şiir. öykü, makale, deneme, tiyatro, masal, fıkra, anı, sohbet, röportaj yazılarının yayınlandığı uluslara arası yazar ve şairlerin katılım gösterdiği edebiyat sayfasıdır. Uyum platformudur.
Yalnızlığımda Dile Geldi Türküler
Sağır bir sessizlik içinde, doya doya, kana kana susuyorum! İşte bir türkü daha söylüyorum, avazım çıktığı kadar susarak. Demli bir yalnızlıklara, bir daha hiç konuşmasam diyorum. Ve sussam sussam, ebediyete kadar. Hiç konuşmasam… Bir satır başında birden, kalemim ola bildiğince konuşsa. Ezberimde kalsa tüm türküler, söylesem uzaklara gitse sesim, konuşmasam sussam… Nakaratındayım, beni bu gece dehlizlere sürükleyen türkülerin…
Türkülerin ağıtlarını tek başıma yapıyorum, Tüm şehir duydu beni, bir tek siz duymadınız! Şiir kokan KALEMİMİ ellerim tuttu, yazma dedim yazmaaa! Gözlerimin siyahından içtim, ezgilerin ninnisi eşliğin de, Ben bu türküleri hangi dipsiz kuyulara atayım da, feryadı figanım sussun? Kanadı kırık kuşların gagalarında, selamım ulaşsın her bir, hüzünlü notaya…
Haydi diyorum sana, gidelim, hüznüm topla pılını pırtını, Hatalar insanlara mahsus, affet beni yalnızlığım affet. Artık tek başıma söylüyorum ezgileri, birleştiremiyorum, ayrılan elleri! İnandığım aşk sözcüklerini kaldırdım, anneannemin çeyiz sandığına. İsyan perdesini indirdim, yoksa firar edip kaçacak, bağ bozumu gecelere, Grameri bozuk şiirlere atıyorum kendimi, hangi kırgınlıklara teslim ettim ben beni?
Fasl-ı şahane yıkılışlar, uğruna döktüğüm gözyaşları terk etmedi gitti. Bir türkü daha çınlar kulaklarım da”A L I Ş A M A D I M, HALA UNUTULMAYA” bir nefeslik sigaraya gülüşlerimi hacizledim, yalnızlar rıhtımın da, sahillere vuran dalgayım artık!
C a n ı m yandı dokunamadım canına, sessizliğim de dile geldi türküler.
Emine ÖZTÜRK
www.kafiye.net
Bir şiir yazıyorum mısralarımda seni anlatan
Sevgi sevda yüklü hasret yüklü sen yüklü
Bir roman yazıyorum seni ve beni anlatan…
Okuyan derinden ağlatan…………
Bu şiirler hep sana
Mısralar seni yazacak
Dilimden düşmeyen hece
İnan ismin olacak
İsmini kazıdım kalbime
Sökemezler hançer vursalar göğsüme
Aşkın bana en son hediye
Gömmem asla anıları maziye
Unutmak kolay mı adını
Yarı tatlı yarı acı anını
Yüreğimde yaşattığım adını
Şiirler seni mısralar seni yazacak…
AYNUR AKINÇAY
www.kafiye.net
Eskiden çıkın varmış üç-beş kuruş için,
Pazarda çıkarılırmış kullanmak için.
Sonra bir cüzdan çıktı geldi ceplere,
Pazardan başka kullanılır oldu her yerde.
Neler sığmadı ki o küçücük derinin içine.
Evvela cananın sevgisini kattık içine,
Her sevdaya pay ayırdık kişiye göre.
Kalp, yalnız tıbbi terim olarak kaldı,
Duyguların değeri cüzdanın içinde.
Gönül çeşmesinin arkı değiştirildi,
Merhametin kimliği pınara yüklendi.
Boşsa cüzdanlar vay ki hale vay!
İnsan yerine bile konulmazsın denildi.
Arzular söylendi, açıldı cüzdanlar,
Anında yenildi istenilen paylar,
Makam mı kariyer mi sadece seçildi,
Güya insan oldu kabarık cüzdanlılar.
Sevgi, merhamet, makam kariyer, ,
Her gözde hepsine de var bir yer
Öyle bir dişleri var ki cüzdanın,
Koca insanlığı ısırır ısırır yer.
Elvanım senin payın cüzdanda değil,
Hakkın rahmeti sana eksik değil,
Sen yine cüzdanını pazara götür,
Kimsenin ruhu, mal, mülk değil.
Bu nasıl zamandır çözemedim,
Adı ahir, ahdini göremedim.
Siyaha beyaz da diyemedim,
Ondan mıdır bu yalnızlık?
Elvan USUL
Temmuz 2008
www.kafiye.net
Sen bilir misin kırık kayığın hikâyesini?
Bilir misin kaç yerinden su almış hayalleri?
Kaç kere batıp çıkmış okyanuslarda,
Kaç kere vurmuş karaya bilir misin?
Sen bilir misin kırık kayığın hikâyesini?
Bilir misin limanların sahte yüzünü?
Her sevdada yaşadığı med – cezirlerini,
Her sevdada ağladığını bilir misin?
Sen bilir misin kırık kayığın hikâyesini?
Bilir misin beyhude çalınan küreklerini?
Sürükleyip götüren rüzgâra teslimiyetini,
Sürüklenip getirildiği karayı bilir misin?
Sen bilir misin kırık kayığın hikâyesini?
Bilir misin o kayık kalbimin kırık sesi?
Yakamoza gömdüğüm sevda sözlerini,
Toplayıp da sana getirdiğimi bilir misin?
Ağustos 2008
Elvan USUL
www.kafiye.net
Gece siyah şalını sermeye hazırlanıyordu yine. Soluk da olsa küçük pırıltılar görünmeye başlamıştı üstünde. Kavurucu sıcağın yerini tatlı bir serinlik alıyordu. Bir nağme tutturmuş esip duruyordu rüzgâr. Barak havası gibiydi hüzünlü ve ağır. Yavaş yavaş bulutları gönderip gökyüzüne yıldızları ekmek ister gibiydi.
Kadın balkondaydı, her gece yinelenen bu güzelliği izliyordu. Huzurun yazmasını sarmıştı başına, kötülüklerden korunmak istercesine. Gök gürledi üst katta, az sonra sağanak başlayacaktı, biliyordu, hemen her akşam ıslanıyordu bu yağmurdan. Önce küfürler döküldü aşağıya, ceviz büyüklüğünde dolu taneleri gibi. Anason kokusunu taşıyordu acı veren parçalar düştüğü yerde çatladıkça. Midesi kalktı ayağa iğrenç kokusundan ama kalkamadı kendisi. Öfkeyle çivilenmişti sanki yerine. Üst kattan duyulan balyoz darbeleri miydi onu olduğu yere mıhlayan? Merak mıydı bağlayan? Değildi elbette, çünkü duyduğu seslerden mutlu olmuyordu, üzülüyordu.
Babasının sesini duydu çocukluğunun karmaşık tünellerinden. “ Ya üzersin, ya üzülürsün!” Annesini döverken ağlayan kızına söylemişti bunu. Haksızlık değil miydi, hep güçsüzler mi üzülmeliydi? Üzülmemek için güçlü olmak mı gerekliydi? Çocuk aklı başka bir yol bulamamıştı o zamanlar. Kız çocuğu için güçlü olabilmek kolay değildi, acılara sabretmesi gerekiyordu. Yok yere kavga çıkartmaya başlamıştı okulda, bazen yese de bazen de dövüyordu önüne geleni. Erkek Emine olmuştu lakabı, doğru düzgün arkadaşı kalmamıştı. Magazin dergilerini karıştırmaz, elbise giymez, makyaj yapmaz olmuştu. Güçlü olacaktı, okuldan aldığı disiplin cezalarına da aldırmıyordu artık. Evlenmek de istemiyordu, zaten kimse de onu istemiyordu. Güçlü olabilmek için çalışması gerekiyordu hem de ağır bir işte. Bir tamirhaneye girdi, kirlendikçe eli yüzü siliniyordu içindeki korkular. Güçlüydü artık, yalnız başına yaşayacak kadar, kimseye boyun eğmeyecek kadar. En güzeli dayak yemeyecek kadar…
Sadece evde geceleri kadınsı ruhunun etkisini hissedebiliyordu. Yıldızlara bakarken, rüzgârın sesini dinlerken… Ama üst katında başka bir güçlü ve güçsüz vardı bütün huzurunu bozan. Hemen her akşam olduğu gibi önce kapı tekme yiyordu, sonra kulaklar küfür, sonra kadın dayak…
Güçlü olmak üzülmemeye yetmiyordu artık, güçsüzlere de yardım etmesi gerekirdi. Aldı mutfaktan bıçağı çıktı üst kata, kapının sesine adam çıkmıştı, zira karısının o şekilde görülmesini istemiyordu. Zaten bilemezdi kendisinin de bir daha göremeyeceğini.
Yavaş yavaş geri indi evine, ellerinde adamın kanının ılıklığı vardı ama yakıyordu tüm bedenini nedense. Gökyüzüne baktı, ay utanmış gibi saklanmıştı bir bulutun arkasına. Karşı evlerin ışıkları sönerken birer birer bir çığlık düştü üst kattan vurdu gecenin bağrını.
“ Ben yapayalnız ne yaparım şimdi, ne yaparım?”
Afet İnce KIRAT
www.kafiye.net
Akşam süpürmek üzereydi gündüzü ufkun keskin tarafına. Ve bir kadın yaşlı kayınvalidesinin anılarını süpürmüştü kapı önüne, doldurup ceviz sandığına. Yaşlı kadın bulutları bağlamıştı göz kapaklarına, süzülüyordu tuzlu damlalar. Ne dili dönüyordu ağzının içinde “Dur, yapma!” demeye, ne gücü yetiyordu alıp geri getirmeye. Çok yaşlıydı, defalarca geçirdiği felçten yürüyemiyordu artık. Sürünerek gitmek istediği yere gidebiliyordu. Gelininin sürüyerek götürdüğü sandığın peşinden süründü o da, kapının eşiğinden geçerken zorlansa da başarmıştı işte.
Buruş buruş elleri titriyordu, bir süre okşadı sandığını. Varsın dili olmasın gönül diliyle söylüyordu diyeceklerini. “Açıl susam” dese açılır mıydı acaba, açılmayacağının farkındaydı, yine çaba sarf etmesi gerekiyordu. Kapağının kilitli olmadığını umuyordu, derin derin nefes alarak uzattı ellerini sandığa doğru. Zor da olsa açılmıştı sandık. Kırk yama dedikleri bohçalar gözüne görünmüştü, üstünde kırk anı taşıyordu her bir parça.
Mavi üstünde beyaz çiçekleri olan krep parça dikkatini çekmişti önce. Bu bohçanın çoğunluğunu maviler oluşturuyordu zaten. Mavinin her tonu vardı sanki. Ege’nin, Akdeniz’in, Karadeniz’in ve Marmara’nın mavisi vardı. Yağmurlu havaların, güneşli zamanların gökyüzü mavisi vardı. Bursa’daki çinili türbenin, İzmir’deki papağanların, dolaştığı kırlardaki mine çiçeklerinin mavisiydi. Umutlarının rengiydi, belki de en çok ondan kullanmıştı mavileri.
Babası üst düzey bir devlet memuruydu, annesi bir paşanın kızıydı, saray terbiyesiyle büyütmüştü çocuklarını. Ama o Cumhuriyet kızıydı. Onun için kırmızı ve beyazın da rengi değerliydi ve diğer bohçalarında da ağırlıklı olarak kullanmıştı. Menekşelerin moru, ormanların yeşili o kadar uyumlu birleştirilmişti ki parça parça, görenler mest oluyordu. Neler yoktu ki içinde ilk doldurduğu zamanlar, şimdi bir şey kalmasa da. Talan edilmişti yıllar önce. Emekleri, umutları, hayalleri ekmek parası için satılmıştı kocası tarafından.
Gönüldü işte, laf anlatamazdı ki, bir çift yeşil göze kaptırmıştı kendisini, akıp gitmişti yüreği şelaleden akan su gibi. Şalvar ve yelekten başka bir şey giymeyen kadınların yaşadığı köye beyaz gelinliğiyle, ipek duvağıyla gelin gitmişti, anne ve babasının bütün itirazlarına, küskünlüklerine rağmen. Çeşit çeşit topuklu ayakkabılarla köyün çamurlu yollarında yürüyemiyordu, küçük narin ayakları kara lastikle tanışmıştı. Dalga dalga rüzgârda uçuşan saçları bir yazmanın altında toplanmıştı. Rengârenk ipek tuvaletleri köydeki kızlara gelinlik olmuştu, makyaj malzemeleri bir teneke sobada kömür. Sap yığdı, saman savurdu, yığın yaptı, döven sürdü becerebildiğince. Cilalı temiz tırnakları tezekle tanıştı, parfüm kokan bedeni ahır gibi koktu. Pişmanlık duymuş muydu, kendisi de karar veremiyordu buna. Geri dönemeyeceğini, katlanması gerektiğini biliyordu sadece.
Bursa’da Necati Bey Kız Enstitüsünü bitirmişti, becerikliydi, bildiklerini öğretti köy kadınlarına, okuma yazmayı, dikiş dikmeyi, kızlara nakış yapmasını. Köy ilerledikçe kendisi geride kalıyordu artık. Efsunlanmış sitemleri sakladı bir defterin arasında dize dize. Şimdi sandığında onlar vardı, ailesinden gelen kırgın mektuplar ve yamalı diye kimsenin beğenmediği boş bohçalar.
Atılmamalıydı, en azından kendisi görmemeliydi atıldığını. Kalbinde kıyamet vakti başlamıştı bu akşam. Anıların süngüsü saplanmıştı göğsüne.
”Neler gördüm, neler yaşadım, ne oldum” dedi sessizce sandığın başında. Soluk mavi bakışları buğulandı biraz daha.
Yaşanmışlıklara, yaşananlara şahitlik eden cansız da olsa her şeye saygı gösterilmeliydi oysa. Anılar ve manevi değerler alınmazdı birkaç kuruşa. Hâlbuki gelini atmıştı işte kapı önüne, satmaya bile gerek duymadan. Fazlalıktı evde, döklümdü ona göre, aynen yaşlı kadın gibi.
Başı sandığın kenarında yaslanmış kadına seslendi torunları, “Babaanne gel artık hava karardı, babam seni orada görmesin”. Duymadı yaşlı kadın, duyamazdı da.
Afet İnce KIRAT
www.kafiye.net
Sancı
Yıllar sonra dün gece gönül kapımı çaldın
Ben kapıyı açınca için sızlamadı mı?
Yüzüme garip baktın sanki düşlere daldın…
Yüreğin burkularak için sızlamadı mı
Birer birer canlandı anılar vuruştukça
Herbir şey sen olmuştu, zamanla yarıştıkça
Bir sevinçte buluşup can canla barıştıkça
Yüreğin burkularak için sızlamadı mı
Unutmuş olamazdın yaşanan onca şeyi
İnsanlar çok gördüler bizlere bu neşeyi
Birileri yalanla dönüyorken köşeyi
Yüreğin burkularak için sızlamadı mı
Yürek yangını denen, sürer gider amansız
Kıydın bu büyük aşka, hem de yoktan imansız !
Gül dedim, gülüm dedim solup gittin zamansız
Yüreğin burkularak için sızlamadı mı
Emine ÖZTÜRK/Balım Sultan/
www.kafiye.net
Beni özledin mi diye soruyorsun?
Seni özlemem mi, hem de çook!
Sana olan özlemimi bir ben bilirim,
Bir de Allah’ım bilir özlemimi.
Seni ne kadar çok sevdiğimi,
Seni özlememden anladım.
Bırak yüreğimi dudağıma,
Tenime bile söz geçiremedim!
Dilim dile geldi özlem dedi!
Sen dedi, seni istedi,
Sana aşık gözler dile geldi,
Hasret hasret ağladı, dile geldi.
Tenim dile geldi,
Arzu arzu diye çağladı.
Yüreğim dile geldi,
Hiç susmadan aşkım diye ismini sayıkladı,
Bu beden, bu can seni çok özledi,
Sensizliği kaldıramadı,
Aşkından kül olup yanıp kavruldu.
Almanya 17.10.2013
Zülfiye dönmez
www.kafiye.net
ELVEDA YALAN SEVDAM
Ah benim candan sevdiğim
Yere göğe sığdıramayıp,
Hasretinle yanıp tutuştuğum,
Gece hayalinle avunduğum
Gündüz aklımdan çıkaramadığım,
Gelecek için hayaller kurup,
Sana olan ateşli aşkımı
Yaşayamadığım hayallerimi yok etmeyi,
Acımasızca başardın!
Sen beni anlayamadın!
Sana olan aşkımı değerlendirip,
Kıymetini bilemedin!
Kavuşmamıza o kadar az kalmışken,
Gece gündüz hayal edip,
Senli günler düşünürken
Senin soğukluğun aşkımızın sonu oldu!
Seviyorum diye çırpınsan da,
Bana artık hepsi yetersiz,
Sana olan sevgim bitmese de,
Yanıp tutuşsam da,
Aşkımdan ölsem de,
Sensiz bir hayat düşünemesem de,
Canım çok yansa da,
Artık senin ilgisizliğine dayanamayıp,
Sana elveda deyip,
Hayatından çıkıp,
Yarama tuz basarak seni sana bırakıyorum!
Ve sana hıç geri dönmeyecek bir şekilde,
Elveda diyorum,
Elveda benim canım kadar sevdiğim aşkım,
Sevmiştim seni ama yanılmışım!
Elveda benim yalan sevdam!
Almanya 17.10.2013
Zülfıye Dönmez
www.kafiye.net
Tescilli bir tespitte bulunacağım; bazı yaralar ne kadar derin olurlarsa olsunlar, kabuk bağladıktan sonra yeniden kanattığınızda o ilk “yaralanırkenki” acıyı hissetmiyorsunuz. Bizzat tecrübemle sabit. Şimdi yılların getirisiyle deli gibi bağlandığım bir adam ilk gittiğinde sahiden tam manası ile öleceğimi sandım. “Aşktan ölünmüyor” diyenlere en gerçek ispat olacaktım. Manen değil zahiren tükeniyordu gücüm. Eksiliyordum. Dışarıdan bakınca görülmeyen ama gelmiş geçmiş tüm bilimle ve tıpla uğraşan adamların “vücuduma kan pompaladığını” söylediği, halbuki “kan kaybeden” bir yaram vardı yumruğum büyüklüğünde. İç kanamamın “kan dolaşımı” adıyla anılması umurumda değildi çünkü ölen bir insan pek çok şeyi umursayamıyor. “Şu kadar ömrünüz kaldı vıdı vıdı bıdı bıdı” gibi cümleler kuran doktorun biçtiği süreden sonrasını dinlemeye dahi tenezzül etmeyen bir hasta kadar umursamaz oluyorsunuz öyle durumlarda.
Yarama yara bandı ettiğim üç adam oldu. İkisi uzaktı, epey uzak. Hiç dokunmaya cesaret edemedim. Çünkü sevdiğim adam gideli öyle pek bir zaman olmamıştı. Kokusunun hala üzerimde olduğuna emindim çünkü beni teskin eden ve yatıştıran tek şey buydu; saçlarımdaki parmak izleri ve boynumdaki kokusu… Biri yakındı, epey yakın. Her gün yüzünü gördüğüm, beni eve bırakan, gözlerime baktığında göz bebekleri titreyen, bana bir şey olacak hatta kılıma zarar gelecek diye ödü patlayan, bebek gibi bakan bir adam. En çok onu yara bandı ettiğime üzüldüm, kendime kızdım, kendime ben çok kızdım ömrüm boyunca ama bu durumda sahiden “hiç bu kadar kızmamıştım” oldum. Kendime çok kızgınım. Şu an arasam o “son yara bandım” beni affedecek belki, ağlasam, özür dilesem… Ama ben kendimi asla affetmeyeceğim ona bunu yaptığım için. Ve keşke yıllar evvel, ilk elini tuttuğum adam o olsaymış diyorum. Ama sevdiğim bir arkadaşımın da dediği gibi “birazdan güneş doğar, yeni bir gün başlar. ama kimse önemsemez ki; güneş doğarken başka bir yerde batar. aynı anda iki kişi mutlu olamaz bu dünyada.” Kesinlikle öyle.
Her neyse tespitim aslında konumun merkezi, o yüzden merkezden sapmadan devam edeyim. Ölür gibi olduğum anda, mutlu olmayı aşıladı o adam. Sonra sarıldığımızda anladım ki “sevdiğim adama” ihanet ediyordum. Ya da bu sadece bir histen ibaretti. Bazen hisler ne kadar gerçekçi olabiliyorlar, Tanrım! Bir buçuk yıldır hayatımda olmayan bir adamı aldatıyor gibi hissetmek ne aptalcaydı, başkalarına göre. Ama ben sevdiğim adamın kokusundan başka bir kokunun üstüme sinmesine göz yumamadım. Duramadım da o adamın yanında. Üzdüm onu. Ayıp ettim. Çok ayıp. Ama hepimiz birilerine ayıp ediyoruz bazen. Ama hepimiz, öyle çok iyi insanlar olamıyoruz işte. Her neyse. Sevdiğim adam hikayenin bu kısmında “kürkçü dükkanı” olan bendenize geri dönüş yaptı elbette. Yine açtım kollarımı, yine sardım evlat gibi, yine inanmak istedim, yine kokusunu göğsüme madalyon bildim, yine parmaklarını doladı saçlarıma ki tam da “kırıklarını aldırmak” istediğim zamanda, yine geldi tam penceremin altına, yine gülümsedi bana. Ve huy edindiği üzre bir süre sonra susarak gitti yine. Sebepsiz. Çünkü gelene kapıyı ilk çalışında açarsanız, kapıda beklemenin nasıl keskin bir heyecan olduğunu tatmazsa, onu içeri aldığınız hızla sizden uzaklaşacaktır. O gitti, ben yine bakakaldım. Ama dediğim gibi, tespitime dönecek olursak, kabuk bağlamış yarayı ne kadar kanatırsanız kanatın, o ilk yaralanış gibi sızlatmıyor. Aynı derecede kan kaybetmiyor kalbiniz, yaranız ya da adına her ne derseniz… Bir on dakika gözyaşı döküyorsunuz. “Ulan” diyorsunuz “Amacı neydi şimdi bunun? Ne biçim bir şaka bu? Ne diye kapıyı açtım ben bu aklı yetime? Allah belasını verseydi de keşke beni kendime düşman etmeseydi böyle” diyorsunuz. Sonra ona açtığınız o “hayali” kapıyı öyle bir kapatıyorsunuz ki, bu kez o kapıya “yara bandı” niyetine bi adam yaslamıyorsunuz açılmasın diye kapı. Bu kez kendi gücünüzle, yani sahiden, var gücünüzle kapatıyorsunuz kapıyı. Ara sıra sızlayan yaranıza dönüp “Bu kez başardık, iz kalır mı bilmiyorum ama iyileşeceksin kuşkusuz” diyorsunuz. O yine tempolu bir şekilde sızlıyor, her nefeste. Nefesinizi tutsanız da bir şeye yaramıyor. Ama iyileşeceğine inanıyor olmak dahi iyi geliyor. Bundan böyle hayatıma giren adamın “yarabandı” değil gerçekten “aşık olduğum” için hayatıma girmiş olacağını bilmek de iyi geliyor.
İlk gidişinde ona dair her şeyi; nerede takıldığını, ne yediğini, saat kaçta uyuyup uyandığını, hangi koşullarda çalıştığını, kimlerle arkadaşlık ettiğini, yattığı kadınları, kurduğu hayalleri, gittiği şehirleri, ağladığı omuzları, içtiği şarabı, izlediği maçı, gömleğini kimin ütülediğini bile merak eden ben, artık ona dair yalnızca tek bir şeyi merak ediyorum; acaba ben gelin arabasıyla mahallemize girdiğimde kimin arkasına saklanıp ağlayacak? Malum sahneye alışık mahallemiz ne de olsa. Umarım, duvağımı kaldıran adamı gördüğünde yırtılmaz sol göğsündeki yara.
-Mavi Tuğba Karademir
www.kafiye.net