Kategoriler

Arşivler


Tarih 25 Ara 2010 Kategori: Elvin USUL

EMPATİ (EŞDUYUM)

EMPATİ (EŞDUYUM)
Empati, bir başkasının duyguları, içinde bulunduğu durum ya da motivasyonunu anlamak için içselleştirmektir. İnsanın kendi duygularını başkasına yansıtmak anlamında da kullanılır. Halk arasında, kendini başkasının yerine koymak, onun gibi hissetmek olarak bilinen empati, pek çok insanın gerçekleştirmede zorlandığı ve hatta düşünmek bile istemediği bir duygudur. Çünkü, empati kurmak için, karşıdaki insanı anladığını ifade etmesi, kendini onun şartlarında düşünmesi, onun yaşam standartlarını ve onun etrafında gelişen olay zincirini değerlendirmesi kısacası onu hissetmesi gerekmektedir. Bu da çok kolay olmamakla birlikte karşıdaki insanı doğru anlamayı sağlar ve hatta bazen bizim hatalı olduğumuzu ispatlayabilir. Belki de hatayı, kusuru kendimizde görmekten hoşnut olmadığımızdan dolayı empati kurmaya gerek bile duymadan karşı tarafı suçlar konuyu kapatırız.
Empati, sadece hata, kusur ve yanlışlık karşısında kurulmaz tabi ki. Kişileri doğru anlamak, insan ilişkilerini geliştirmek, başkalarına yardımcı olabilmek için de empati kurulabilir. Ama en çok yanlışlık ve olumsuz olayların yaşandığı durumlarda empatiye ihtiyacımız vardır. Toplum içinde yaşadığımız sürece, insan ilişkilerinde mutlaka az veya çok problemler çıkar. Bu problemlerin çözümü, kişileri ve davranışları doğru anlama, yorumlama noktasında empati, önemli bir yere sahiptir.
Aile içinde özellikle gençler, ebeveynlerin kendilerini anlamadıklarını, ebeveynler de çocukların kendilerini anlamakta güçlük çektiğinden yakınırlar. Bu karşılıkla anlamama yargısının çözümü empati kurmak ve doğru anlamaya çalışmaktır. Ebeveynin kendini çocuğunun yerine koyarak, onun duygu ve düşüncelerini doğru anlamaya çalışması ve bunu çocuğuna da öğretmesi belki de tüm anlam kargaşalığını ortadan kaldıracak en önemli yöntemdir. Empati sayesindedir ki, aile içi problemler çorap söküğü gibi çözülür gider. Zaten problemlerin temeline bakıldığında iletişim kopukluğu görülmektedir. Karşıdaki insanı doğru anlayan biri, hal ve hareketlerini bildiği doğrular ile yönlendirir. Böylece problemler en aza iner.
Aile içindeki problemlerin çözümü, daha huzurlu ve mutlu bir geçim için önem arz eden empati, toplum yaşamı için de aynı derece önemlidir. Zira insanlar birbirlerini doğru anladıkça, karşıdaki insanın hangi olaya nasıl tepki vereceğini bildiği sürece davranışlarını ona göre ayarlar. Kişilere göre bir tutum geliştirdikçe de huzur yerini bulur. Çünkü, herkes kime nasıl davranacağını bilir, kırgınlıklar, kızgınlıklar, kavgalar önlenmiş olur.
“Bebekler üzerinde yapılan araştırmalara göre, empati yeteneği doğuştan yüksektir fakat şartlara göre hızla kaybedilebilen bir yetenektir. Empati yeteneğinin sonradan tekrar kazanılması için, bazı çalışmalar yapılabilir. Empati, muhakeme gücü ile doğrudan ilgilidir. Bunun için de, ucu açık sorular sormak, yavaş hareket etmek ve yorumda bulunmak, çok çabuk yargıya varmaktan kaçınmak, kendi davranış ve düşüncelerimizi anlamaya çalışmak, geçmişten ders almak, olayları akışına bırakmak ve kendimiz ve karşımızdakilerin davranışları için belli sınırlar oluşturmaktır.(vikipedi)”
İnsan ilişkileri, karşıdakini anlamakla başlar. Karşıdaki insanları kendi yapı, düşünce, yaşam felsefemize göre değerlendirdiğimizde yanlış anlamalar ortaya çıkabilmektedir. Bu yanlış anlamaların ortadan kalkması, doğru ve sağlıklı bir iletişim için empati kurma yeteneğimizi geliştirmeliyiz. Yoksa kavgaların gürültülerin sonu hiçbir zaman gelmez. Huzurlu, mutlu ve sağlıklı bir yaşam için empati yeteneğimizi geliştirmek, üzerinde -özellikle kendimiz için- çalışmak durumundayız.

Elvan USUL
Şubat 2009
Kulvar Gazetesi
www.kafiye.net


Tarih 25 Ara 2010 Kategori: Elvin USUL

ÜZÜNTÜ

ÜZÜNTÜ
Üzüntü, olmasını istemediğimiz bir durum karşısında hissettiğimiz ruh tedirginliğidir. Kendi fikrimize, yaşantımıza, bakış açımıza veya olmasını istediğimiz olay ve olgulara ters düşen her şey üzüntüye neden olmaktadır. Bazen değer verip sevdiğimiz birini kaybetmek bazen alıştığımız bir düzeni istemediğimiz şekilde değiştirme zorunluluğunu yaşamak, bazen kırmak, kırılmak bazen zarar görmek bazen zarar vermenin pişmanlığını yaşamak üzüntülerimizin temelini teşkil etmektedir.

“Ben hayatta hiç bir şeye üzülmem” diyip poliannacılık yapan insanların bile mutlaka üzüntü hissini yaşadıklarını biliyoruz. İnsan tüm zıt duygularla bezenip yaratılmıştır. Gizlese de toplumda hissettirmese de gözleri ağlamasa da kalbinde yaşadığı bir hüznü mutlaka vardır. Hayatta her şey istediğimiz ölçü ve doğrultuda yürümez. Zira kader ve diğer insanlarla birlikte yaşadığımız dünyada hükmedici, yön verici tüm duyguların hâkimi biz değiliz. Üzüntü insani bir duygu olup “ben üzülmem, üzüntü nedir bilmem” diyenlerin ise üzüntülerini gizlediklerini belki de bunu bir zayıflık olarak gördüklerini düşünmek daha doğru olur.

Hafif derece yaşanan üzüntü insanı çok fazla sarsmamakta ve olması tabii olan bir duygudur. Lakin üzüntü derecesi artığında ise kişiye zarar verici hale dönüşebilmektedir. Ağlayıp bağırıp çığırmakla birlikte uzun süre üzerinden atılamayan, silikleştirilemeyen üzüntüler kişilerin rahatsızlanmasına, depresyon, anksiyete bozukluğu vb psikolojik hastalıklara maruz kalmasına neden olabilmektedir. Bir yakınının ölmesi, boşanma ve ayrılıklar, maddi kayıplar, istek ve arzuların önündeki engellere karşı zayıf kalmak, kavgayla neticelenen tartışmalar, fikir uyuşmazlığı, işsiz kalma, gelecek endişesi yaşama gibi olumsuz yaşantıların neticesi olan üzüntüler ağır gelmekle birlikte uzun süreli de olabilmektedir. Kişi burada eli kolu bağlanmış gibi hisseder ve üzüntüsünün ağırlığı ile birlikte ümitleri de azalabilir. Kendisini yenilmiş, artık çözüm arayan değil de çözümsüzlüğü kabullenmiş bir duyguya kapılabilir. İşte üzüntülerin böyle bir duyguya dönüşmesi kişinin hayata küsmesine ve netice itibari ile depresyon yaşamasına neden olabilmektedir.
Allah kullarını yaratırken “unutma” gibi bir güzelliği de vermiştir. Candan ERÇETİN bir şarkısında, “ en derin yaralar unutuluyorsa, ben neden ağlayayım söyleyin bana” diyor. Zaman içinde çok büyük acılar ve üzüntü kaynakları tamamıyla unutulmasa bile, ilk yaşanan an kadar acı ve üzüntü vermiyor. O halde ilk üzüntünün hissedildiği, acının canımızı çok fazlasıyla yaktığı anda bunu aklımıza getirmeye çalışmalıyız. Zaten halk arasında şöyle bir tabir de vardır; “insan beşerdir, şaşar da düşer de, elbet bu da geçecek, vardır bir hayırı”. Bu tabir kimi zaman bir teselli veya teskin edici görünse de doğru olanıdır. Hayatta üzüntülerin derin çukurluklarda ya da kumsaldaki kumlarda yaşanması bizim elimizdedir. Kimi zaman “Takdiri İlahidir” diyip çözüm odaklı davranma, kimi zaman “ düştüm ama elbet kalkacağım” diyip dirayetli olma, kimi zaman hoşgörü çerçevesinde olayları ve yaşananları abartmayıp “düzelir, geçer” diyip zamana bırakma belki de üzüntülerin sahillerdeki kumlardan silinmesini sağlayacaktır. Bunun yerine, “neden, neden, neden?” diye kendi kendimizi yiyip bitirmek üzüntülerin cehennem çukurundan bir çukurda yaşanmasına meydan vermek zarardan başka bir şey getirmeyecektir.

Ayakkabım yok diye üzülüyordum, ayakları olmayan bir çocuk görene kadar. (Anatole France)

Anatole France o kadar güzel özetlemiş ki; üzüntülerimizin belki de geniş düşünemememizden kaynaklandığını, dünyanın merkezine kendimizi oturtup başkalarını göremediğimizi. Hayatta gülmek kadar ağlamak da vardır. Mutluluk kadar üzülmek de vardır. Allah ayetlerinde, “ Biz zıtlıkları bir arada verdik” diyor. Olumlu ya da olumsuz yaşanan her ne olursa olsun, biz insanların duygularını harekete geçirir. Bu hareketlenmenin dozunu elimize alıp ayarını kaçırmadan, kendimize ve başkalarına zarar vermeden yaşamayı hayatımızda bir felsefe edinmeliyiz. Böylelikle duygularımızın incinmesiyle meydana gelebilecek bir takım olumsuzlukları önleyebilir, mutlulukların kalıcı ve süreğen olmasını sağlayabiliriz. Üzüntülerimizi mutluluğa dönüştürme yolunda hayata bakış açısında küçük bir değiştirme bizim için yeterli olacaktır. Üzüntülerinizin sizi üzmemesini temenni ediyorum.

Elvan USUL
Şubat 2009
Kulvar Gazetesi
www.kafiye.net


Tarih 25 Ara 2010 Kategori: Doç Dr. Zerda ONURLU

ÖyLesine Yuttum Ki SesLi HarfLerimi. .

ÖyLesine Yuttum Ki SesLi HarfLerimi. .
(Öylesine yuttum ki sesli harflerimi. . .) Korkar oldum noktalar koymanın ardından yeni cümleler kurmaya. Artık yokmuşsun, artık yokmuşum, artık yokmuşuz. Gün batımları yokmuş oturduğumuz odanın sarı duvarlarına yansıyan. Ellerin yokmuş en beklenmedik anda ellerimle kavuşan. Aşklar yokmuş artık, bir zamanlar var olduğuna inanılan. . .

(Öylesine yuttum ki sesli harflerimi. . .) İçimde kırılan bir ayna kaldı sadece. Geceler yokmuş artık, gündüzler de… Saatlerin kadranları kırılmış, küsmüş zamana. Kala kala bir rüya kalmış geceleri buluştuğum. Bir zamanlar bir romantiğin sarhoş eden gitar sesini dinlediğimiz yer de silinmiş gitmiş haritalardan. Ne çok şey kalmamış, ne çok hiçbir şey var olmuş yaşanıp bitmişlerden. . .

(Öylesine yuttum ki sesli harflerimi. . .) En çok da isminin içinde geçenleri. Bir pusula ömründe ilk kez yanlış yönü göstermiş. Gururuyla intiharı seçmiş, düşüp kırılmış yanlış yönü gösterdi diye. Güney de yokmuş artık, kuzey de… Sabahları yaşadığımız doğu silinip gitmiş, batıysa hiç olmamış ki daha önceden zaten. . .

(Öylesine yuttum ki sesli harflerimi. . .) Kala kala sadece ve sadece o kelimeler arasına yerleştirilen birkaç küçük nokta kalmış. Sadece üç nokta… Apostroflar yokmuş artık, virgüller de çoktan yitip gitmiş geldikleri masallar alemine. Ne bir ünleme rastlayabilirmişiz artık bu ucunu göremediğimiz sokağın ortasında, ne de kendini sorgulayıp duran tek bir soru işaretine. . .

(Öylesine yuttum ki sesli harflerimi. . .) Yok olmuş dakikalar, saatler, saniyeler. Ve sen biraz da. Sahi biz hiç var olduk mu dersin? Belki olduk, belki olmadık. Aslında ne kadar yanıldık, ne kadar aldandık. Biz koskoca birer yalandık. Odanda dağınıklığını toplayan bir gölge vardı ya hani, o da yok artık. Dağınıklığın da yok, serzenişlerin, boşvermişliklerin de. Artık biz yokuz ki. . .

(Öylesine yuttum ki sesli harflerimi. . .) Ancak, bana aldırmadan geçip giden zaman kalabilirdi ardımdan. Devam etti takvim yaprakları ardı ardınca koparılıp atılmaya. Aylar yıllara dönüp gitti. Artık ay yok, yıldızları da kaybettim ne zamandır. Sahi gökyüzü var mıydı seni sevdiğim zamanlar? Bilmiyorum ama, banyonda her sabah baktığın aynada gördüğün benim siluetim yok artık. Ya da telefonlarda duyduğun sesim. Yoklar ne zaman var oldu? Veda etmeyi mi unuttuk artık olmayanlara yoksa? . .

(Öylesine yuttum ki sesli harflerimi. . .) İki şehir, bir köprü vardı bir zamanlar. Eskiden izlediğimiz filmler yok artık, ilk kez gittiğimiz bale de oynanmadı bir daha hiç. Belki bir tiyatro oyununun ta kendisi bizdik. Tanrım, sen ve ben ne çok şey yitirdik. Birdik, bizdik, “en”dik, tektik… Sahi biz ne zaman bittik? Ne kadar zaman geçtiyse üzerinden, bu gece o kadar yutuyorum sesli harflerimi… “Ah”larımı yutuyorum artık. Avaz avaz susuyorum, sessiz sessiz çığlıklar atıyorum bu gece kendi kendime. Bitenlere gülüp başlamak isteyenlere ağlıyorum. Hüzünler mutlu ediyor beni, mutluluklara ağlıyorum. Her şey ters dönüyor ama ben yırtıp atıyorum bir kağıda yazdığım seni, yutuyorum bütün sesli harflerimi. . . Elveda sevgili. . .

Dç.Dr. Zerda ONURLU
www.kafiye.net


Tarih 25 Ara 2010 Kategori: Doç Dr. Zerda ONURLU

Herkes Bilsin Aşkımı

Herkes Bilsin Aşkımı
Sen baharın yağmurla getirdiği özlemdin içimdeki. Sen çiğ tanesi kadar saf ve ne olduğunu asla anlayamadığım, yanımdın ve denize düşüp de ıslanmaktan korkutan bir savaştın yüreğimde.
Özlemini her gece koynumda hissettiğim ve hiçbir zaman seni sevmekten vazgeçmediğim için özeldin. Sonra gözlerle yüzüme baktığında ya da her kavga edişimizde fırtınalar kopardı yüreğimde, sen hiç bilmezdin. Benim susuşum senin kaçışını desteklerdi beklide. Gerçekten söyleyemediğim sözlerle dolu kalbim ve sen her seferinde gün batışını anımsattın bana, onun kadar güzel, onun kadar huzur verici. Aslında hem onun kadar uzaktın bana hem de yakınımda hissettim seni, uzanıp tutacak kadar yakınımda.
Uzaktan sevmeyi hiç sevmiyordum ama uzaktan sevmek zorundayım. Kimse bilmemeliydi seni sevdiğimi, sonra kopup giderdin benden, arkadaş bil kalmazdın bilirdim. Bir sevdiğin vardı konuşurlarken duymuştum. Sonrada sen anlattın bana sevgilini.
Hiç görmediğim birinden nefret ettim onu sevdiğin için. Ve sonra dayanamaz oldu gönlüm bu ağırlığa. Seni görmekten acımaya, kanamaya başladı. Tükeniş başladı benim için ömrümün baharında.
Çok tatlıydın o gülen koskoca gözlerinle rüyalarımda gördüm seni. Kumsalda dolaştığımızı, ay ışığında dans ettiğimizi gördüm ve her gerçeğe dönüşümde hayaller birazdaha uzaklaşmaya başladı benden. Artık biliyordum seni benden ayıracak hiçbir şey kalmamıştı. Yüreğimden seni söküp atacak hiçbir güç bulamadım.
Bir sonbahardı hatırlıyorum. Sararmış yapraklar caddelerde telaşlı insanlarla doluydu ve ben ilk kez hatırlıyordum yaşamanın ne demek olduğunu. Kuşların öttüğünü fark ettim ve denizin mavi olduğunu ve dünyanın senin etrafında dönmediğini. Hala seni seviyorum, hala seni her görüşümde yüreğim katlanıp uçacakmış gibi hissediyorum. Ama artık biliyorum aşk tek kişilikte yaşanabilir ve zaten sen bunu anladığım günden beri daha yakınsın bana. Beklide beklediğim buydu, güvenmemdi kendime. Şimdi her şeyi fark ederek yaşıyorum ve her şeyin tadına varıyorum ama hala bir yerim eksik biliyorsun. Ama bende biliyorum ki hiçbir şey eksik kalmaz.
Elmanın bile iki yarısı vardır ve benim eksik tarafım sensin.

12.08.2008
Doç. Dr. Zerda ONURLU  
www.kafiye.net


Tarih 25 Ara 2010 Kategori: Elif EYLÜL

Gözyaşlarımı Ezdirtmem Sana

Gözyaşlarımı Ezdirtmem Sana
Ağır bir yüktü omuzlarıma bıraktığın giderken benden. Hasrete gebe zamanların çıngırak seslerinde sensizliği dinledim sessizce. Umarsızca atan bu kalbe ritim tuttu gözyaşlarım. Ve ben, hasret duraklarında bıraktım yaşanmamış düşleri… Yaktım gönlümün ucunu, salıverdim sensizliğe mahkum ettiğin yüreğimi… Zamanla dinginleşti ruhumda kopardığın fırtınalar ve med-cezirler çekildi yavaş yavaş kıyılarımdan…

Sana biriktirdiğim hasret kokulu mektupları yaktım bir bir. Sildim seni anılardan, sana dair ne varsa ruhumda çıkarıp fırlattım. Koparıp attım içimde büyüttüğüm tüm inatçı kardelenleri.

Yıktım sana çıkan tüm köprüleri. Mağrur bir yürekle yeni baştan yazdım kaderimi. Şimdi sen vakur bir edayla dikilmiş karşıma sözlerinle kör bir balta gibi yeniden kıymaya çalışıyorsun ruhumu.

Aşk var mıydı? Aşk mı kahramandı, biz mi aşkın kahramanlarıydık? Aşk bitti mi, yoksa biz mi harcadık hoyratça aşkı? Aşk dilsiz, aşk sağırdı …Ve sen bir kere daha vurdun aşkı en can alıcı yerinden. Biten aşk değildi, biten sendin sevgili. Aşkla onardığımız ruhun ihanetin yalancı tebessümüne kandı. Her tebessümün ardında gelincik tarlaları gibi, al al kanayan bir ruh vardı… İnce ince, içten içe hissettirmeden kanayan bir ruh… Ve sen, teslim oldun, belki de hiç bilmeden…

Ne oldu da aşk bitti? Ne oldu da aşk nankör oldu? Ki aşk, ihanet ve nankörlük yan yana gelmezlerdi. Aşk varsa nankörlük yoktu aşkın saflarında. Hele ki ihanet aşkın kulvarından geçmezdi.

Hayır !! Aşk bize nankörlük etmedi. El ele veren aşk ve nankörlük değildi. El ele veren sen ve ihanetindi… Birbirine ruhlarıyla kenetlenen biz değimliydik? Biz değimliydik aşkın virajlarında doludizgin savrulan? Mutluluk kuytularında kenetlenmiş ruhlarımızla aşk üstüne edilen yeminleri içen biz değil miydik?

Saf bir inanıştı belki aşk. Umarsızca, çıkarsızca ve karşılık beklemeden sahiplenmekti coşan, coşturan doludizgin duyguları. Beklemekti saatler dakikalar boyu. Bir gün artık hiç gelmeyeceğini bile bile esir etmekti ruhunu o bekleyişe. Tükenmekti ve tüketmekti zulasında ne varsa aşka dair. Sonra kıvrılıp bir köşeye seyretmekti yitip giden ve giderken nankörce ihanet eden sevgiliyi…

Hani gece uğuldarken tuhaf  bir his kaplar ya ruhunu, hani yalnızlığın umarsızca seni sarmaladığı zamanlarda,  bir ses duyarsın ya ruhunun en ücra köşelerinde, ince bir sızı sarar ya bedenini, hani sımsıkı tutunduğun dal birden çatırdar ya ve irkilir bedenin o çatırtıyla sonra kendi düşüşünü izlersin ya ruhunun aynasında ve yavaş yavaş tüketirsin aşka olan inancını bu kırılan son dalla…

İçindeki küçük aşk kırıntıları büyük nefret tohumlarına dönüşür zamanla. Ve nefret çabuk olgunlaşır aşkın karşısında. Bir yandan aşka dayanmak istersin tüm ruhunla. Tutunmak istersin aşkla yeşeren her dala… Sonra nefret öne geçer haykırır suratına. İçinde aşkla ezilmiş ne varsa önüne yığar bir bir … Ve sen seni ezip geçen, üstüne basa basa giden aşka kin kusarsın hatırladıkça…

Hasret koyu bir gölgedir yanı başında, üşütür sevgilinin yokluğunda ve sen hasrete bile kafa tutarsın ihanetin esir aldığı o ruhunla ki, artık senin uçurumundan yuvarladığın aşkın, ruhunla birlikte ihanetin kayalıklarında asılı kalır ve kök salar o yosun kokulu kayalıklarda.

Şimdi sen nankörlüğün kıvrak zekasıyla ve yosun tutmuş ruhunla hücum etmeye çalışıyorsun ruhuma. Aşka yüklüyorsun içinde canını yakan ne varsa. Veryansın ediyorsun durmadan aşka. Oysa aşk tüm saflığıyla hala burada. Sen dipsiz kuyularda bıraktığı sanırken, aşk yeniden tüm tılsımıyla yanı başımda. Ben yeniden tutundum aşkla hayata… Sen ardında bıraktığından hesap sormaya kalkma, asla ezdirtmem gözyaşlarımı sana. Şimdi sen, yosun kokunla ihanetin kolunda, aşkın koynuna girmeye çalışma…

Elif EYLÜL
www.kafiye.net


Tarih 21 Ara 2010 Kategori: Burcu DEMİRDEN

Sessiz İsyan

– “Hadi gel, çay içiyoruz”, dedi annesi.
– “Canım istemiyor, siz için.”
Gözleri dalmıştı yine uzaklara. Son birkaç gündür hep böyleydi zaten. Dalgın, asık suratlı ve düşünceli.
Peki neydi onu böylesine üzen? Kendisi de bilmiyordu tam olarak. Üzüldüğü çok şey vardı ama acaba en büyük payı hangisine ayırmıştı? Evet, bu sorudan ne zamandan beri kaçıyordu ama artık cevabı bulmalıydı. Huzursuz huzursuz kıpırdadı yerinden. Hiçbir zaman beğenmediği kemirilmiş tırnaklarına baktı uzunca. Sonra derin bir nefes aldı ve başladı düşünmeye.
Aklına ilk Hande geldi. En sevdiği arkadaşı, biricik dostu yanında değildi. İlk başlarda gidişine çok üzülmüştü ama alışmıştı işte. Hande ile dostlukları aynı şekilde devam etmiş hem de başka birçok arkadaşlıklar kurmuştu. Evet Hande’yi çok özlüyordu ama sorun o değildi. Hande deyince gülümsemişti ister istemez. Yüzünde hafif bir gülümseme, devam etti düşünmeye.
Gürkan’ı hatırladı bu sefer de. (Bu arada gülümsemesi iyice yayılmıştı.) Onu ne arkadaş, ne de sevgili olarak düşünebiliyordu. Ona karşı hissettiklerinden bile emin değildi. Yalnız onu gördüğünde, onunla konuştuğunda içinde bir kıpırtı oluyordu. Bunun adı neydi bilmiyordu ama fazla da üzerinde durmuyordu. Zamanı o kadar hareketli ve çabuk geçiyordu ki, çevresindeki olaylarla oyalanırken hissettiklerini sorgulamıyordu bile. Sonunda kafasında geriye attığı olaya geldi sıra.
Neredeyse gözüne girmekte olan kâküllerini elleriyle geriye itti ve sinirli sinirli tırnaklarını kemirmeye başladı. Tırnaklarını ya sinirlendiğinde ya da çok heyecanlandığında yerdi. Şu an hem biraz sinirli hem de kararsızdı. Ağlamak istedi canı ama vazgeçti. Hem artık şu işi hâlletmeliydi.
Sene sonunda hayatının dönüm noktası olacak bir sınava girecekti. Aylar öncesinden okul dersleri, dershane nöbetleri, geç saatlere kadar çalışmalar; kurslar büyük bir hızla başlamıştı. O da kendini bu akışa bırakmış, kimi zaman dinamik ve azimli, kimi zaman da yenik ve umutsuz sürüklenip gidiyordu. O gün de öyle günlerden bir gündü ve içini koyu bir karamsarlık kaplamıştı.
Bu işin altından kalkamayacağını düşündü. Elinden geleni yapıyordu belki ama en önemli şeyi atlamıştı. Gerçekten ne istediğini biliyor muydu? Eğer biliyorsa yaşadığı çelişkilerin sebebi neydi?
En başta istediğinin ne olduğunu düşündü. Hukuk okumak istiyordu. Çevresinde gördüğü bunca haksızlığa karşı durmak için bir yerlere gelmeli, haklı olanı savunmalıydı. Sonra hayallerini düşündü bir an. En ince ayrıntısına kadar kurduğu hayallerini…
Peki bunları gerçeğe dönüştürmek imkânsız mı? Hemen umutsuzluğa düşmesini bir kenara bırakırsa, bunu başarması yalnızca kendi ellerinde. İdeallerine kavuşmak için çaba harcamalı ve bazı şeyleri göze almalı. Ya başaramazsam, ya yapamazsam, ya… ya…!
Bunların cevabını bilmiyordu, bilemezdi ama hayatını bilemeyeceği şeylere göre yönlendiremezdi. Annesi, her zaman bir şeyi çok istiyorsa onun uğruna savaşmalı ve tüm zorlukları aşarak onu elde etmeli, derdi. Peki bunlara hazır mı? İçinden dolu dolu, evet, dedi. Bunlara çoktan hazır olduğunu yeni fark ediyordu. Artık ne istediğini ve ne yapması gerektiğini gayet iyi biliyordu.
Bu kez gerçekten rahatladı. Belki de haftalardan beri ilk kez içten güldü. İçindeki karamsar bulutlar da dağılmış, yüreği hafiflemişti.
Yola baktı yeniden. Bu sefer gerçekten gören gözlerle baktı. Yazın o tatlı sıcaklığını içinde hissetti. Yoldan geçen bir çocuğa el salladı. İlk defa huzurluydu. Hande’yi, Gürkan’ı annesini ve en önemlisi kendisini çok seviyordu. Yüzünde kocaman bir gülümseme içeriye seslendi.
– Anneee, çay teklifin hâlâ geçerli mi?
Burcu DEMİRDEN
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Hatice YAVAŞ

Çiçeklerin Dansı

Çiçeklerin Dansı
Bugün okuldan eve geldiğimde evde bir renk cümbüşü ve koku bulutu içinde kaldım. Annem, anneannemlerle pikniğe gitmişti. Orada bulduğu tüm çiçekleri koparmış, evin bütün köşelerine birer vazo içinde yerleştirmişti.
              İçim biraz burkuldu, ama biraz da mutlu oldum. Çünkü annemin orada olduğunu düşündüm. Anneme bensiz kırlara gidip de nasıl mutlu oldukları hakkında sitem ettim. Tam bu sırada anneannem bana, “ Kızım, biliyor musun? Çoğu kır çiçeklerinin ömrü bir haftadır. Bu en güzel zamanlarda onlar kendi aralarında bir balo gecesi yaparlar. Bütün çiçekler eğlenir, dans ederler. Kral ve kraliçeleri geldiğinde eğlenceyi başlatırlar. Sonunda da bir yıl sonra -Başka bir baharda- buluşmak üzere ayrılıp uykuya yatarlar” dedi. Gülümsedim, gözümde güzel bir tablo olmuştu. Annem hafta sonu pikniğe gideceğimize dair söz verdi.Piknik hayali ile yatıp uyudum. Saat kaçtı bilemiyorum, kulağımda hafif bir melodi ile uyandım. Önce ne olduğunu anlamadım. Daha sonra müziğin yan komşudan gelebileceğini düşündüm, ama değildi. Odamın hemen yanındaki salondan geliyordu sesler. Yavaşça kalktım ve salonun kapısına doğru yürüdüm. Salon kapısının camına loş renkli ışıklar yansımıştı. Kapının aralığından içeriye baktım. Gördüklerime inanamadım.
              Gerçek bir parti vardı içeride.
             Ateş böcekleri uçuşarak salonu aydınlatıyor, kelebekler kanatlarının üzerindeki parlak tozları yerlere serpiştiriyorlardı. Yemek masasının üstünde iki menekşe yan yana şarkı söylüyor, bir karanfil gitar, bir gül keman, bir papatya da bateri çalıyordu. Masanın diğer ucunda sümbüller mor tüller içinde boyunlarını eğip asalet kumkumaları gibi “ Bizden güzeli var mı?” dercesine etrafına havalı havalı bakıp, elerlindeki minik şarap bardaklarını tokuşturup, muhabbet ediyorlardı. Papatyalar gülen yüzleriyle güneş gibi aydınlık ve mutluydular. Balonun en alçak gönüllü, en mutlu , en huzurlu çiçekleriydiler. Bellerine beyaz tüller bağlamış, salon boyunca salına salına dolaşıyorlardı. Boru çiçekleri borularını üç kere üflediler ve bütün çiçekler sıraya girdiler. Beyazlar içinde kraliçe gül ile kırmızılar içerisinde kral gül gelmişti. Kraliçenin eteklerini menekşeler tutuyordu. Bütün çiçekler kral ve kraliçe önünde diz çöktüler. Kral ve kraliçe gururla tahtlarına oturdular.
              Kırmızı bir gülün işaretiyle vals başladı. Nergislerle papatyalar, laleler, sümbüller ve daha tanımadığım onlarca çeşit çiçek birbirleriyle dans etmeye başladılar. Biranda küçük bir tıkırtıyla hepsi olduğu yerde kaldı. Komidinin çekmecesi yavaşça açıldı ve benim, ne zamandır bulamadığım Fatoş bebeğim başını uzattı. Fatoş bebek, sanki o partiye daha önce katılmış gibi bir kenara oturdu. Çiçekler onu selamlayıp danslarına davet ettiler. Uzun boylu bir zambak Fatoş bebeği dansa kaldırdı.
              Sabaha kadar hiç kıpırdamadan onları izledim. Sabahın ilk ışıklarıyla danslarını bitirdiler. Birbirlerine sarılıp ertesi yıl başka bir bedende tekrar buluşmak üzere vazolarına çekildiler. Yatağıma döndüm. Rüya mıydı, yoksa bir hayal mi anlayamadım. Öğlene doğru kalktığımda doğru salona doğru gidip baktım, hepsi boynunu bükmüş yorgun yorgun duruyorlardı. Çekmeceden Fatoş’u çıkardım pembe yanaklarıyla gülümsüyordu. Bu gördüklerim hayal miydi, yoksa gerçek mi? Acaba anneannem de mi görmüştü onları?…
                                                                                 
                                                                                 Söke/ 2005
                                                                                 Hatice  YAVAŞ
Kaynak: Hilmi Fırat Anadolu Lisesi/ Genç Bakış / mart 2005/ yıl-4/sayı-4
 


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

NEDEN KAFİYE NET?

NEDEN KAFİYE NET?
           Kafiye”  edebiyat terimi olarak; mısra sonlarındaki ses benzerliklerine denir.  Oluşumunun Türklerin sözlü Türk edebiyatı döneminden başlayıp günümüze kadar gelen, Türk halk edebiyatında şiir yazan ozanların üzerinde önemle durduğu bir uyumluluk, akıcılık olayıdır.
            Başlangıcından günümüze ozanlarımızın yazdıkları tüm şiirlerde göze olduğu gibi kulağa da uyum sağlayan kafiye;  aynı zamanda halkımızın da kabul etmiş olduğu günlük yaşam tarzının bir şiir gibi uyum sağlayan yaşam biçimidir aynı zamanda. Anadolu şiiri Anadolu halkının yaşam biçimini yansıtan bir yaşam tarzı olduğu için; halkın kendisinin kabul etmeyeceği ne bir yaşam tarzını, ne de kabul etmeyeceği bir şiiri de kendi yaşam tarzı içerisine almaz.
             Bu sayfaya “kafiye.net” dedim.Çünkü bu sayfada Anadolu insanın yaşamını da bulacaksınız. Anadolu insanının doğa ile uyumunu; doğa ile mücadelesini şiirlerde,öykülerde,türkülerde, fıkralarda bulacaksınız.Bu sayfa Anadolu insanının yaşam tarzı ve biçimi olarak karşınıza çıkacak.İl il Anadolu gezilirken yöre özelliklerini bulacaksınız bu sayfada.
             Bu sayfada ayrıca insanların sorunlarına yer verilerek çözüm yolları araştırılacak Bu sayfada öğrenci-veli-öğretmen ilişkilerine, sorunların çözümlerine yönelik uygulamalar göreceksiniz. Bu sayfada kendinizi görecek ve aynı zamanda çözüm yollarını da beraber bulacağız.
             İnsan yaşamının uyumunu şiirle birleştireceğiz, kafiye ile takviye yapacağız.  Ancak şunu asla unutmayacağız ki; yaşam bir uyumdur, doğa ile uyumudur, kendisi ile barışık olmasıdır, çevresi ile uyumudur.
             Bu sayfaya sizlerde katılabilirsiniz. Sizlerin seslerini de bu sayfada başkalarına duyurmak bizim için bir onur ve gurur olacaktır. Eleştirilerinizi, olumlu veya olumsuz her türlü görüşlerinizi almak istiyoruz. Sizlerin bize tutacağı ışık çalışmalarımıza büyük bir azim ve şevk verecektir.
            Sonsuz selam ve hürmetlerimizle.

                                                                          09.Şubat. 2005
                                                                        Hüseyin   DURMUŞ
                                                                          www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Ahmet AKTAŞ

YAĞMURCU

YAĞMURCU
O gün yine yatağın sağından kalktı. Zaten öyle ayarlamıştı yatağını da .
İnanıyordu böyle şeylere. Sabah yataktan sağından kalktığında bütün gününün iyi geçeceğine inanıyordu.

Saate baktı. Sabahın yedisiydi. Eşinin gece vardiyasından gelmesine daha bir buçuk saat vardı. Eşini düşündü, mutlu oldu. Varolduğunu, nefes aldığını bilmesi bile onu mutlu ediyordu. Aynada yüzünü yıkarken alnına baktı. Gözlerine baktı. Uzunca bi müddet gülümsedi aynadaki kendisine. Çünkü gülümsediği zaman yanaklarında kiraz gamzeleri çıkıyordu  ve bu da onu çok mutlu ediyordu. 

O zaten evinin ve bu dünyanın küçük ve her zaman mutlu polyanna’sıydı.

Çok şükür halleri vakitleri yerindeydi. Severek evlendiği ve onun için tüm zorluklara göğüs germiş ve hala daha gerebilecek bir eşi vardı. Ve belki eşinden daha fazla sevdiği ve tutkuyla bağlandığı iki tane oğlu vardı. Evleri kendilerinindi ve ikisinin de iyi birer işleri vardı. Ve bunlar bile bu hayattan mutlu dakikalar hatta saatler , günler , haftalar ve belki yıllar almak için bile yeterliydi ona göre. 

Aslında mutluluğunun kaynağı kendi içindeydi ama o bunu bilmiyordu. Olsun öğrenecekti bir gün. Onun içindeki mutluluğunun kaynağı yine içinde taşıdığı;

               HİÇ BÜYÜMEYEN KÜÇÜK BİR KIZ ÇOCUĞUYDU.

Belki ondandı; sokak aralarında gördüğü kız çocuklarının çizdiği sek sek çizgilerine bir taş atıp kaydıra kaydıra oynama isteği. Yada pikniklerde en çok ip atlamayı onun istemesi veya salıncakta sallanma yada yorgunluktan düşene kadar kırlarda delicesine koşma isteği. Hep o içindeki büyümeyen kız yüzündendi de; O bunu bilmiyordu.

Çocuklarını öpüp eşine “Seni seviyorum aşkım“ yazılı bir not bırakıp evinden dışarıya ilk adımını attı Cansu. Tabi hep ve her zaman olduğu gibi sağ ayağıyla. Evinden çıktığında, son zamanlarda trafonun dibine tünemiş sabah akşam elinde şarap şisesi zaman ve mekan kavramına aldırmaksızın içen sersefil o adamı gördü. 

Saçı sakalı birbirine karışmış üstündeki pantolon, kazak ve ceket lime lime olmuştu. Pantolonun yırtıklarından çok pis bacakları görünüyordu ve ayakkabıları paramparçaydı tabanı ve üstü birbirinden ancak iplerle bağlanarak bir arada tutturulabiliyordu. Anahtarlarını çantasına koydu adamın yanından yüzüne bakmadan acele adımlarla geçmeye başladı.

Ama adam arkasından seslendi.

– Hanımefendi bakarmısınız.

Ve buda bir ilkti.

– Efendim

Diyebildi.

– Bu parayı az önceçantanızı karıştırırken düşürdünüz; Deyince daha bi hayret etti. Kendisi parayı severdi ama; Bu adam tapardı herhalde diye düşündü. Parayı almak için ona doğru iki adım atınca ellerini gördü. O uzun tırnakları içleri pislik dolmuştu ve elleri kapkaraydı. Ne kadar mikrop var acaba elinde? şimdi o parada mikrop kapmıştır diye düşündü ve parayı almaktan vazgeçti.

– Kalsın, yemek yersiniz

Deyince adamın verdiği cevapla hayatın görmek istemediği yönleriyle karşılaşmaya başladı küçük polyanna.

-Bu parayı benim elimden almak istemiyorsun. Çünkü artık mikrop kaptığını düşünüyorsun ama banka veznelerinden, bakkaldan, minibüsten aldığın verdiğin paralara da aynı önemi gösteriyormusun? Biliyormusun veznedarlar en çok ekzama ve deri hastalıklarına kapılırlar belki de sende kendi bakış açına göre haklısın hem zaten o parayı bana normal bi zamanda da verseydin yemek yerine şarap alıp içerdi diye düşünüyorsun; Düşündüğün de doğruydu şarap alır içerdim. Ama ben düşündüğün gibi bir sokak serserisi yada bir vazgeçmişte değilim.

– Ya nesin o zaman?

– Ben sadece bir gün gölgemin beni sessizce yakalıyacağı o anı bekleyen ve o yeri bulmaya çalışan ve bunuda yağmurların altında başarabileceğine inandığı için başının üstünde asla bir çatısı olmayan biriyim.

Deyince Cansu iyice şaşırdı. Zaten kendine inanamıyordu. Böyle biriyle sokak ortasında durmuş konuşuyordu!

– Ben dilencide değilim ki neden bana para vermeye çalışıyorsun? Ben sizin merhamet ve acıma duygularınızın trafik ışıklarıyım ve şimdi burada sana kırmızı ışık yandı, artık oturup düşünmelisin.

Cansu iyice şaşırdı.

– Güzel evlerinizin pahalı zevklerinizin eşlerinizin çocuklarınızın olması, pahalı mücevherlere iyi arabalara sahip olup, plazma tv seyredip deniz kenarında rakı balık yapınca hayatlarınızın daha iyi olduğunu düşünüp; Sizin gibi yaşamayanlara baktığınızda gördüğünüz karşısında söylediğiniz tek şey

                              “ ALLAHA ÇOK ŞÜKÜR “ 

Mü oluyor sadece? Ben vicdanlarınızın ahlak polisi miyimki yirmi liraya sana içsel huzurunu vereyim. Ha bu söylediklerime bakıp ta beni hayatı  insanları ve olayları sorgulayan bir sorguç yada;

Derin bir filozof sanma. Ama bana illaki bi şey demek istersen

                          YAĞMURCU

De dedi.

-Peki o zaman dedi Cansu ve arkasını dönüp çekip gitti. Gitti ama; Bütün gün kendi içinde bu hayatı, kendi hayatını, evlerini, arabasını ve olayları ve yağmurcuyu sorguladı. Ve; Hiçbir sonuca ulaşamadı. Konuşması gerekiyordu onunla. Ve akşam evi yerine doğruca ona gitti.

– Ben bunca zaman kendimi ayakta ve gökyüzüne, güneşe bakar durumda zannediyormuşum

Ve herkesle bir şeyler alıp verip hayatımı sürdürüyordum. Hayatsa hep lay lay lom gidiyordu işte ve elimi kolumu sallayarak istediğim her yere gidebildiğim için kendimi özgürüm diye zannediyordum. Oysa sabah 08.30 akşam 17.30  iş ve ev ayaklarımda görünmeyen zincirlerle bağlıymışım kapıp koyverme duygusunu bilmiyormuşum aslında  ve suyu çekilmiş bir kuyunun dibinde yatar vaziyetteymişim ve güneş sandığımsa sadece bir sanrı imiş. Peki beni neden uyandırdın? Neden bu şeyleri görmemi sağladın? Deyiverdi. Ve kendiside şaşırdı kendine. Onun gibi konuşuvermişti bir anda.

– Kuyunun dibinde olduğunu biliyor ve kabul ediyorsan en azından yatay durumda değilsin ayaktasın artık tek yapacağın tuğlalara tutunup çıkmak olmalı

– Peki nasıl yapacağım bunu ?

– Kalbin ve ruhun artık özgür . Yeterki onu takip edecek cesaretin olsun

Dedi ve pis ceketinin cebinden pis elleriyle dörde katlanmış bir kağıt çıkardı ve yine pis elleriyle yine ona uzattı.

Hiç çekinmeden aldı bu sefer onu. Okumaya çalışırken

-Burada okuma. Yalnız başına kaldığında okursun dedi.

– Peki deyip evine gitti. 

Evinde yazıyı okudukça kendi içinin en derinliklerine indi ve o küçük kız yine ayağa kalktı. Ve bu sefer farklı bi şeydi ama.

Artık herkese eşit gözle bakmayı öğrendi ve belki en önemlisi insanları anlamaya çalışmaktansa onlarla beraber yaşamayı öğrendi o yazı sayesinde.

Cebinden çıkardı bir daha ve bir daha okudu ve içinden bir şeyler yapma isteği doğdu onun için. Ve kalkıp onun yanına gitti.

-Hadi kalk gidiyoruz dedi.

– Nereye ?

– Önce bir hamama sonra berbere ve sonra sana kıyafet almaya dedi.

– Neden ?

– Çünkü ben mutlu olmanı istiyorum

Deyince başka bir şey daha öğrendi.

-Ben mutlu olmayı istiyormuyum bakalım! Belki benim ruhum acı çekerek besleniyordur. Hem kılık kıyafetimi saçımı sakalımı düzeltsem ne olacak ki sence ben böyle çokmu mutsuzum? Ne bileyim pi sayısının 3,14 olduğunu marilyn Monroe‘ nun asıl adının norma jean baker olduğunu, wireless in kablosuz ağ bağlantısı olduğu Nistzche nin en sevdiğim sözünün insanları anlamaya çalışmaktansa onlarla yaşamaya alışmanın daha kolay olduğunu söylesem tüm bunlar bana bakış açını mı değiştirecek?  Ama sen illaki benim için bir şeyler yapıp beni mutlu etmek istiyorsan mp 3‘ üne birkaç tane loreena mc kennith parçası, goran bregoviç şarkıları, İron maiden, Metallica parçaları yükleyip bana dinletirsen sevinirim bu aralar pek dinleyemiyorum dedi.

– Peki o zaman dedi Cansu.

Ve gitti yeni bir mp3 aldı internetten bütün şarkıları indirdi yanınada bir şişe Kavaklıdere şarap aldı hemde en kırmızısından. Ve heyecanla onun yanına gitti. En nihayetinde onun için bir şeyler yapabildiği için yine mutlu olmuştu polyanna.

Hey yarabbim kendine inanamıyordu. Yüzü, koltuk altı üstü başı için türlü parfümleri, deodorantları olan ve evinin banyosunda envai çeşit kokulu sabun bulunduran kendisi şimdi bir serserinin yanına gidiyordu ve üstelik onun için bir şeyler yapabildiği için mutluydu. Mp 3 ‘ ü alıp çalmaya başladığında ilk parça Goran Bregoviç

– Ederlezi idi Hüzünlü bir balkan şarkısıydı.

– Biliyormusun Çingeneler zamanı filminin müziği bu çok severim dedi ve incecik ağlamaya başladı. Sonra gözlerindekileri aceleyle silerek yaa ne zahmet ettin bak birde şarap almışsın keşke köpek öldüren alsaydın. Dedim ya benim ruhum acı çekerek besleniyor dedi ve şarkıya dalıp çocuklar gibi mutlu oldu.

Kendilerini düşündü Cansu. Bütün normal insanları! Hep bir üstünü isteyip te bir türlü mutlu olmayı başaramayan insanlara inat bir mp3 ve bir şişe şarap ha! Diye düşündü.

-Biliyormusun senin gözlerinde bir hayaletin izlerini yakaladım dedi. Yıllar öncesinden kalma bir hayaletin dedi ve

Cansu sustu.

Cansu günler boyu ona anlattı o dinledi. O günler boyu Cansu ya anlattı Cansu dinledi. Bir haziran sabahı kalkıp dışarıya baktığında mevsime inat havanın karardığını gördü Cansu. Giyindi evinden dışarıya adım attığında evlerinin bahçesindeki ağaca asılı bir kağıt buldu. Ve üzerindeki yazı yağmurcu’ya aitti. Ve yazı şöyle başlıyordu. 

Seninle çok güzel şeyler paylaştık. Ama ben yağmurcuyum ve benim görevim iyi insanlara yağmurlarda son yolculuğunda veda etmek ve gölgemin beni sessizce yakalıyacağı yeri bulmak. Ve şimdi ben o zamanın geldiğine inanıyorum. Sana neden kendime yağmurcu dediğimi anlatmamıştım değilmi?

Anneannemin öğretisine göre iyi bir insan öldüğünde arkasından mutlaka yağmur yağar ve onun dünyadaki kalıntılarını alır onunla beraber götürür olmuştu. 

Bir gün arkadaşımın 14 yaşındaki kız kardeşi ummahan ilik kanserinden öldü çok iyi bir insandı, çok küçüktü ve bana göre günahsızdı ama bir türlü yağmur yağmıyordu.

Anneannemi gördüm rüyamda bana oğlum hiç kimse kendi gölgesini yakalıyamaz sen bile yakalıyamazsın diyordu. Ama bir gün gölgen aniden seni yakalarsa; korkma. Bilki gölgenin içinde bizler varız. Bilki  bizlerde seni özledik ve bir kereliğinede olsa gölge bilede olsak sana son bir kez dokunmak istedik. Bu şehrin parkları bahçeleri eski ve hayal kırıklığıyla bitmiş aşkları, kalp kırıklıklarını ve derin melankolinin en koyu kalıntılarını içlerinde barındırıyor ve gölgen seni bu şehirde yakalıyamaz.

Yağmurların arasında bir gün bekle bizi yağmurcu bir gün ansızın bekle bizi dedi ve ben mutlu bir şekilde uyandım. Artık o şehirde kalamazdım ve bir sabah ince bir yağmur yağarken hem o şehre hemde ummahana veda ettim. Ve hayat beni buralara kadar getirdi. Ama şimdi kalbim hissettiriyorki; Dünyanın bir yerinde iyi bir insan öldü ve yağmur yağacak ve ben o yağmurun altında o iyi insanı uğurlayıp sessizce ve yalnız başıma yürüyüp gölgemin beni yakalamasını bekliyeceğim.

Onları çok özledim be arkadaşım.

Aslında sana bir loreena mc kennith parçası çalarken arkamı dönüp elimi sallamadan sadece havaya kaldırıp yürüyüp gitmek isterdim ama bunu yapamam ben yağmurcuyum yalnız yürümem gerekir. Sana sadece bu yazıyı bırakıyorum ve sadece onu okuyup mutlu olmanı isterim. Hoşça kal iyi ve güzel insan.

Yağmurcu

Yazıyordu. Ve yağmurcunun altında rüzgar tersten eserse adlı kısa şiirsel anlatımlı bir düz yazı vardı

RÜZGAR TERSTEN ESERSE
DOĞRU SÖYLÜYORSUN GÜLÜM.

BİZ SENİNLE ASLA;
KAHVENİN YANINDA SİGARA ,
ÇAYIN YANINDA SİMİT,
RAKININ YANINDA BALIK ,
OLAMAYIZ.

OLSAK OLSAK ;

AYNI KİRAZ AĞACINDA AMA ;
AYRI AYRI DALLARDA ,
AYRI YÖNLERE BAKAN
İKİ MUTSUZ KİRAZ OLURUZ.

AMA GÜN OLUR
DEVRAN DÖNER
RÜZGAR TERSTEN ESERSE ;
BELKİ YÜZ YÜZE
BAKARIZ BE GÜLÜM… 

Cansu yazıyı okudu. Evine geri döndü , bilgisayarını açtı içine bir cd koydu ve parçanın başlamasını bekleyip pencereye yürüdü dışarıda yağmur başlamıştı.yağmurcuyu düşündü yağmuru düşündü mutlu oldu.

İnce ince ağlamaya başladı. Cd ‘ de parça başlamıştı ve hüzünlü bir balkan parçası doldu odaya;

Goran Bregoviç – Ederlezi

Cansunun gözünden yaşlar süzülmeye başladı ve;

Titreyen dudaklarından üç cümle çıktı

GÜLE GÜLE YAĞMURCU…

STRAWBERRY ICE
Ahmet AKTAŞ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Ahmet AKTAŞ

VEFASIZDI BÜTÜN KUŞLAR

” GÜZEL YURDUMUN HERHANGİ BİR YERİNDE , HERHANGİ BİR ZAMANINDA ÖLEN BÜTÜN MEMET AMCALARA ”

                                           VEFASIZDI BÜTÜN KUŞLAR

– Allah belanı versin pis moruk. Ne ulan bu yatağın hali böyle ?

– Gelin , gece seslendim duymadınız bende daha fazla bağırıp seni uyandırmak istemedim. Hem dün akşam Ali osman’la kavga etmiştiniz senin   moralin bozuktu birde gecenin bi yarısı benimle uğraşmanı istemedim.Sıkarım dedim. Sabaha kadar tutarım dedim ama Dalmışım.

– Ne yapayım uykumda kaçırıvermişim. Kusura kalma gayrı gelin.

– Allah bana bir çocuk vermedi ama ; Sen benim başıma öyle bir belasın ki ; On tane çocuğum olsaydı yinede senin kadar uğraştırmazlardı beni. Boklu donlarını , sidikli çarşaflarını ben yıkıyorum. üstünü başını ben değiştiriyorum. Ben olmasam karnını bile doyuramazsın sen be .

– Ne yapayım gelin Ali osman dan başka , senden başka dünyada kimsem kalmadı ki. Üstelik paramda yok . Hani biraz param olsaydı , ben çok zaman önce gidip huzur evine yatacaktım. Ama ne yapayım ki param yok işte. Bana geçmişimden kalan , İstiklal Savaşı madalyam ve
kopmuş iki bacağım birde ölmüş , öteki tarafa göçmüş bir sürü yakınım. Bana geçmişimden kalanlar bunlar işte.

– Kazıkmı çakıcan dünyaya ? İki tane yüz yıl gördün daha ne yaşıyorsunki. Sonra yaşamak mı bu. Hem kendini hemde beni canlıcanlı mezara soktun be ! Ali osman işten çıktığında yiyecek bir lokma ekmeğimiz yoktu ama sen ; Şu madalyanı satıp yiyecek almamıza bile müsade  etmedin.

– Ben Atatürk’ün askeriyim. On tane ayağım olsa yinede ; Hiç çekinmeden feda ederdim on ayağımıda. Onlar bu ülkeye armağan oldu. İstiklal savaşı madalyamda o günlerden bana kalan tek hatıra. Yine zorda kalsak yine satmam madalyamı. Ölünce madalyamı da atın beni gömdüğünüz o çukurun içine.

– Aman iyi halt edersin. Keşke ölsende , on tane madalya atsam o çukurun içine !binsekizyüzdoksanyedilerde mi ne doğmuştu memet amca. Hatırlamasa bile binsekizyüzlü yılları görmüştü. Bindokuzyüzlü yıllarıda görmüştü. Allahtan şimdi bir isteği vardı ; O’da ikibinli yıllardan da o hiç hatırlayamadığı binsekizyüzlü yıllar gibi olsada bir kaç sene görebilmekti. Bu ülkede padişahlık dönemini görmüştü. Kölelik düzenini gördü. Sonra , sonra onu gördü.

Atatürk’ü gördü.

O , Genci , yaşlısı , kadını , erkeğiyle hep beraber vatanı işgalden kurtarmak için herkesi cepheye çağırıyordu. memet amcada gitti. Cepheden cepheye koştu. Ta ki ; Çanakkale de bacaklarını bırakıncaya kadar. Patlayan bir topun gürültüsüyle , uykuya dalan bir bebek gibi deliksiz bir uykuya daldı. Gözlerini açtığında ilaç kokan bir hastanenin beyaz tavanını gördü önce. Çok hafif hissediyordu kendini. Doğrulmak istedi , doğrulamadı. Ellerini destek yaptı , yine doğrulamadı. Üstündeki örtüyü araladığı zaman acı gerçeği gördü memet amca. patlayan bir topun gürültüsünde bebek gibi bir uykuya dalarken iki bacağını da orada ; Cephede bırakmıştı.

Artık bir daha cepheden cepheye koşamıyacaktı. Ya da dam başlarına çıkıp çok sevdiği leylek karlarından bi çanak dolusu doldurup üstlerine pekmez döküp bana çıka yiyemiyecekti.

Ama ülke için can veriliyordu !

Hey babam be ;

Kimler ölmüştü yanıbaşında. Kimler kucağında ölürken mektuplarını ona emanet etmiş ; Anasına , Babasına , Yavuklusuna emanet eşyalar , mendiller bırakmıştı. O iki bacağını vermişti.

Çokmuydu ?

Geride hatırladığında en çok sevindiği şeylerin başında Atatürk’ün yakasına taktığı İstiklal Madalyasının gururu geliyordu. Yıllarsa akıp gidiyordu ve giden yıllar ha bire ondan bir şeyler götürüyordu. karısı gitti. Bütün çocukları gitti. İşte geriye kala kala bir tek en küçük torunu ali osman ve onun karısı kalmıştı. Allah’ta onlara bir çocuk nasip etmemişti. Zürriyetimiz kurudu diye düşünüyordu zaman zaman memet amca.

Çok uzunca bir zamandan beri ali osman’ların evinde kalıyordu. Bir tekerlekli sandalyesi bile yoktu. Tek avuntusu , sevinci , içeriye doğru girintisi olan iki kanatlı pencerenin önünde oturup geleni geçeni , dışarıyı , hayatı ve dünyayı seyretmekti. En çok hoşuna gidense gelinin getirdiği ekmeğin hepsini yemeyip , bir parçasını ayırıp ; Pencerenin önüne gelen kuşlara ekmek kırıntısı vermekti.

Yaz kış hiç farketmiyordu. her gün hep aynı saatte sakladığı ekmeği çıkarıp küçük küçük kırıyor ve o küçük kırıntıları avucuna döküyordu. Bütün kuşlarda alışmıştı artık. Hepsi gelip ürkmeden ,korkmadan memet amcanın elinden ekmek kkırıntılarını yiyiyorlardı. Onlar avucundan ekmek kırıntısı yerken yada pencerenin önünde dinlenirlerken memet amca onlarla konuşuyordu.

– Serçe kuşu ; Üstüne lapa lapa kar yağmış çam dalı nasıldır acaba ; Yine eskisi gibi güzel bir soğukluğu varmı üzerinde ;

– Ya sen kumru söyle bana ; Üzerinde bir su damlası bulunan gül yaprakları hala eskisi gibi harika kokuyorlarmı ? Biliyormusunuz ben üstünde bir damla su bulunan gülleri her zaman çok sevmişimdir.

– Ah sen , ah sen hırsız karga ; neden siz hep sabun çalarsınız ? Acaba kapkara tüyleriniz yıkana yıkana beyaz olur ümidiylemi sabun çalarsınız hep siz. Hiç çalınmış sabun görmedim. Bana birgün çalınmış sabun getir olurmu ?

Hayat hep aynıydı. Hep tekdüze gidiyordu.Kuşlar bile aynıydı. Kötü olansa ; İçinde bulunduğu evin ortamının artık içinde durulamayacak kadar kötüleşmesiydi.

İkibine iki gün vardı ve sabahında memet amca yine yatağa işemişti.Yine bir sürü laf yedi. Yüreği sayısız kere örselenmişti. Ha bir eksik ha bir fazla ne farkeder diyenlerden değildi memet amca. Çok incindi çok kırıldı üzüldü , ağladı.

Ama biraz sonra kuşlar gelecekti. Bi parça sevinç doldu yüreğine. Zaman gelmişti. Usulca pencereyi açtı. Yine her zamanki gibi avuçlarının içine kırıkladığı ekmekleri usulca uzattı pencerenin dışına. Otuz aralıktı. Lapa lapa kar yağmıştı ve ;

İkibine iki gün vardı.

Hiç bir kuş küçük ekmek kırıntıları bulunan ele gelmedi o gün. Beş dakika , on dakika , bi saat bekledi memet amca . Hiç bir kuş gelmedi. İşte şimdi iyice yıkılmıştı memet amca. Dünyaya , geline , geçmişe , geleceğe sövdü saydı.

– Her şey unutuluyor . Her şey yıkılıyor. Kalpler inciniyor , yürekler örseleniyor.

Dedi.

Öfkeliydi. O sakin . yumuşak halinden eser kalmamıştı. Herkesin vefasız olduğunu düşünüyordu.
                                       
                                        VEFASIZDI BÜTÜN KUŞLAR !

Dedi.

Bu onun son lafıydı. Başı usulca sola açılmış pencerenin yanına düştü. İçinde ekmek kırıntıları bulunan sol eli hala dışarıdaydı. ve içinde hala ekmek kırıntıları vardı. Yaşamı bitmişti memet amcanın. Uzanma mesafesine iki gün kalmıştı ama ; uzanamamıştı memet amca.

Belki de daha iyi olmuştu.

Önce serçe geldi pencerenin önüne. Ağzında bir parça çam yaprağı vardı. Üstünde de karlar.
Sonra hırsız karga geldi. Usulca ağzındaki bir parça sabunu memet amcanın sol elinin yanına bıraktı. En son kumru geldi. Hırsız karganın bıraktığı sabunun yanına üstünde bir su damlası bulunan bir gül yaprağı bıraktı.

Hiç ekmek kırıntısı yemedi kuşlar. Hiç ötmediler bile. Saatlerce orada öylece durup memet amcanın yüzüne baktılar. Belki ağlayabilseler ;

Ağlarlardı da.

Ya işte böyle. Vefasız değildi bütün kuşlar memet amca. Hem sadece yanlızca kuşlarmı ?Büyük bir ihtimalle bir hafta sonra TRT 1’de 20:00 Ana haber bülteninde eğer varsa ; Ekranın sol üst köşesine bir resmini koyarlar ve ;

– İstiklal savaşı gazilerinden Mehmet ALABAYIR geçirdiği bir kalp krizi sonucu 102 yaşında hayata gözlerini yumdu. Derler. Seyredildiği ölçüde bu ülkede herkes seyreder vede dinlerlerdi senin öldüğünü. Nasıl yaşadığını , nasıl ızdırap çektiğini kimse bilmedi sen yaşarken belki ama ; İşte öldüğünü bütün ülke öğrenmişti. Belki seyredenlerin içinden bazılarının kalplerini incecik bir sızı kaplar , gözleri nemlenirdi.

Ya işte böyleydi.

                                VEFASIZ DEĞİLDİ BÜTÜN KUŞLAR MEMET AMCA !

Ahmet AKTAŞ
www.kafiye.net