Kategoriler

Arşivler


Tarih 14 Eki 2013 Kategori: Sevim Çiçek KARADENİZ

SENİ ÇOK SEVİYORUM

SENİ ÇOK SEVİYORUM

M utluluğun şiirleri okunsun gözlerimize…
E llerimiz küsmesin hiç ellerimize
R uhumuz en gizli odalarda gizlice
Y ıldızlar gibi tavaf etsin bir ömür boyu
E zgiler aşkımızı anlatsın  tatlı nağmeleriyle
M uradına ersin  özlem dolu kalplerimiz

Yarim senle  kuşlar gibi özgürce kanat çırpıp
A kalım iki  nehir  gibi  delice coşalım deryalarda
R ıhtımlara vuralım  şımarık çocuklar gibi dalga dalga
A rzularımız bulsun saklı cennetini irem bağlarında
R uhumuzun saçlarında essin sevda yelleri

S eni sevmek gökten yıldızlar toplamak gibi avuçlarıma,
E ngin denizlerin en kuytularından inciler devşirmek,
N isan yağmurlarında bardaktan boşalırcasına yüreğine yağmak,
İ lkbahar da açan rengarenk çiçeklerden saçlarına tâc örmek gibi.

Ç aresiz koma beni brakma ellerimi
O güzelim alyansla perçinleyip sevgimi
K albinin bahçesinden  dereyim güllerini

S  evinçlerin güneşin gülüşü gibi göz kırpsın yüreğime
E lemlerin yıldızlar kadar uzaklara  küsüp gitsin
V arlığını varlığıma armağan kılsın Rabbim
İ nan meleğim sen benim gözlerimin bebeği
Y üreğime baharı müjdeleyen çiçeğimsin
O lmasan da yanımda kalbimde kilitlisin.
R üzgarlar iletsin sana buketlerce sevgimi
U ğruna canım feda ettiğimi söylesin
M uradımsın sevdiğim Rabbim’den dileğimsin

Sevim Çiçek Karadeniz
www.kafiye.net


Tarih 14 Eki 2013 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Zeynep Turunuma2


İzmir/14.10.2013

Zeynep Turunum;

Merhaba Zeynep Torunum. Bu sana ikinci mektubum oluyor. Yarın Kurban Bayramı ve sana olan özlemim, hasretim hala dayanılmaz acılarla devam ediyor. Nasılsın benim biricik torunum? Umarım sağlığında bir sorun yoktur. Artık evin içerisinde, sokakta ve parklarda koşturmaya başladın umarım.

Sevgili torunum, seni her ne kadar hala göremesem de, seni büyük arzu ile kucaklayamasam da, o mis gibi kokunu alamasam da çok iyi ve sağlıklı olduğuna inanıyorum. Yürümeye başladığın, bülbül gibi şakıdığın da kesin canım. Anne, baba, dede, anneanne, babaanne deyişlerin koridorları çınlattığı gibi şuan benimde kulaklarımı çınlatıyor. Ben nasıl ki seni göremediysem, sen de henüz beni göremedin ne yazık ki! Ben senin o minnacık ellerini tutamadım, o ipek saçlarını okşayamadım. Sana doya doya bakamadım henüz. Sen de beni daha göremedin ve tanımadın. Umarım annen sana az da olsa anlatmıştır.

Zeynep torunum, senin gün gün büyümelerini gösteren resim albümünü göremedim. Ancak bir resmin var ki elimde, ona bakmaktan kendimi alamıyorum. Hani herkese kendi çocuğu çok güzel gelirmiş, sen de çok harikasın ve torunların en harikası ve en tatlısısın canım. Sen yavaş yavaş büyüyorsun. Annenden benim resimlerimi iste ve resimden de olsa beni tanımaya çalış. Bir gün karşılaştığımızda bana yabancı olmamış olursun, olmaz mı canım? Annende ola ki resimlerim yoksa, ona facemdeki fotoğraflarımı göstermesini iste, olmaz mı biricik torunum? Bir gün, Allahın izniyle seni büyük bir hasret ve arzuyla kucaklayacağımı biliyorum. O günü de büyük bir sabırsızlıkla bekliyorum.

Sevgili torunum, biliyor musun seninle hala neden karşılaşamadık. Aslında o kadar ilginç bir nedeni var ki, sana anlattığımda bu duruma sen de şaşıracaksın. Abdülmuttalip dayın bana isnaden iki adet sahte senet düzenlemiş. Bu iki senedi güya ben 2004 yılında imzalamışım. Senet deyipte geçme torunum. Biri 40.000 tl, diğeri ise 50.000 tl değerinde. Güya ben bu iki senedi ödememişim ve 2008 yılında beni icraya vermişler. Bir sürü olumsuz davranışlar. Bu arada sahte senetlere yönelik mahkeme duyuru ve davetiyeler oturmadığım bir adrese yollanmış. Sahte senet olduğunu söylüyorum. Çünkü dayın bu iki senedin karşılığında bana bir şey vermedi. Sahte diyorum; çünkü bu iki senet karşılığında ben ona ne vaad etmişim belli değil. Bu iki senet karşılığında dayın bana ne mali bir destek ve yardım, ne de mal olarak karşılığını vermemiştir. Eğer vicdanı ve namus anlayışı yanında bir ordu görevlisi olarak güven duyulması gereken bu dayın, bu senetler karşılığında ne aldığını da kişiler anlatsın ve ispat etsin, boynum kıldan ince kabul edeceğim. İşte bu sahtekarlıklar devam etmiş gitmiş. Sonunda gıyaben mahkum olmuşum torunum. Anneannen ile ortak tapulu olan evin hissesine haciz, mahkeme satış kararı ve sonunda hissem satıldı. Evin bana ait hissesini de şimdi anneannen aldı torunum. Hani İzmir’e geldiğinde misafir olduğun anneannenin evi var ya, işte bütün konu o ev. Aslında bu evi eline geçirmek için düzenlenen bu tezgahı ben öğrendim ama iş işten geçmişti. Hani derler ya tavşan bayırı aşmıştı biricik torunum. Benim elimden hiçbir şey gelmedi ve ne yazık ki lanetleyerek bu haksızlığı Allah’a havale ediyorum ve onun yüce adaletine inanıyorum. İnşallah Allah’ın rahmetine kavuşmadan bu dünyada hakkımın bir şekilde verildiğini görürüm.

Zeynep Torunum, annen benimle bu yüzden konuşamıyor. Aslında evlenmiş, yaşını başını almış biri olarak bazı şeylere karşı gelmesi gerekiyor ama bunu da anneannen için yapmıyor. Bu arada aldığım haberlere göre Abdülmuttalip dayın ile İbrahim dayın işin içinde ve tehditler var. Eğer annen benim ile karşılaşırsa olumsuz bir şeyler olabilir demişler. Hoş gerçi baban istese seninle karşılaşmamı mutlaka yine kucaklaşır ve karşılaşırdık. Babanda da hayır yokmuş. Aslında Babaannen ve babanın bası da benimle hala tanışmadılar. Annen ve anneannen benim için onlara anlattı onu da bilmiyorum, ancak onlar da beni tanımadılar ve ben de tanıma fırsatı bulamadım. Annen telefonlarıma çıkmaz. Anneannen “Kızlarımı rahat bırak, onları rahatsız etme, sen onlarla konuşamazsın. Sen onların babası değilsin.” diyerek daima engellemeye kalktı. Bu nedenlerle seninle görüşemiyoruz ve konuşamıyoruz canım.

Sevgili torunum; mal mülk uğruna, para uğruna seninle aramızda aşılmaz engeller ve duvarlar oluşmuş. Bunu ben bile sonradan öğrendim. İşte torunum, annen ve teyzen Kübra benimle konuşursa bazı doğrular ortaya çıkacak. Bu doğrulardan korktukları için de seninle kucaklaşamadık. Aslında sana anlatmak istediklerim o kadar çok ki, bir gün mutlaka anlatma fırsatını bulacağım. Annenin çocukluğunu, annenin güzel resimler yaptığını, çok azimli ve çok başarılı olduğunu ama çok inatçı ve aksi biri olduğunu da sana ilerideki mektuplarımda anlatacağım canım.

Zeynep torunum; yarın kurban bayramı ve bu bayramda da seni görme imkanım olmayacak. Sana arada mektup yazmaya devam edeceğim canım. Bu bayramın, sana; sağlık, huzur, mutluluk, başarı ve güzellikler getirmesini dilerim. Allah’a emanet ol biricik torunum benim. Seni büyük bir hasret ve özlemle öpüyorum. Deden.

Hüseyin DURMUŞ
Emekli Edebiyat Öğretmeni
Şair Yazar
www.kafiye.net


Tarih 14 Eki 2013 Kategori: Şerife BADISABA

GURBET ELDE ZORMUŞ BAYRAM…

GURBET ELDE ZORMUŞ BAYRAM…

Bir sıla türküsü düştü dilime ,
Gurbet elde zormuş bayram sabahı…!
Nasibim olsa da varsam elime ,…
Gurbet elde zormuş bayram sabahı…!

Bu mübarek günde hasret çekerim ,
Hallere dalar boyun bükerim ,
Anam babam diye yaşlar dökerim ,
Gurbet elde zormuş bayram sabahı…!

Garip anam hasret gitmiyor baştan,
Sana atar bu kalp yaralı döşten,
Kesildi iştahım ekmekten aştan ,
Gurbet elde zormuş bayram sabahı…!

Turnalar gider önünde öncü,
Bağrıma oturdu garip bir sancı ,
Yola revan iken yaşlısı genci ,
Gurbet elde zormuş bayram sabahı…!

Tanıdık bir ses yok kulaklarımda ,
Yanık bir bozlak var dudaklarımda ,
Aklım hep köyümün sokaklarında ,
Gurbet elde zormuş bayram sabahı…!

Özledim eş dost ve sırdaşlarımı ,
Anamı babamı gardaşlarımı ,
Tut tutabilirsen gözyaşlarımı ,
Gurbet elde zormuş bayram sabahı…!

Şerife Köksal Badısaba
www.kafiye.net


Tarih 13 Eki 2013 Kategori: Bilgehan EMİRŞANOĞLU

Aşk-ı Leyla

Aşk-ı Leyla

Gecenin alaca karanlığına,
Duygularımı hicri ettim.
Usulca gecesine yağsın diye, …
Ayın on dördü gibi cemaline,
Dokunsun da buselerin de,
Saadete erişsin yüreğim.

Kilk’imin notası elerim olunca,
Gönlümden dökülen kelamlar, mızrap olup,
Hüzzam makamında, eserler çaldırdı.

İçimde ki aşkın, başka nüshası olmadı.
Ömrüm fariğ şekilde sürünce de nöbet tutuyor.
Onsuz ruh taşırsam eğer, Asuman Şahid olsun ki;
Gözyaşlarım yeryüzünü, milim milim, lav gibi ıslatsın.
Cehennem narında benliğim örselensin.

Ulaklarla diyarlara haber gönderdim.
Cihan’a bir salıncak kurarım, ismi de aşk-ı Leyla olur.
Mecnun’a kavuşmak gibidir, yakamozu andıran gözlere dokunmak!
Yüreğimi para pare, yapan ayna cemalde gün be gün eririm.

Ebrü bakışlara hayran olmamak elde değildi.
Kalbimin şah damarı rişte gibi duruyor.
Kopmasın diye, lal dilim dualar ediyor.
Tan vaktine kadar, aşk adına şem yakacağım.
Tüm benliğimde,” O” Cem olunca,
Yıldızlar tek tek, sol yanıma dolacaklar.

“O” dolu umutlarımın eşiğinde, kam almaktır, tüm emelim.
İçimde tükenmeyen arzudur, o’na dokunmadan sevmek!
Düşüncelerime geh sonsuz aşk gem vurunca,
Hıraman hıraman, nefesim kesilircesine, raks ederim.

Gönlüm bir Nedim’e akmış, yüreğimin özüne süzülmüş.
Ruhum İzbelerde şems arasa da, dehlizler de çak çak, olsa da,
Müptelayım ben o’na!
Aşkın cennetinde, katre katre, gözlerimden yaş süzülür.
Şems’in kızıl rengine, bimar bedenimi saldım.
Renginde boyasın bedenimi, geri versin, bitap benliğimi!

Velhasıl onsuz beyhude geçecekse ömrüm,
Onun dünyasında, kelebeğin ömrü kadar yaşamaya razıyım.
Yüreğim o’na ezelden aşina, ezelden esir gibi,
Aşkın notasında, asla es olmaz, telsiz kemanda çalmaz!
Kemal olmuş düşüncelerim, aşkın hecesini yazmaya çalışıyor.

“Aşk” tek hece…

Gündüz, gece “O” yanımda olursa,
Ömrümce aşkta dem olursam,
Bilmece gibi sorgularda, bulursam kendimi,
İşte hayat, işte yaşamak budur diyebilmektir!
Ve
Ben gecenin zifir karanlığında,
Karanın, karasına inat,
Onun meş’alesinde, beyaz kelebek olup,
Evrene ışık saçmayı, yemin bildim.
Benliğim ondan başka hiç bir tarafa, inhiraf olmaz.

Bir gün…

O ve ben sonsuzluğa dem vurmuş, iki sevdalı olacağız…

Bilgehan Emirşanoğlu
www.kafiye.net


Tarih 13 Eki 2013 Kategori: Remziye ÇELİK

Bahar Gözlüm

Bahar Gözlüm

Bir çınar çürüyor içimde …
Yaprakları acılarımı örten
Bin acı savaşıyor benliğimde
Talan olmuş duyguların göz yaşı gibi

Bir damla yağmur tanesi düşüyor tenime
Sahrayı aratmayan kızgın kum gibi
Kuzgunlar vuruluyor kanatlarından
Serap diye sarıldıkları ateş ile

Kimin için bu savaş kimin için isteniliyor bu zafer
Kalbinin sesini dinlemeyi öğrenemedi gönlüm
Sevdiğim kadar sevilmek için açlığım da
Gidemiyorum dönmeyi de bir türlüde beceremiyorum

Vur kaçları nasılda oynuyor bahar gözlüm
Saat on ikiye tam çeyrek kala
Ağır bir darbe almış can evi kanasa da
Bükülmüş beli doğrulmak isterken düşüyor

Keşke hayat her yerde bahar olsa
Kanayan şiirlerde hüzünlü şarkılarda
Yavrusu için ağlayan annenin ağıdında
Ferhat’ın gözlerinde Şirinin kalbinde

Remziye ÇELİK
13/09 2013
www.kafiye.net


Tarih 13 Eki 2013 Kategori: Afet İnce KIRAT

KÜÇÜK DEV

KÜÇÜK DEV


Yüz yıldır uyuyordu gök hapşırdı uyandı
Anladım ki usandı beynimdeki küçük dev
Resetledi her şeyi başım yoklukla yandı
Belki biraz sarsıldı anı dolu koca ev
Eminim ki buna da gün gelir alışırım
Yaşadığım müddetçe dersime çalışırım.

Söylesene küçük dev neden şimdi haykırdın?
Çatlar mı ölür müydün bekleseydin az daha
Depreme neden oldun damar hattını kırdın
Geceye sabretmedin çok mu vardı sabaha?
Çekerim ilmeğimi gün gelip asacaksan
Gökyüzüne uçarım üstüme basacaksan.

Acı bana küçük dev şeker veririm sana
Gökteki yıldızları etrafında saklarım
Bu yıl geçti sayılır daha çok var kurbana
Gücüm yetse bilesin sıratı yasaklarım
Ayakta durmak azap gel başımı döndürme
Gözümde bir tek nur var onu bari söndürme.

Küçük dev söyle bana nerede kelimeler
Dalga dalga denize gömmüş müsün hepsini
Sen var iken imgeler gelir bağrımı deler
Ben seni affetmiştim sen de bırak bu kini
Yerinde kal büyüme sarılıp barışalım
Şiirlerim yücelsin dizeyle karışalım.

Saklambaç oynayalım sen saklan ben körebe
Yakar top mu istersin yakayım hızla vurup
Suçluyum biliyorum gelme sakın galebe
Öfkelenme çıldırma yeni baştan kudurup
Ne olur git evimden misket alayım sana
Ya da yeniden uyu ninni çalayım sana

Bak tatlıcı geçiyor baklava ister misin?
Elimden gelen neyse sen söyle ben alırım,
Mis gibi kızarmışlar bir tulumba yer misin?
Şaka yaptım inan ki büyürsen ufalırım
Çek git artık ne olur başımdaki küçük dev
Anılarla yaşasın bu zavallı koca ev.

Afet İnce Kırat
www.kafiye.net


Tarih 13 Eki 2013 Kategori: Elvan USUL

ZİFİRİ

ZİFİRİ

Kolunda olmayan güzeli,
Bağladın kendine ezeli,
Söylettin en acı gazeli,
Bu hangi günahın bedeli?…

Bu gül ki, ateşte kızardı,
Bülbülün dilinden sarardı,
Bahçenin kapısı karardı,
Bu hangi elvansız bahardı?

Baharı renginden sen ettin,
Güzeli gönlünde tükettin,
Sevdayı sırlara neşrettin,
Bu hangi ispattı terk ettin?

Meğerki bu sevgin yalandı,
Gülüşün düşünden kalandı,
Gözlerin sözünden sapandı,
Bu hangi vicdandır dayandı?

Elvin’in gözünde nedamet,
Vurmaz mı sanırsın adalet,
Zifiri sendeki siluet,
Bu hangi iblisten dalalet?

2013
Elvan USUL
www.kafiye.net


Tarih 13 Eki 2013 Kategori: Nilüfer SARP

Memleketim

Memleketim

Nerden düştü aklıma sabah uyandığımda, …
Hep hüzün soluyorum yurdumu andığımda.

Bambaşka bir tat verir ovasıyla bayırı
Memleketim! Yıllardır hüzün kokar çayırı
Her yerde her köşede mahzun, yıkık bir duvar
İçten içe inliyor, kulağımda sesi var
Bir ses ki, arşa gider titrer orda felekler
Yedi kat asumanda zikreder hep melekler
Masumca bakışları musibetleri savar
Etrafından bihaber güler durur bebekler
Bilseler geleceği kahredip ağlarlardı
Secdeden asla kalkmaz hakka bel bağlarlardı

Neden tüm asalaklar olur nefse musallat?
Neden kimi insanlar bize görünür cellât?

Böyle bakıp dururken yurdun her bucağına
Görüp de ağlıyorum kor düşen ocağına
Hainler dört beş koldan hücuma geçiyorlar
Acaba analardan çiğ süt mü içiyorlar
Bazen gözümü yumup düşündüm geleceği
O gelecek içinde kim bilir olacağı
Gerçekler çok acıdır görenler kaçıyorlar
Hiç aklıma gelmiyor ülkemin güleceği
Varsa eğer birazcık insanlarda sadakat
Yarın mahşer gününde onlaradır mükâfat

Sonu gelmez sanırlar debdebeye düşenler
Memleketi paylarlar şeytanla örtüşenler

Bir ucundan bir uca adım adım gez dolaş
Ölmeden amaç edin dağ, deniz deme ulaş
Güzel memleketine canı gönülden sarıl
Kadere sakın kızma ne isyan et ne darıl
Benzeme sakın ola sudan çıkmış balığa
Görme, duyma, dokunma kuru kalabalığa
Su gibi kalıcı ol, çağla, sonra da durul
Ne yaparsa aldırma bön bön bakan alığa
Sorma sakın onlara memleketin halini
Sessizce yüze bakıp geçerler mahallini

Melekler dua eder bakıp arş-ı aladan
Memleketim kurtulur elbet bir gün beladan

NİLÜFER SARP


Tarih 12 Eki 2013 Kategori: Onur BİLGE

KAKTÜS ÇİÇEĞİ

KAKTÜS ÇİÇEĞİ

Onur BİLGE

Kaktüsler yıllarca açmıyor. Açınca da büyük, şaşaalı, harika bir çiçek açışları var! Fakat ne yazık ki açmaları yıllarca hasretle beklenen çiçeklerin ömrü çok kısa! Sadece bir gün…

Kendileri ne kadar uzun ömürlü, dayanıklı, hatta arsız, sert ve dikenliyse; çiçekleri de inadına o kadar yumuşak, pürüzsüz, şeffaf, narin, dayanıksız… Kaktüsler bana, yıllarca bekledikten sonra aşkı bulan ama çabucak kaybederek ayrılığı tadan erkekleri düşündürüyor. Bazıları, ‘akşam güneşi’ diyor, böyle aşklara. Ömrün azalarak, son derece değerli hale geldiği zamanda, tam aşkı bulmuş, mutluluğa kavuşmuşken hayata veda edecek olmak ne acı!..

Genç, dinç ve yakışıklıyken parasızlıktan; beğendiği, seçtiği kızla evlenemeyen fakir bir kız almaya gücü yeten; yaşlandığı, parasal yönden rahata kavuştuğu sırada fırsatı değerlendirmeye kalkıyor ve içinde ukde olarak kalan arzusunu gerçekleştirmek için önü görünmeyen bir maceraya balıklama atlıayıveriyor!

Ya eşi ölüyor ya da birisini gözüne kestiriyor, çeşitli nedenler öne sürerek eşinden ayrılıyor, ‘gençlik aşışı’ olduğuna inandığı, çok güzel bir kız veya genç bir hanımla ikinci bir evliliğin hazırlıklarına girişiyor. Fakat yeni gelenin yani yeni gelinin niyeti gerçekten yuva kurmak değil, çıkar sağlamaksa ki genelde bu böyle oluyor, adamcağıza sıfırı tükettirdikten sonra onu kaderiyle baş başa bırakıp gidiyor. Zavallı şaşkın, yuvasını yıktığıyla kalıyor. Dimyat’a pirince giderken, evdeki bulgurdan da oluyor, açıkta kalıyor.

Yaşlandığını kabul etmek istemeyen erkekler, eşlerine:

“Sen de kadın mısın? Ne kadınlar var! Bu bizim içinde olduğumuz durum, hep senin yüzünden…” gibi laflar ederler.

Yaşlanmak, kadın için hangi orandaysa, erkek için de aşağı yukarı aynı orandadır ve kadın bazı konularda, olduğu gibi kaldığı halde değişen, eksilen, azalan erkektir. Bunu asla kabul etmezler. Kendilerine toz kondurmazlar. Tamamen eşlerini suçlarlar. Tek şey vardır akıllarında ve kendi kendilerine sürekli tekrarlamaktadırlar:

“İçi geçmiş, ne olacak? Karının iyisi altı ay yaşar. Ölse de kurtulsam ama kötülere bir şey olmaz! Ölmez de böylesi. Baş belası! Şimdi fıstık gibi bir yavru almak var! Of anam of!.. Tadından yenmez!.. O zaman kimse tanıyamaz beni!.. Nasıl enerjik olurum!.. Ne kadar gençleşirim!..”

Oysa kendileri de bilmektedir. Eski hamam, eski tas… Değişen bir şey olmayacaktır. Her şey düzelmeyecek; aksine, sorun türü ve sayısı artacaktır. Sonunda mahcubiyet de vardır, kendilerini bekleyen olasılıklar arasında. Yine de büyük bir ümit ve cesaretle yürürler, doğru bildikleri yolda.

“Ben hiç yaşamadım ki!..” derler. “Sevip sevilmedim ki!.. Önüme gelen nasibimi aldım, kaşığımda ne çıktıysa ona razı oldum. Acıysa, zehirse de yuttum! Ben de sevmek, sevilmek istiyorum!.. O hazzı yaşamak… Sevdiğimle beraber olmak, en azından ömrümün gittikçe azalan ve azaldıkça değerlenen son zamanlarında…”

Boğulmadan önceki son çırpınışlarıdır. Birkaç nefes daha alma çabasıdır hayattan, son bir gayretle! İdam mahkûmunun son arzusu gibidir, istedikleri. Belki de bu yüzden kabul görür ve arzularının gerçekleştirmesine izin verilir. Günlerini görürler!.. Önlerinden:

“Ah, hayatım! Canım, gülüm…” denilmekte, arkalarından kazan kaynatılmakta, ilk eşleri hakkında düşündükleri, kendisi için düşünülmekte, temenni edilmektedir.

Aslında hissetmekte, her şeyi anlamaktadırlar. Normal duygu ve zekâya sahip kişilerin hissetmemeleri, anlamamaları mümkün değil! Herkes ne kadar sevildiğini veya sevilmediğini bilir. Ne kadar istenip istenmediğini de… Aldanmaya da ihtiyaçları vardır. Sevildiklerini hayal etmeye, yalan da olsa kendilerine sevgi sözcüklerinin söylenmesine…

Güzel sözlere hasrettirler, ilk evlilikleri boyunca kendileri söylememiş oldukları için yankısını işitemedikleri… Geç de olsa romantizmin gereğine inanmakta, ona zemin hazırlamaya çalışmakta, pek de becerememekle beraber, neticesini görmeye can atmaktadırlar.

İnanmak istemektedir, saçma tanelerinin çimleneceğine, çivilerin çiçek açacağına; yürüyeceğine, elektrik direklerinin.

İşte böyle birisiydi, komşumuz Haydar Bey. Emekliliğine kadar sabırla gün saymış, ikramiyesini alır almaz, çoktandır gözüne kestirdiği, ısrarla aklına yerleştirdiği, ne zamandır etrafında dolaştığı, eşini bir trafik kazasında kaybeden genç ve güzel Arzu’ya ettiği teklifine olumlu cevap alınca eşiyle anlaşmalı boşanarak onunla evlenme hayalini gerçekleştirmişti.

Adamcağızın arzusu, belliydi, kırk iki yaş sendromundaki tüm erkeklerde olan istekler içindeydi. Önce iş değiştirecek, sonra araba ve eş… Hayatının öğle sonunun en geç zamanındaydı ve ikindisine girecekti. Asr vaktine…

“İşte geldim, işte gidiyorum; hoşça kalsın Halep Şehri!” diyerek gitmeden ve daha her şey bitmeden önce.

Hayatının dinlenme döneminin başladığı yılları yaşamaktadır. Yorgun, güçsüz, dama taşı gibi dolaşamayacak halde ve hareketli bir yaşantı için isteksiz… O artık köşesine çekilecek, rahatına bakacaktır. Oysa eşi cıvıl cıvıldır! Hayat doludur! Gezip tozmak, eğlenmek, bazı evli arkadaşlarıyla birlikte olmak ihtiyacı içindedir. O nedenle hemen hemen her gün ve her akşam gezme istemekte, arkadaşlarıyla haberleşmekte, emrivaki yaparak eşini de sürüklemektedir.

“Önemli olan; varlıklı ve mutlu yaşamaktır!” demekte, onun tekrar çalışmaya başlamasını istediğini tekrarlayıp durmaktadır.

Haydar Bey, onu daha fazla refah içinde yaşatabilmek nedeniyle bir toptancıda masa başında bir iş bulmuş, oturduğu yerde çalışıyor olmasından hoşnut, sık sık saatine bakarak, mesainin bitmesini iple çekmektedir. İşinden hoşnuttur. Hele ay sonunda aldığı ikinci maaşı karıcığının avucuna koyduğunda onun sevincini görmek, çektiği tüm sıkıntıları unutturmaktadır.

Zaten işinden hayli memnundur. Kötü tarafı; eşinden uzak kaldığı zamanlarda vaktin bir türlü geçmek bilmemesidir. Bir de o saatlerde nerede ve neler yapmakta olduğundan habersiz olmanın verdiği iç sıkıntısı… Saat başı telefon etmesinin bir sebebi, aşk olduğuna inanmak istediği olumlu, diğer nedenleriyse; kuşku, merak, endişe ve korku gibi olumsuz duygulardır.

Hayat, ilk aylarda, genç ve güzel hanımın isteklerini yerine getirmek şartıyla pürüzsüz geçmiş olup, yavaş yavaş monotonlaşmaya başlayınca, tek tük tartışmalar, sık sık kavgalara dönmüş, iş sarpa sarmıştır. Olaylar, hanımın ailesine yansıtılmış, ana baba da devreye girmiş, huzursuzluk körüklenmiştir.

En büyük sorunsa, hanımın bebek istemesi, diğerinin boyunu aşmış çocukları olduğu için buna yanaşmamasıdır. Asla çocuk istememekte:

“Benim boyumu aşkın çocuklarım var. Onların istikballerini temin edememişken yeni bir bebeğin mesuliyetini almak istemiyorum. Onu büyütecek halim de zamanım da yok! Vazgeç, bu sevdadan!” demektedir.

Nurhayat, hayat doludur! Arkadaşları gibi, beklentileri vardır. Bir oğlu, bir kızı olacak, ana olmanın hazzını yaşayacaktır. Haklıdır da… Kendi açısından Haydar Bey de haklıdır. Bu yaştan sonra, üstelik ilk evliliğinden iki kız bir erkek çocuk sahibi olduğu, evli olan büyük kızı bebek beklemekteyken, tam dedeliğe hazırlanırken, tekrar baba olmak komik ve saçma bir şeydir. Öyle bir şey olursa; dayısı veya teyzesi, torunundan küçük olacaktır. Hem o çocuk sahibi olmak düşüncesiyle evlenmek istememiştir ki! Bu zamandan sonra biraz mutlu olabilmek, dünyadan göçerken de hayatı doyasıya yaşamış, arzularını gerçekleştirmiş olmanın huzuru içinde ölebilmek istemiştir. Her türlü sıkıntıya bu yüzden katlanmış ve katlanmaktadır.

Evdeki pazarlık çarşıya uymaz, son kavganın sabahında, o henüz uyanmadan, eşi evi terk eder. Diğer odalardaki kolay taşınabilir eşyalar azaltılmış, gardırop önceden boşaltılmıştır. Haydar Bey’in tek kişiyle doldurduğu dünyası da onunla birlikte boşalmıştır.

Sabah sabah kalkmış, bize gelmiş. Kahvaltıdaydık. Onda bir telaş!.. Ne yapacağını soruyor. Babam da bu işin başından beri yanlış olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kendisi de yanlışlığın ne olduğunu biliyor. Yine de avından vazgeçmek istemeyen avcı gibi ceylanının peşinden koşmak istiyor, komşusundan medet bekliyor.

Babam, özgürlüğüne kavuşan hiçbir kuşun geri gelmeyeceğini, gelse de fayda sağlamayacağını söylese de adam ısrar ediyor. Kırmamak için bir kere denemesini, olmuyorsa ısrar etmemesini söylüyor. Ne kadar üstelendiyse, ağzına lokma koymadan, sadece bir bardak çay içerek, doğruca karısıyla konuşmaya gidiyor. Genç kadın:

“Ne kadar yalvarsan, nafile!.. Ben seninle zaten paran için evlenmiştim. Gelmem!.. Sana son sözüm bu!.. Mahkemede görüşürüz!” diyor, anasına babasına arkasını dayayıp.

“Düğünde harcadım. Takı falan aldım, evlendikten sonra, kalanla da onun üzerine bir arsa… Bitti! Para suyunu çekti. Kadın gitti!” diyor, ağlıyor.

Aşağı yukarı her akşam bizde… Mide krampları başladı. Sıklaştı ve bir gece kan kusmaya başlamış, haber geldi. Ambulans çağırdık, sedyeyle alıp götürdüler. Çocuklarına haber verildi. Eski eşine söylemişler. Ertesi gün, hastaneye gittik, ziyarete. Bir de ne görelim? Hamile kızı, oğlu ve işin ilginç tarafı anneleri orada! Küçük kız, Eskişehir’de okuyor, duyurmamışlar.

Kadın kırgın, dargın, kederli ama hâlâ şefkatle bakıyor, eski eşine. Hiçbir şey olmamış, ilişkileri hiç kopmamış gibi dört dönüyor, etrafında. Adam yıkılmış, pişman, hasta ve mahcup… Soran bakışlarımızdan anlıyor, merakımızı gidermek için:

“Eski dost, düşman olmaz. Ne de olsa, çocuklarımın anası… Koştu geldi, yanıma! Geçti direksiyona! Bu araba yolda kalmaz, hocam! Allah razı olsun, ondan!” diyor, babama bakarak.

“Hatanın neresinden dönülse kârdır, Haydar Bey! Çok memnun oldum! Allah ayırmasın! Beşer, şaşar!” diyor, babam.

Erkekler, tutunacak dalları kalmadığında, muhtaç olduklarında çocuklarının anasının, en yakın dostları olduğunun farkına varırlar ve ona dört elle sarılırlar! Belki, denize düşenin yılana sarıldığı gibi, bazen… Bazen de gerçekten vefa abidesi olan kurtarıcılarına, yürekten ve sımsıkı… Yaşlılık veya hastalık zamanlarında daha itinayla bakması amacıyla olmalı:

“Adamın karısı, canının yarısı!..” derler, ona duyurarak ve gülümserler.

***
Onur BİLGE
BİN BİR GECE ÖYKÜLERİ – 189
www.kafiye.net


Tarih 12 Eki 2013 Kategori: Nilüfer SARP

HÜZÜN TAŞIR TURNALAR

HÜZÜN TAŞIR TURNALAR

Yağmur yüklü bulutlar gözlerimde gezerken
Mazide yaşananlar içime bin dert oldu …
Kader denen kitaptan bilmeceyi çözerken
Felek öyle bir tokat attı ki çok sert oldu

Ömrümü baharında vurdu kasırga boran
Hazan yaprağı gibi savrulurken anbean
Gönlüm yangın yeriydi duman tüttü her zaman
En tatlı hayallerim acı gerçekle soldu

Olsam düşler perisi elimde parlak asam
Dağıtsam mutluluğu olmasa derdim tasam
Gözlerimi kapatsam uyusam uyanmasam
Tozpembe rüyalarım hep kabusla son buldu

Alışıktı yüreğim acının koyusuna
Gömüldü umutlarım bir gayya kuyusuna
Hüzün taşır turnalar gam gölü kıyısına
Her gecenin ardından sabah bir adım yoldu

Şarkılardan fal tuttum hicran düştü bahtıma
Sadık yâr bulamadım viran gönül tahtıma
Bitmeyen gecelerde Rabbim şahit ahtıma
Ettiğim dualarla ruhuma huzur doldu

NİLÜFER SARP
www.kafiye.net