şiir. öykü, makale, deneme, tiyatro, masal, fıkra, anı, sohbet, röportaj yazılarının yayınlandığı uluslara arası yazar ve şairlerin katılım gösterdiği edebiyat sayfasıdır. Uyum platformudur.
YÜREĞİN SENİN
Yüreğin bir dag senin
Mavilerin en güzelini
Aydınlatan karlarcasına
Dingin ve doruklarda
Ve sesizligi soluyan
Masmavi bir gölün sularında
Bir sandal kadar yalnız
Ve mutlu
Ve uzaktaki
Issız bir köy kadar unutulmus
Cözümsüz günlerin gözlerindesin
Bu sessizlik delice ağlatabilir seni
Yüreğinde yırtılan bir hüznün kasırgası
En sonsuz özleyişlere karışabilir
Durmadan yaşanan o baharlarda
Çılgınca sevdaların şarkılandığı
Tenleri ürperten bambaşka bir tat
Ve dolu dizgin bir titreşim
Sonra yepyeni duygularla örülü
Bir korkunç alaboradır sevdan
Yüregin bir dağ
Gözlerin bir göl senin
27.08.2008 / ISTANBUL
Doc.Dr. Zerda Onurlu
www.kafiye.net
GeLiR Mi DeRSiN!
Nasıl sevdiğimi bir Allah bilir
Sözümde dinmeye gelir mi dersin..!
Duyursa melekler uçarak gelir
Özümde sönmeye gelir mi dersin..!
Vuslat yamacında bir gül ki enfes
Akseder semadan aşina bir ses
Şükür ki Allah’a bahşetti nefes
Közümde yanmaya gelir mi dersin..!
Nasıl tadacağım onsuz ölümü
Göğsümde kuruttum sevda gülümü
Sulh da duygularım yoksa delimi
Buzumda donmaya gelir mi dersin..!
Yasak aşkımızı biz duyurmadık
Ozanı şairi biz kayırmadık
Leyla’yı mecnun’dan biz ayırmadık
Hazımda kanmaya gelir mi dersin..!
Mahşere vedasız gitmem dostlarım
Sizlere bu zulmü etmem dostlarım
Kabrime helalsiz yatmam dostlarım
Tozumda anmaya gelir mi dersin..!
Aysel Tarcan / Sevda Şairi
Kırklareli-Babaeski
2.11.2010
www.kafiye.net
GeLDiM YiĞiDiM..! —
Sevdim saramadım, ömrümce yandım
Derdim seremedim, geldim yiğidim..!
Yare varamadım, sözlere kandım
Kördüm göremedim, geldim yiğidim..!Kalbinde bana yer, varmı dır söyle!
Bağrında ateşin kor mudur söyle!
Hazında kavrulmak zor mudur söyle
Vurdum kapılara, geldim yiğidim..!Dağıttım sevdamı, beyaz satene
Kapattım perdeyi, gece itene
Kadınsı arzumu, sundum yetene
Kırdım zincirleri, geldim yiğidim..!Rabbime yalvardım güldü kaderim
Yadelde dinmedi her dem kederim
Geceler ızdırap, aşksız hederim
Vardım dualara, geldim yiğidim..!Birden güneş gibi, doğdun bahtıma
Lanetler savurdum, tutmaz ahtıma
Layık mıyım söyle, sevda tahtına
Durdum kurşunlara, geldim yiğidim..!Mavzerle karşımda dursalar artık
Ölüm saatimi kursalar artık
Asla canım yanmaz vursalar artık
Ördüm mezarımı, geldim yiğidim..!Aysel Tarcan/Sevda Şairi
Kırklareli-Babaeski
4.Ağustos.2010
www.kafiye.net
yüreğimi de götürmüştün giderken
yada sen almayı istemiyordun da ben yollamıştım yanında
sana iyi baksın diye
yüreğin üşümesin diye
bir daha sevmelere dayanamaz diye..
sandım ki senin yanında mutlu olmaya devam edecek
orada güvende olacak, huzuru bulacak
her kalp atışında beni hatırlatacak
sandım ki gittiğin gibi dönmeni de sağlayacak
yoksun..
sen yoksun ya yüreğimde yok artık
sevmelere hasret boşluğunla sürükleniyor
hüzünlere gebe her geceye, gözyaşına yenik her sabaha
bir günü bir güne daha ekleyerek yaşıyor
bu nasıl yaşamaksa yaşıyor işte.
ya dön bana
ya yüreğimi yolla
canım çok acıyor
YÜREĞİM SENİ UNUTMAYACAK
canımın acısına alıştım artık…
yokluğun eskisi kadar üzmüyor beni..
belkide içimde hep seni yaşattığım için olsa gerek
seni düşünmemeye çalışmak da çözüm oluyor bazen
akşamları üstüme hücum etsede senli düşünceler
kovuyorum onları kafamdan içim acıyarak…
oyalanacak şeyler arıyorum kendime
nafile çaba oluyor aslında bu
boşluğun istesemde dolmuyor dolmayacak
yüreğim seni istesemde unutmayacak
BİLMİYORUM
Ben istediğim içinmi yüreğimde yaşadın bunca zaman
Yoksa istesemesemde sevginmi güçlüydü?..
Bilmiyorum…
Seni yitirmeyi hiç istemedim oysa
Belki inanmak istediğim bir güçtün,
Belki de acımasız hayatımda bir teselli
Gidişini kabullenemeyişim bundanmıydı?..
Bilmiyorum…
Hep okurdum Can Baba’nın yazılarını
Çoğu zaman etkilendim de düşüncelerinden
Sevdiğin kadar sevilirsin diyordu
Ben seni çok sevdim diye sevildimmi?..
Bilmiyorum…
Seni çok düşündüğüm için mi hep aklımdaydın?
Bu yüzdenmi her sabah seninle uyandım?..
Her çalan telefon beni ilgilendirmiyor artık
Seni unuttummu yoksa unutmak zorundamıydım?..
Bilmiyorum…
Hep aşka inandım sevginingücü ayakta tuttu beni
Yitirmek bu yüzden ağrıma gidiyor belkide
Gururmuydu beni ayakta tutan, kızgınlıkmı?..
Bilmiyorum…
Bilmediğim ne çok şey varmış meğer senle ilgili
Bunca bilinmezle yaşamak zor, sen hissettinmi?
Kendimi kandırmayı bıraktım artık sevgilim
Giderken kaybetmeyide göze aldın sanırım
Yüreğimi aldım senden, haberin varmı?..
Bilmiyorum
Şule AKAR
TEMMUZ-EYLÜL 2005
www.kafiye.net
Mutluluk Nerede
Zengin fakir, güçlü güçsüz, bilgili ya da bilgisiz. İnsan olarak herkes sevgiden, barıştan, dostluktan, mutluluktan, söz eder. Kimi yaşar, kimi yaşamaz. Ama maddeyle hiçbir ilgisi olmayan, yalnızca ruha hitab eden duygular olduğu için bunlara sahip olmak para, güç ve bilgi işi değil gönül işidir. Çünki bugünün teknolojisine bakıldığında geçmişe oranla çok büyük bir lüks ve refah içinde yaşayan insanların, mutluluğun doruğunda olmaları gerekirdi.
Çağımızın bize sunduğu her konudaki lüks imkanlar hiç te azımsanacak türden değil… Çok uzun bir zaman değil, bundan 100 sene önce yaşayan krallar, imparatorlar, bu günün orta halli bir insanının yaşadığı lüksün belki yüzde birini bile yaşamıyorlardı.
Bir dönem dünyanın en büyük, en ileri ülkesi Osmanlı imparatorluğunun en ihtişamlı döneminde padişahlar bile, birçok Avrupa ülkesinin kral ve kraliçeleri bile böyle bir lükse sahip değildi. Bu çok basit bir örnektir. Ve bugün, bütün dünyayı saran bilgisayar teknolojisiyle dünya bir kafes kadar küçüldü. Onu bir bilgisayar ile masanızın üzerinde tutabiliyorsunuz. Ama bugünün insanı, düne göre çok daha fazla mutsuz. Çünki tamamen maddi ihtişama yönelen insan, kendi ruhunu kendi eliyle yok etmeye çalıştı.
Kendi eliyle, kendi zekasıyla geliştirdiği teknoloji ile birlikte kendini de robotlaştırdı. Sadece bedeninin refahını düşünüp, yalnız bedenini besledi. Yok etmeye çalıştığı ruhu gıdasız kalınca da, vicdan ile cüzdan arasındaki tercihlerini genellikle cüzdandan yana kullanmaya başladı.
MUTLULUĞU SADECE GÜÇLÜ OLMAKTA ARADI, BİLGİDE ARADI, PARADA ARADI, HIRSTA ARADI…. BİR ŞEYİ UNUTTU… RUHUNUN AÇLIĞINI BİR ANLAYABİLSEYDİ, İSANİ DEĞERLERİ, MORAL DEĞERLERİ FARK ETMENİN ZOR OLMADIĞINI GÖRECEKTİ…
Erol Güldiken
www.kafiye.net
Korkuydu İşte
Bana hep aynı soruyu sorduran bu yüzyıllık korkuydu işte: Nereye gidiyorsun sevgilim? Beni yeniden hayatın içinde, gerçeklerin ortasında bir başına mı bırakıyorsun? Beni yeniden unutuluş sürgünlerine mi gönderiyorsun? Nereye gidiyorsun sevgilim? Oysa seni uyutmayan içindeki o yangınlı hesaplaşmaydı. Gece iner, aşıklar, yüzler, bedenler, anılar kaybolurdu; sadece ikimiz kalırdık. Ve sen uykunda sevgimle hesaplaşmaya dalardın.
Cennette cehennemi hatırlardın. Dönüp geriye bakıyorum da, sanki yıllar değil yüzyıllar geçmiş aramızdan… Aramızdan ayrılıklar, ihanetler, kayboluşlar, vazgeçişler, yeniden bulmalar, korkular, yalnızlıklar, savrulmalar geçmiş. Ve bu ilişki ne çok biçim değiştirmiş… Seni yollarca, şehirlerce uzağından sevdim.
Seni kelimelerce, şiirlerce yakınından sevdim. Seni dünya üzerinde sanki ilk kez benim için kalemi eline alıp da yazdığın mektuplarca sevdim. Seni umutsuzca, beklentisizce, hayallerce sevdim uzağından. Hayatımı öyle olduğu gibi bıraktım. Şehrine geldim, ama kalbine giremeden sevdim. Neydik biz o yıllarda hiç düşündün mü? Neydik birbirimiz için sevgili? Geldim. Bana destek olacak, sırtımı vereceğim bir aşkın yoktu arkamda. Kendime yeni bir hayat kuracağım yalanını, kendim dahil, sen dahil herkese söyledim. Oysa tek istediğim seninle birlikte bir hayattı. Öyle cesaretsizdim ki karşında ve öyle açık sözlüydün ki bana karşı, ancak iddiasız bir sığınmacı olabildim hayatında. Hayatına iltica etmek isteyen bir yürek sürgünü… Bir aşk meczubu sadece… Dürüstlük kimi zaman yalanlardan çok daha acımasızmış, sevgili…
Gerçeğin buzdan ülkesinde yapayalnız kalan yürek, hayatta kalabilmek için yalanları bile özleyebilirmiş kimi zaman… Bana aksini ispat etmek için elinden geleni yaptığın o yıllarda, buzlar ülkesinde biraz olsun ısınabilmek için, aslında beni sevdiğin yalanına inandırmıştım ben de kendimi… Aşkıma kapalı bir kapının önüne bırakılmış yaralı bir kuş gibiydim. İnanacak, bir ibadet gibi yaşayacak tek şeyimdi senin aşkın. Karşılıksız, güvensiz, sessizce yaşanan bir aşk… Nasıl da hoyrattın bana karşı… Kalbinde değil miydim gerçekten? Neydik biz söylesene? O yıllarda senin neyindim ben sevgili? Can yoldaşın mı? Yol arkadaşın mı? Dostun mu? Sevgilin mi? .. Sonra bir gün geldi ve unutuldum. Ve bu sorular birer birer bıçak gibi saplandı yüreğime ve yüreğimde yanıtlarını buldu.
Doç Dr. Zerda ONURLU
www.kafiye.net
YÜREĞİN SENİN
Yüreğin bir dag senin
Mavilerin en güzelini
Aydınlatan karlarcasına
Dingin ve doruklarda
Ve sesizligi soluyan
Masmavi bir gölün sularında
Bir sandal kadar yalnız
Ve mutlu
Ve uzaktaki
Issız bir köy kadar unutulmus
Cözümsüz günlerin gözlerindesin
Bu sessizlik delice ağlatabilir seni
Yüreğinde yırtılan bir hüznün kasırgası
En sonsuz özleyişlere karışabilir
Durmadan yaşanan o baharlarda
Çılgınca sevdaların şarkılandığı
Tenleri ürperten bambaşka bir tat
Ve dolu dizgin bir titreşim
Sonra yepyeni duygularla örülü
Bir korkunç alaboradır sevdan
Yüregin bir dağ
Gözlerin bir göl senin
27.08.2008
ISTANBUL
Doc.Dr. Zerda Onurlu
www.kafiye.net
Kadının Adı Var Mı?
Merhabalar sevgili dostlarım. Sıcaklar alabildiğine insanı sıkıntıya sokmadı. Benim gibi yaşı elliyi geçenleri, hele bir de kalp ya da tansiyon sorunu varsa artık sormayın gitsin, güneş mi sizinle, siz mi güneşle uğraşırsınız bilemem. Benim için büyük bir sıkıntı güneş ile uğraşması vesselam.
Geçen gün rahatsızlandım. Yeşilyurt Devlet Hastanesi bana altı yüz metre mesafede olduğu için yürüyerek gittim. Sabah saat 10.30 olmasına karşın öyle bir sıcak vardı ki, elimdeki su şişesinden iki defa birkaç yudum su almak zorunda kaldım. Bayanları, erkekleri, çocukları gördüm. Hele hastanenin yanına vardığımda hastanenin çevresi öyle ilginç bir manzara almış ki, doğrusunu isterseniz hepsi de ülkemin manzarasını aynen yansıtıyordu. Bazı erkeklerin hanımlarına; “ Çocuklara dikkat et, sağa sola kaybolması.” Emrine karşılık, hanımların bitkinlikleri yüzlerinden okunuyor; “evet” dercesine başlarını aşağı yukarı emme basma tulumba gibi salladıklarını gördüm. Yalnız, kadınlar ile erkeklerin bir birlerine karşı hareket tarzları ise ne yazık ki baskı hegemonyasının hastanede de devam ettirmek istemeleri ve bunun açıkça görülmesi. Peki kendisinin görevi ne? Orada karı koca beraber gelmişsiniz, sıra bekliyorsunuz, o halde çocukları aranızda paylaşıp baksanız ya da sırayla denetim altına alsanız olmaz mı? Hayır, olmaz, kadın evde de, dışarıda da, tarlada da hizmet kardır çünkü. Erkek sadece emir verir, emirler yerine getirilir.
Ben bunları düşünürken acilin içine girdim. Kaydımı yaptırıp bir sedyenin üzerinde dinlenmeye başladım. Doktor yanıma geldi gerekli görüşmeyi yaptı ve gitti. Daha sonrası mı, ne olsun dostlar, hastanede iki saat misafir oldum. İki saat sonra yolcu olacaktım. Oturur vaziyette uzandığım sedyeden aynı zamanda yine çevreyi dinlemeye ve izlemeye devam ettim. Öyle ilginç hastalar geliyordu ki, gelenlerin çoğu kırk beş yaş üstü. Hemen hemen çoğunda sıkıntı yalnızlık görünüyordu. Ben de evde yalnız olduğum için hastaneye iki saatliğine gitmemiş miydim?
Bütün bunlar olup biterken Bir gün önce bir şiir okumuştum. O aklıma geldi ve dilime takıldı. “Kadının adı var mı, kadının mevsimi var mı, kadın bir çiçek midir, kadın bazen bor, bazen de sakin olur…” gibi devam ediyordu. Çok düşündüm. Ne dersiniz dostlar, kadın için ne düşünürsünüz?
Bana göre; kadının ne mevsimi bellidir, ne de açan çiçeğin çeşidi. Sakin olur, bazen hüzünlenir hazan mevsimini andırır. Zümbüller açar tarlalarında. Terkedilişinde, yalnızlığında; bora olur, fırtına olur, bazen kar olur, bazen tipi olur, bazen dolu olup yağar ve işte o an ondan korkulur ama artık geç kalınmıştır. Sadece saflığından dolayı da KARDELEN çiçekleri açmaya çalışır yamaçlarında.
Gönlü hoş, sevdalısı yanında olunca değmeyin keyfine; her taraf miskü amber kokuları ile dolar. Gülü, nergisi, lalesi, papatyası, sardunyası ayrı koku salar. Artık huzur doludur içerisi.
Bazen kızdırırlar, bazen kendisi kızar ancak bu mevsimde bunlarda olur, bunlarda gelip geçer denilir. Sıcaklığıyla ortayı kasıp kavurur. Merhametlidir kadın. Merhametlidir anne. Göğsüne taş basar, yavrusunu korur yakıcı sıcağa karşı. Korur yuvasını yıkmak isteyen düşmanların yakıcı yalanlarına karşı. Yuvasını korur kadın. Bu bir kader değil, bu bir alın yazısı değil. Bu ne aldatılmışlık ne de aldatılmaktır. Alın yazısı ise asla değildir.
Bu olsa olsa kendini erkek sanan, her ortamda havaya giren, ben erkeğim; hem severim, hem döverim diyen sözüm ona erkek müsveddelerinin kadınlarımıza katıksız ihanetidir. Acı çektirirler, sonra da ben erkeğim der. Aldatmak sanki erkekliğin hakkıymış gibi.
Gerçek bir kadın bir defa, erkek müsveddesi ise bin defa geberir, Gerçek kadını öldükten sonra da olsa el üstünde tutup hakkında övgüler yaparlar. Sahte erkekler geberince; yıkıldı gitti kefere de rahat geldi diye yergi yaparlar.
Ne dersiniz dostlarım. Biz erkekler kadınlarımıza karşı gerçekten haksızlık yapmıyor muyuz? Onları kırmıyor muyuz? Onları koruyalım, gözetelim demiyorum. Kızlarımızın da okumasını sağlayalım. Kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğunu aklımızdan yitirmeyelim. Kendi nefsimize, kendi şeytani emellerimize, kör nefsimizi tatmin etme sevdasına uyup yaptığımız her türlü ihanetin bir bedelini düşünelim. Biz ihanet ediyorsak, aynı durumu onların yerine koyarak bir düşünü verelim. Bir çok erkek eşi kendisini aldatırsa; bu işi namus paklar diyerek işlenen cinayetler yok mu? Ey erkekler; eşiniz aldatınca namus belası oluyor, kurşun yağmuru oluyor da siz aldatınca mı efendilik kabul ettiğiniz şerefsizliklere de kurşun sıkılmasın mı? Aldattığınız eşiniz de bu bir namus belası deyip size kurşun sıkmasın mı? Her neyse dostlarım. Konuşulacak o kadar çok sözler var ki, sözü uzatmadan şimdilik burada keselim.
Saygılarımla.
Hüseyin DURMUŞ
Emekli Edebiyat Öğretmeni
www.kafiye.net sahibi
Şair ve Yazar
Hava o kadar sıcak ki, dersteki öğrencilerin hiç biri de dersi dinlemek istemiyor. Ancak öğretmen de dersi bir an önce bugünkü konuyu bitireyim yarına bir şey kalması diye uğraşmaktadır.
Tam bu sırada en ön sıradaki bir öğrenci de öğretmenine bakıp bakıp gülmektedir. Bu duruma dayanamayan öğretmen:
– Ahmet! Evladım neden bana doğru bakıp bakıp gülüyorsun?
Ahmet :
– Öğretmenim, söyleyemem.
Öretmen:
– Neden Ahmet?
Ahmet:
– Söylersem döversin. Söyleyemem.
Öğretmen:
– Ahmet, söylersen bir şey demeyeceğim. Kızmayacağım, haydi söyle.
Ahmet :
– Söyleyemem, sonra sen beni mutlaka döversin.
Öğretmen sinirlenmeye başlar. Ahmet’e doğru yaklaşır. Kendisine hakim olarak:
– Bak Ahmet. Gerçekten söylemezsen seni döveceğim. Söylersen kesinlikle bir şey yapmayacağım.
Ahmet :
– Arkadaşlar, şahitsiniz.( Bir taraftan da öğretmene bakıp bakıp gülmeye devam etti. Aynı zamanda da konuşmaya çalışıyordu.) Öğretmenim sizin kilonuza bakıyorum da…
Öğretmen:
– Evet Ahmet!
Ahmet:
– Sizin bu kilonuza göre sizden ne kadar pirzola ve biftek çıkar diye gülüyordum.
Öğretmen sınıfta bir kahkaha atar. Bunun üzerine sınıfta bir gülüşme başlar. Ahmet öğretmenin şişmanlığından böyle bir düşünceyi düşünmeye ve gülmeye devam ederken, öğretmen konuşmaya başlar.
– Haklısın Ahmet. Benim boyum 1.68 ve ne yazık ki 115 kiloyum. Hani yarım dünya diyebiliriz. Ben köşeyi dönmeden önce göbek dönüyor, bunu biliyor musun? ( Sınıfta bir gülüşme ve kahkaha sesleri yükselir. Öğretmen devam eder.) Ahmet, yalnız şunu unutma. Ben biraz kartım. Etim sert olur. Beni yemeye kalkarsan midene oturur ve bir daha oradan gitmem, ona göre.
İzmir / 11.08. 1987
Hüseyin DURMUŞ
NEDEN KALAS
Öğretmen sınıfta öğrencilere kızmış, söylenip duruyor. Bir eğitim öğretim yılı boyunca öğrenciler öğretmenleri hep kızdırmışlardı. Edebiyat öğretmeninin dersi işleyişi sırasında öğrenciler yine rahat durmuyor, sıcağın ve sene sonun olmanın verdiği rahatlıkla konuşmaya devam ediyorlar. İkaza uymayan öğrencilere, öğretmen:
– Arkadaşlar. Şu an sizlere çok kırıldım. İnanın benim hatırımı kıracağınıza, kafamı kırsanız daha iyi olurdu. Öyle bir kırıldım ki, bazı arkadaşlarınızın yapmış olduğu davranışlar karşısında ağzıma geleni söylemek istiyorum. Ama…
Bir öğrenci dayanamaz:
– Öğretmenim, bir yıl boyunca bir şeyler söylediniz. Atalarımızın dediklerinden diye başladınız, hani söylemediğiniz kalmadı gibi.
– Arkadaşlar! Aslında sizlere o kadar çok şeyler söylemek, hatta sizlere hakaret bile etmek isterdim….
– Öğretmenim, rahat rahat söyleyin söylemek istediğinizi. Sözünüzü hiç korkmadan söyleyiniz.
– Arkadaşlar! Sizlere aslında içimden geldiği gibi hakaret etmeyi o kadar çok istiyorum.
Bir başka öğrenci:
– Atış serbest öğretmenim.
– Aslında bazılarınızın davranışlarından dolayı; hayvanlar alemindeki canlıları haykırarak söylemek isterdim. Ama o hayvanların çeşitlerini ele alarak sizlere hakaret etmeyi düşünmüyorum. Eğer onları kullanırsam o hayvanlara hakaret etmiş olurum.
– Başka bir şey söyleyin öğretmenim.
– Ben sizlerin bazılarına ancak “kalas” diyebilirim arkadaşlar.
Başka bir öğrenci:
– Neden öğretmenim?
– Ağaçların ve bitkilerin adlarını kullanmak ta iyi olmayacak. O nedenler sizlere ancak “kalaslar” diyebilirim.
Bir başka öğrenci atılır hemen:
– Öğretmenim kalas ne demektir, ne işe yarar kalas?
– Hani şu inşaatlarda iskele yapmada, ya da binalara badana yapımında iskele kurulurken kullanılan ve genellikle 5*10 tabir edilen bir ağaç. Size ancak onunla hakaret edebilirim. Gerçi hakaret etmek bile size fazla. Ona bile değmez bazılarınız.
– Neden öğretmenim?
– Sen biraz fazla heyecanlısın. Bütün yıl boyunca bu kadar çok soru da sormadın. Sen tahtaya bir kalkar mısın arkadaşım?
– Kalkayım öğretmenim. Beni sınava mı alacaksınız?
– Hayır. Hani şu “ kalas” sözcüğü yok mu?
– Evet öğretmenim.
– Bu sözcüğü tahtaya yazar mısın?
– Yazdım öğretmenim.
– Şimdi yazdığın sözcüğü tersten okur musun yavrum?
– Okuyorum öğretmenim, “salak”
– Aferin yavrum. Neymiş?
– “ Salak” siz bir yıl boyunca bize kalas yerine her seferinde salak mı dediniz öğretmenim?
– Helesi okumayı söktün yavrum. Seni tebrik ederim.
İzmir. 29.08.2005
Hüseyin DURMUŞ
ww.kafiye.net