktur. Her yaratılan ve her olan, tartışmasız Külli Aklın tasarımı, Allah’ın sınırsız ilim ve sanatının eseridir. Güzellik namına ne varsa, kusursuz güzelliğinin yansımasıdır. Her şey, akla zarar bir düşüncenin isabetle verdiği kararla kesinleşmiş, “Kün!..” emriyle kayda geçmiştir. 

Yaratanı anımsatan her güzel görüntü, en ufak bir hatasız, eksiksiz, defosuz, en mükemmel biçimde Allah’ın Cemal’inin bir tecellisi… “Süphanallah! Maşallah!..” dedirten, insanı hayretten delirten…

Neden on parmak, iki göz, iki kulak var da bir fazlası yok? Gerek yok da ondan… Her organ için düşünebiliriz bunu… Her şey, yetecek kadar. Bir fazla ya da bir eksik değil.

Her şey ihtiyaca uygun büyüklükte… Ne büyük, ne küçük… Tam gerektiği ölçüde… Gezegenler neden bu kadar büyük? Gökyüzü neden sonsuz görünümlü ve genişletilmeye devam edilmekte? Bence, Allahü Teâlâ, ilminin sonsuzluğunu sergilemekte… Fakat onları lüzumsuz, fazla ya da eksik yarattığını sanmıyorum. Her yaratılmışın bir, birkaç, belki de pek çok görevi var. Ben diyeyim bir, siz deyin binlerce… Beynimizin ayarı kısılmış haliyle kavrayabildiğimiz kadarı için kesin bilgi dememiz imkânsız. Doğrusunu yalnız ve tam anlamıyla ancak O bilir.

Yaratan o denli yüce ki; göklerin böyle yaratılması onun nelere kadir olduğunu bir nebze anlatmakta. Kuran’da Semavati vel Ard, yani gökler ve yer olarak yüzlerce defa zikredilmekte, dikkatimiz evrene ve yaratılışa çekilmektedir. 

Gök cisimlerinin her birinin yörüngelerinde döndüklerine, gece ve gündüzün oluşumuna değinilmekte… Dünyanın dönüş şekli de yün yumağının sarılışıyla tarif edilmiş. Kullarına işaret ettiği her yer, her şey, her olay ve her konuda muazzam bir ilim sergilenmiş.

Zerreden küreye aynı formül… Tek sanatkâr elinden çıkmışçasına… Düzen, aynı düzen… Bir molekül neyse, bir sistem de o… Gökleri yaratmak neyse, atomu yaratmak da o… Hangisi akıl işi değil? Hangisi hesap işi değil? Hepsi Âlim olan Allah’ın ilmiyle var ve ayakta.

Vücud sözcüğü, içindeki sessiz harflerinden türemiştir, Varlık demektir. Felsefede, zihin ve zihnin dışında gerçek bir varlığa sahip, akıl ve tahlille belirlenen bir mahiyet ve zatı olmak anlamında bir terimdir. Bir şeyin vücut bulması, onun özünün yani zatının dış dünyada fiilen gerçekleşmesi, mevcut ise var demektir. 

Allah için, varlığı zorunlu olan anlamında Vâcibü’l-Vücûd denmesinin sebebi, zâtıyla kaim olması ve zâtının vâcib bir sıfat taşımasındandır. Vücud sıfatına, sıfat-ı nefsiyye, yani nefsi sıfat da denir. Kainattaki her şeyi yaratan O’dur, her şey O’nunla var ve ayaktadır.

Allah’ın varlığı kendinden, yani bizatihidir. Lizatihi de aynı anlamdadır. O’ndan gayrı ne varsa varlıkları kendi dışlarında, yani Allah’tandır. Buna da bigayrihi veya ligayrihi denir.

Herkes, hayatının bir yerinde kendisini kimin yarattığını düşünmüştür. Sadece kendisinin değil, evrenin nasıl yaratıldığını da mutlaka merak etmiştir. 

İnsan, yaratılış itibarıyla zayıftır. Hayatının zor virajlarında sığınma ihtiyacı duyar. Allah’ı, duyuları yardımıyla algılaması mümkün değildir. Çünkü madde değildir. O’nu ancak aklen bulabilir ve ruhen hissedebilir. Kuran’da tefekkür, teakkul, tezekkür ve tedebbür fiilleriyle insana hitap edilmektedir. Ademoğlu, dikkat çekilen olay ve konular hakkında tekrar tekrar düşünmeye sevk edilmekte, “Akıl etmez misiniz?” şeklinde uyarılmaktadır. Çünkü Kâinat kitabı okununca, her yaratılanın: “Allah var, bir!..” diye haykırdığı duyulmaktadır. Bilim de her bir dalıyla bir yaratıcının var olduğunu ilan etmektedir.

Evrende, dağınıklıklar içinde bile öylesine muazzam bir uyum ve ahenk vardır ki onu tasarlayan bir akıl, düzenleyen bir el olduğu aşikârdır. Kar tanelerine kadar özgünlük, birbirine temas ettirilmeden onca yükseklikten indirilen yağmur tanelerine kadar itina, matematik ilmini acze düşürecek kadar mükemmel bir sayısal örgü, Yaratan’ın ne kadar yüce bir zat olduğunu göstermektedir. 

Her bir yarattığında, bir değil birçok sıfatıyla tecelli eden bir Var vardır ki O’ndan bağımsız hiçbir şey yoktur! Toprak, su, hava, ateş namına ne varsa belli amaç ve ihtiyaç için yaratılmış, ölçü ne cimrice kıt, ne müsrifçe çok tutulmuş, bol bol yetecek kadar bahşedilmiştir. Yaratılan her şey bir ibret içindir ve nimettir. Nimetler, saymakla bitirilebilecek kadar değildir. Sevgi ve aşk gibi güzel duyguları yaratan, kalplere yükleyen de O’dur. Her şeyi ve her dilediğini yapar, her şeye gücü yeter. 

Allah’ın var olmadığı hiçbir zaman yoktur. Zamanı yaratan da O’dur. El Hak ismi, mevcut anlamındadır. Allah’ın, zatı nedeniyle Hak oluşu, O’nun dışındaki varlıkların gerçekliklerinin kaynağıdır. En Nur, Ez Zahir, El Batın, El Evvel, El Ahir ve El Baki isimleri de Vücut sıfatını vurgulamaktadır. Varlığının başı sonu yoktur. İçte ve dışta hep ve yalnız O vardır. 

Allah’ın varlığı dünya şartlarında duyusal olarak algılanamaz. Zatına ait gerçeklik ve mahiyeti de aklen anlaşılamaz ama varlığı, zihinde ve zihinsel çıkarımlarla kanıtlanır. 

Allah’ın varlığı hakkında bilgi sahibi olmak için ille de vahye gerek yoktur. İnsanın, akli ve keşfi bilgilere sahip olması gerekir. Yaradılış, yaratılışın amaç ve düzeni tetkik edilmeli, varlıkların oluşumundaki yapısal özelliklerin yanı sıra matematiksel hesaplamalar da incelenip üzerinde düşünülmelidir. 

“Vücut, zatın hakikat ve mahiyetiyle aynıdır, farklı bir anlam ve sıfat değildir. Bunlar farklı olsaydı, iki ayrı varlıktan bahsedilmesi gerekirdi. Varlığı zorunlu, yani zatı vacip olduğundan varlığı zatındandır, zatıyla aynıdır.” diyenler der:

“Vücut, Allah’ın zatına ait bir mana sıfatıdır, zatıyla aynı değildir. Vücut, kemal sıfatı olup üstünlük ifade eder, bütün varlıkların ortak niteliğidir. Vacip varlıkta vücut, zatın mahiyetinde ortaya çıkan bir sıfattır. Yani, Vacibu’l vücud’un zatı mevcuttur. Allah’ın zati varlığını gerektirdiğinden ilk sıfat Vücud’tur. Allah’ın, zatına ait gerçeği bilmek imkânsızdır. Varlığı akli bilgilerle kavranabilir.” diyenler der vardır.

Sonuç olarak, tek Vacip varlık Allah’tır. Yaratılanların mevcudiyetleri, Allah’ın var etmesiyle var, yok etmesiyle yoktur. 

Allah vardır ve en büyük varlık O’dur. Vücudu, Zatın gereğidir. Vücudu zatının icabı olduğu için O’na “Vâcibu’l Vücud” denmiştir. Varlığı, her şeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O’nun varlığına en büyük şahittir. Vücud’un zıddı yokluk olup, Allah için muhaldir.

***
Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ – 372
www.kafiye.net


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Şevki KAYATURAN

DÜŞ MÜDÜR SÖYLE


DÜŞ MÜDÜR SÖYLE 

Şu gönül köşkümün nazlı ceylanı
Gördüğüm hayal mi düş müdür söyle
Eline dokunsam titrer her yanı
Gördüğüm hayal mi düş müdür söyle.

Kalbim farklı çarpar sesin duyanda
Dilim lala döner gördüğüm anda
Yaratana halim elbet ayanda
Gördüğüm hayal mi düş müdür söyle.

Ne geldiyse senden geldi başıma
Sevinçten ağlarım bakma yaşıma
Sen soframa sevgi oldun aşıma
Gördüğüm hayal mi düş müdür söyle.

Arada yolculuk görünür yine
Özleminden neler çeker bu sine
Korkuyorum dizlerime felç ine
Gördüğüm hayal mi düş müdür söyle.

Kayaturan sevgi döker eleğim 
Elbet kabul eder rabbim dileğim 
Hayalimden gitmez yüzün meleğim
Gördüğüm hayal mi düş müdür söyle.

23.01.2014 Saat : 21.47
Şevki KAYATURAN
www.kafiye.net


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Nilüfer SARP

SEVGİMİ GÜL GÜL SERPTİM

SEVGİMİ GÜL GÜL SERPTİM

Yıllardır beklediğim sevgiyi sende buldum
Sevdiceğim, bir tanem, dert ortağım, canımsın
Hapsedip de kalbime gardiyanın ben oldum
Yüreğim “sen sen” atar bitmez heyecanımsın

Yıllar geçip giderken kıskanarak bakardım
Dallardaki yaprakla, meşk ederken kuşlara
Aklıma gelir yârim yüreğimi yakardım
Hasret kaldığım için sevecen bakışlara

Sabahları uyanıp yastığını boş gören 
Kaybettiği canını özleyen bedbaht kuldum
Eksikliği duyurup beklememi öngören
Acımasız zamanla kendimi dargın buldum

“Ne kötü talihin var,” diyen falcı kadının
Kahve fincanındaki yalan yanlış fallarda
Atıp da tutturduğu baş harfini adının
Tamamını duyunca kaldım tuhaf hallerde

Bilmezdim sevgi nedir, inan senle yerleşti
Yağmur duasındaydı yüreğim kavrulurken
Umulmadık bir anda rahmetlerle birleşti
Kum fırtınası ile çöllerde savrulurken

Bir bitmez şiirdin sen sevdamla ördüğümdün
Hicranla yana yana onmaz acılar çektim
Yüreğimde hissedip bakmadan gördüğümdün
Sevgimi gül gül serpip esen yellere ektim

NİLÜFER SARP
www.kafiye.net


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Sevim Çiçek KARADENİZ

GÖZÜNÜ SEVDİĞİM


GÖZÜNÜ SEVDİĞİM

Bir tek ehl-i âteş-i lisânı cennetinde ağırlar,
Gözünü sevdiğim ey âteş-i sûzanı aşk. 
Mantık çeker gider aşkın yakıcı nefesiyle hâr.
Bir hünerli kânun ki ellerinde bir beste-i meşk.
Gamze-i cellad vurur da hiç gam çekmez o başlar.

Bimezler kaçıncı fasl-ı aşkın hangi demlerinde.
Fena-fil-aşkta hâl-i perîşân yitik birer ser-hôş. 
Bir âteş-i seyyâle ki oddan kadehler ellerinde. 
Aşka server aşığa ne ki, gam u keder o demler ne hôş.
Âteşîze dönerler şem-i ruhuna pervânelerinde.

Sevim Çiçek Karadeniz
www.kafiye.net


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Elvan USUL

YÖRÜ BE YÖRÜĞÜM

YÖRÜ BE YÖRÜĞÜM

Göğermeye durdu dallarda yaprak,
Toplaştı reisler peylendi erzak,
Bey kıldı kararı göç yönü yazlak,
Yörü be yörüğüm yolumuz uzak.

Eskimiş kıl çadır onardı atam,
Kilimi minderi topladı anam,
Kuzuyu koyundan ayırdı ağam,
Yörü be yörüğüm yaylaya konam.

Dokunan bezlerden dikildi şalvar, 
Tezgahından sundu çuvalı ıstar,
Deveden katıra süslendi katar,
Yörü be yörüğüm göç yükümüz var.

Eğildi feslerin altını yüze, 
Kızların muradı yakındır söze, 
Gelinler gelmesin nazara göze, 
Yörü be yörüğüm essahlı öze. 

Kurbanlar kesildi yendi içildi,
Katarın başına ay kız seçildi, 
Helallik istendi köyden geçildi, 
Yörü be yörüğüm ömrüm biçildi.

Ninemin emriyle yüklendi katar,
Devenin boynunda ekmek, aş, yular ,
Atları üstünde yiğit ok atar,
Yörü be yörüğüm seni kim tutar?

Hızır ile ilyas buluşmadan gel,
Yaylalar sarıya kavuşmadan gel,
Nenemin suratı buruşmadan gel,
Yörü be yörüğüm savuşmadan gel.

Elvan USUL
www.kafiye.net


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Hatice Eğilmez KAYA

Ömrü Geçsin Divanenin

Ömrü Geçsin Divanenin

Bu dünyayı seven kullar ne buldular ne buldular
Mevlasını öven kullar nurdan hazine buldular

Sema ışığa dönüyor gafil sahipsiz sanıyor
Âşıklar Rabb’i anıyor insanı ayna buldular

Gizli bir haldir keder kalplerde ibadet eder
Derviş nefsini güder eller divane buldular

Beyaz köşklerinde gönlün vakti geçecek ömrün
Canlar gidecek yarın seyri bahane buldular

Derviş gezer hal içinde Hakk’ı över yol içinde
Kalbi yorgun kül içinde korlar virane buldular…

Hatice Eğilmez KAYA
www.kafiye.net


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Bilgehan EMİRŞANOĞLU

Yar Sende Ki Endam Büyük Heyecan


Yar Sende Ki Endam Büyük Heyecan

Gamda gönül sayfam, yas tutar şems’im! 
Sol yanımda sevdam, buz tutar boran. 
Sanık gönül sayfam, yas tutar şems’im! 
Cihan’da ki; sevdam, büyük Küheylan! 

Sana duygularım, inan ki şayan, 
Senin sevdan gizli, bende ki ayan, 
Korkmam bizi ederim, bil ki beyan! 
Yar sende ki; endam, büyük heyecan! 

Ayna cemaline, değince aynlar, 
Dolunayı görür, gönlümde figan, 
Yarim diye diye, yaş dolar aynlar, 
Ah bende ki; ferman, büyük heyelan! ..

Bilgehan Emirşanoğlu
www.kafiye.net


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Hatice HANTAL

Arkadaşımm

Arkadaşımm

Sevimciğim,arkadaşımm

Kalemi güçlüydü,güzel yürekliydi benim şairem…

Bugün aramızdan ayrılalı tam bir sene oldu.Koskoca bir sene…
…Ve ben hala senin yokluğuna alışamadım.
Bazen,vefat ettiğini unutup gayri ihtiyari seni aramaya, yada mesj yazmaya çalışıyorum.
Sonra irkilip kendime geliyorum ve diyorum ki;
“Vayy, benim arkadaşım artık yok! Benim arkadaşım ölmüştü.”
Artık sana sadece dualarımız ulaşır.
Sevimciğim,arkadaşımm,
Kabrin nur,mekanın cennet olsun.Amin

Bahara ne kaldı az bekle dedim 
Ne tez çekip gittin ayamadım ben 
Gelip hep yanında kalırım dedim 
Arkadaşım sana doyamadım ben 

Sabah akşam bilki senin ardından 
Ağlıyorum matem tutup derdimden 
Sende istedin mi gitmek yurdundan 
Özledim sesini duyamadım ben 

Kur´anlar yolladım aldın mı bacım 
Kabrinde rahatı buldun mu bacım 
Berzah aleminde güldün mü bacım 
Gittin diye senden cayamadım ben 

Binbir türlü dertler eziyet çektin 
Hastalık imtihan çok çabuk çöktün 
Hakkım helal olsun bağrımı yaktın 
İsmini silmeye kıyamadım ben 

Cennet köşküne gir kıskanan baksın 
Huriler saçına inci taç taksın 
Anladım hayatta sen artık yoksun 
Yerine kimseyi koyamadım ben 

Hatice Hantal
www.kafiye.net


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Sevim Çiçek KARADENİZ

EY GENÇLİK!


EY GENÇLİK!

Aç gözünü ey gençlik, bütün ümîdim sende.
Sende var olan kudret, îmân dolu sînende.
Silkin gaflet uykundan, muştula nev-bahârı.
Asr-ı saâdetteki gelsin islâm şiârı.

Ceddinin pâk rûhları inan senin yanında.
Bil ki sendeki kudret , temîz asîl kanında.
Uyan eyy asil gençlik, bütün ümîdim sende.
İstersen neler olur, nûr dolar yer yüzünde

Ey gençlik bu milleti kaldıracaktın güyâ
Nasıl da dalıverdin o kanılmaz uykuya.
Var ol ey şanlı gençlik, yaşa ey nurlu nesil, 
Sensin edecek ancak,o kızıl küfrü rezil 

Ecdadın kemiğini sızlatma mezârında.
Başını öne eğip, utandırma ârında.
Davran ey asil gençlik, bütün ümidim sende 
İstersen bahar gelir, şenlik olur ülkende 

Sevim Çiçek Karadeniz 

18.1. 2014
Saat: 03:00
www.kafiye.net


Tarih 7 Şub 2014 Kategori: Hatice Eğilmez KAYA

Pervanenin Duası Makbul Olsa Gerek

Pervanenin Duası Makbul Olsa Gerek

Hatice Eğilmez Kaya
“Ölen hayvan imiş âşıklar ölmez”
Meşhur bir teşbihtir. Âşıklar pervaneye, sevdikleri ışığa benzetilir. Bu yüzden ben ne anlatırsam bu yazıda, hangi hâlden söz edersem bilinsin ki her biri pervaneye değil âşığa dairdir.
 Pervane acz içinde ışığa baktı. Onu aciz kılan içindeki, sonsuz bir ateşe benzeyen aşktı. Pervane dışındaki ateşten değil içindeki ateşten yanmaktaydı. Eğer bu kadar âşık olmasaydı öylesine aciz, öylesine hayran kalmayacaktı. Acziyeti ve hayranlığı onu divane kılmayacaktı. Geçmişini unutarak, gelecek hayallerine gözlerini kör ederek pervane, sevdiğini yakından görme sevdasına râm olmayacaktı.
Kimilerince pervane acınacak bir varlık zannolunsa da aslında kâinatın belki de en şanslı mahlûkudur. Yandığı için acıyınız ona. Fakat kendisine, daha değerli bir nesnenin yaratılmadığından emin olduğumuz aşk bahşedildiği için gıpta ediniz. Hangi sevabı işledi bu zavallı fakat aynı zamanda mucize varlık? Hangi başarıya imza attı? Ki gelince cümle dertlerin son bulduğu aşka layık görüldü.
Şairlerin “şeyda” dedikleri bülbülden daha da çılgındır pervane. Dikenden çok daha tehlikeli bir katili olduğu halde vuslattan kaçınmadığı için. Üstelik bu katil aynı zamanda sevgilisi, sebepsizce gönül verdiği varlık olduğu halde, yanacağını göre göre, öleceğini bile bile attığı için kendisini sevgilisinin mahalline. Son bir kez yaşamasının ve ölmesinin tek sebebi olan ışığa baktığında, pişmanlıktan eser olmamalı onun maddeten küçük manada kocaman olan kalbinde. Budur çılgınlığın tam olarak tarifi.
Bülbül gibi feryat etmez pervane. Sessizce çeker çilesini, sessizce keyfini sürer pahasız aşkının. Ölmeden önce ölebilmek yeteneğine sahip olduğundan daima susar. Yanarken bile “Yandım!” demez. Sağlıklı her göz onun hâlini görür, işleyen her akıl onun küle dönüşüne şahitlik eder de o söylemez hiç kimseye yandığını. “Yandım!” deyip figan eylemek ancak şairlere ve bülbüllere mahsustur.
Şu âlemde yaşayıp her dem sefa sürmüş birçok insan var. Sefası çok cefası yok bir hayat nimet kabilinden gelebilir belki de bizlere. Oysa “Ol mahîler ki derya içredir deryayı bilmezler.” misali sefada pişmeyi bilmeyenler bir ömür boyu çiğ kalırlar. Pervane öyle midir ya? Cefası onun hem mürşididir hem de ocağı. Bu mürşitle pişer ha, pişer, pişer… Bu ocakta yanar ha, yanar, yanar… Yandıkça susar, sustukça yanar. Sonra da kendi nefsinden başkasıyla zoru olmayan muhteşem ve mübarek bir varlığa dönüşür. İşte bu yüzden pervanenin duası makbul olsa gerek. Hatası, cürümü bulunsa bile.
Cesur bir varlık olarak görürüm pervaneyi. Cesaret kimde olur? Hem cahilde, hem ârifte hem de aklını esen yele terk etmiş bir pervanede. Cahil, ateşten korkmaz çünkü tehlikesinden bihaberdir. Yaklaşırsa yanacağını bilmez. Zehirli bir yılanı oyuncak sanıp eline alan çocuk gibi… Ârif, ateşten korkmaz çünkü ancak ateşte pişebileceği hakikatine vakıftır. Pişmek uğruna yanmayı göze alır. Fedakârlık yapmadan nimete kavuşamayacağını fark eder. Peki ya pervane? Hangi akla hizmet ateşe atar tatlı canını? Oysa o, ne cahil gibi habersizdir olacaklardan ne de ârif gibi hesabını kitabını yapmıştır yanmanın. Sadece âşıktır o. Âşık olduğu için de divane.
Fazlasıyla akıllı insanlar âşık olamazlar gibi geliyor bana. Bu aşk ister ilahi olsun    – ki ne kutsaldır o- ister beşeri. Fark etmez. Hassas ve yabani bir kuşa benzer aşk, her gönle konmaz. Üstelik öyle büyük, öyle ağır bir histir ki her gönle sığmaz. Bazı gönüllerde yer bulsa bile kendisine aşk, akıl onu kovalar. “Başka diyarlara git. Burada ben varım. İkimiz bir yerde eylenemeyiz” der.  Kurdu düşünün bir kez. Kurnazlığıyla tanınır. Güzeller güzeli kuzuya âşık olur mu hiç? Eğer âşık olursa kuzuya, onu kıyıp da yiyebilir mi?
Çaresizliğine ağlarım bazen pervanenin, darda kalmışlığına. Işığın cazibesine kapıldığı için çaresizdir o. Ölüme ve yanmaya koşarken çaresizlerin en çaresizidir. Farklı bir ihtimal gelmez aklına yanmaktan başka. Kavuşabilmek için yanmak, sevdiğiyle aynı varlık olabilmek için ölmek yegâne tercihtir pervaneye sunulan.
Pervane yanar yanmasına ya aşkın gerçek anlamını ve değerini ancak o bilir. Gösterdiği fedakârlık onun gözlerini bambaşka renklere karşı duyarlı kılar. Bambaşka diyarları görmesini sağlar gözlerinin. Bizim ağladıklarımıza ağlamaz pervane, bizim güldüklerimize gülmez artık. Gündelik meraklarımız onun gönlünün kapısını çalmaz. Yaralanmaz bizim yaralandıklarımızla, sağlık bulmaz bizim şifa bulduklarımızda.
Pervane için vuslat ve ölüm eş anlamlıdır. Bu yüzden ölümü bir son olarak görmez. Bu yüzden ölümden korkmaz. Ölüm gecesini Şeb-i Aruz diye adlandıran Mevlana pervaneliğini ispat eder bu tespitiyle. Pervane ölmekten tarifi imkânsız bir haz alır. Hasret de güzeldir onun için kavuşmak da. Tahammül etmeyi de sever o, yâre doğru yürümeyi de. Bulmanın hikmetini de kavramıştır aramanın da.  Aksi takdirde bu kadar gözü pek, bu kadar kararsız ve bu kadar boş vermiş olabilir miydi ölümün karşısında?
Sabrın, şükrün ve zikrin timsali olmak için cihana gelmiş pervane. Severken ve sevdiğinin etrafında dönerken sabreder o. Sabrettikçe olgunlaşır. Etrafa bambaşka bir pencereden bakmayı öğrenir. Onun penceresinden bakıldığında düşmanlık yoktur. Sadece sevmek vardır hem de karşılık beklemeden. Kanatları havada pır pır ettikçe, yüreği göğsünde dalgalı bir deniz gibi kabardıkça sevdiğini zikreder pervane. Böylelikle onu gören herkes sevdiği varlığı hatırlar. Yangına düştüğünde ise şükreder pervane. Başkaları için felaket olarak bilinen son, onun için hasretle beklenilen, ulaşmak hayalleri kurulan bir menzildir.
Aşkı maddede arayanların değil, manada arayanların dostudur pervane. Onun fedakârlığı, bedenden uzak bir diyarın meyvesi olan müptelalığı, kendinden geçmişliği tuhaf görünür dünyaya madde penceresinden bakanlara. Bu yüzden olsa gerek ancak tasavvufla bir parça da olsa yakınlık kuran şairler pervane teşbihinden yararlanırlar şiirlerinde.
Kainatta değişmez hakikatlerden birisi de aşkın hudut tanımaz değeri.  Yunus’un “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” derken sözünü ettiği bal ilahi aşkın ta kendisidir. Zira Hakk’a âşık olan kullar  “Hu” deyip dönerler. Hak aşkıyla yanıp, Hak aşkıyla sönerler. Dünyanın nimetlerine dönüp bakmadıkları gibi ötelerdeki vaatler için de çaba sarf etmezler. Onların tek bir emeli vardır. Yâr’e kavuşmak.
Işığın ne olduğunu tam olarak bilmek için daha da çok yaklaşmak gerekir ona. Pervane misali ışığın içine kendini atmak, onda yok olmak gerekir. Hakikati bulabilmenin birinci koşulu yanmak olmalı. Bu yüzden yanmak pervanenin alnına ezelde yazılmış. Yazılanın tecelli etmesinden ibarettir onun için vuslatın halesiyle tutuşmak. Kavuşmak hasret çekmekten daha zor geliyor olmalı ona.
 Pervanenin zerre kadar bedenine hapsolup kalmış kürelere eş bir telaşı var Bu telaş ince bir sızı bırakır benim yüreğimde. Oradan oraya vurur kendisini pervane, ışığın etrafında döner durur ölmeden biraz önce. Acele bir işi varmış gibi hızlı, kavuşamamaktan korkuyormuşçasına endişelidir son anlarında. Duadan ve sevdiğini zikirden vaz geçmeden hem de. Bu yüzden her pervanenin önünde selam durmak gerekir belki de.

Hatice Eğilmez KAYA
www.kafiye.net