Kategoriler

Arşivler


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Mezar Taşıma

Yakıcı bir cumartesi sabahı. Ahmet Bey, balkona oturdu. Çevreyi izlemeye başladı. İzmir sokakları yine hareketliydi. Havanın da çok sıcak olacağını kendi kendine söylenerek yakınmaya başladı.

Ahmet Bey, oturmuş olduğu balkondan Göztepe’yi, biraz daha ileride Üçkuyular limanı, daha ilerisinde İnciraltı ve arka planda Menteş yarımadası. İnciraltının tam ortasında bir silüet gibi ortada yükselen plaza. Görünümü bozsa da yine de rengiyle yeşilin akışını bozmuyor gibi duruyor.

Ahmet Bey, biraz gülümser gibi oldu. O güzel manzaranın içerisinde dikili taş gibi duran  Otel Plazanın görünümünü mezar taşına benzetti. İnsanlara mezarlık ve mezar taşları daima soğuk gelir. İnsanı titretiverir bir anda. Korkunç mu korkunç, insanı sanki bir anda boğu verecekmiş gelir mezar taşı, diye mırıldandı Ahmet Bey.

Evet… Hangimiz korkmayız ki mezar taşından, mezarlıktan. Hangimiz gece karanlığında mezarlığa gitmeyi bırakın yanından bile geçemeyiz korkudan. Ne derdir bilinmez, içimizde bir ürperti olarak yaşantımızı süsler durur. Halbuki mezarlıklara gidince oranın o kadar korkunç olmadığını düşünür, Ahmet Bey.

Ahmet Bey, hafif bir gülümsemeyle bakıyordu yeşilliklere. Geçen gün bir arkadaşının ölümü nedeniyle mezarlığa gitmişti. Aslında bu sıralar sık sık gider gibi oldu. Yaprak dökümü başladı tanıdıklarının arasında. Mezarlıkta defin işlemi bitince çevreyi bir dolaşmak istedi. Yakında beklide kendisi getirilecekti buraya diye de düşünmedi değil hani? Mezarlıkta o kadar çok şaşırdığı kabir biçimleri vardı ki. Hani zenginin mezarıyla faskir ve kimsesiz olarak ölenlerin mezarları hemen ayrılıyordu. Kimisi aile mezarlığı almış, orada gömülüydü, kim zenginler gösterişli mezarlar ile süslemişti mezarlarını. Yalnız hepsinde tek benzer yön vardı; “ Ruhuna Fatiha” . Bu dikkat çekmişti. Kesintisiz zenginin de fakirinde aynı temenni vardı. Bunun dışındaki her şey teferruattı artık, diye düşündü Ahmet Bey. Hatta o kadar çok teferruattan fazla yazılar vardı ki bazılarında, dışarıdaki kirlilik mezarlıkların içine de aynı şekilde yerleşmiş, dedi kendi kendine.

Sabah serinliğinde gölgede balkon keyfi çok güzeldi aslında. Çayından yudum yudum almaya başladı Ahmet Bey. Bir taraftan da canını sıkan sahte olan iki senet var ya!!!! İşte o iki senet onun için celladın hazırlamış olduğu yağlı ilmekli ip ve boğazına geçmek üzere diye de düşündü. Bir an da bir ürperti geldi, tüm vücudunu titretti. Yavaş yavaş ölüme doğru gidiyordu artık Aslında iki sahte senet yüzünden ölmek, onun adamlığına, erkekliğine yakışmıyordu. Fakat ne yazık ki çaresizdi Ahmet Bey. Çırpınıp duruyordu yaşam içerisinde başarılı olmak için. Yalnız gelmiş olduğu şu dünya yalnız kalmış ve yalnız olarak ahirete gidiyordu artık. Sevenleri çoktu, ancak az da olsa düşmanları onun hayatı cehenneme çevirdi şu İzmir çukurunda Ahmet Bey’i.

Ahmet Bey, son zamanlarda evin içinde duramaz oldu. İmkansızlıklar, olumsuzluklar, çaresizlikler o kadar peş peşe geldi ki, inanın ne yapacağını da bilemez oldu ve şaşırmaya başladı artık. Ölüme doğru adım adım yaklaşıyordu. Kahpelerin, şerefsizlerin kurmuş olduğu tuzak onu artık bu dünyadan sonsuzluk diyarına, kabristana iyice yaklaştırıyordu. Sadece zamanın bir an önce gelmesini istiyordu artık Ahmet Bey.

Bardağından bir yudum çay aldı. Düşünmeye devam etti. Hani mezarlık diyordu. O korkunç yer. Bir söz geldi aklına.: “ Ne eyledi rahat, ne verdi huzur/ Yıkıldı gitti dayansın ehli kubur- Ne kendisi rahat eyledi ne de huzur verdi/ Öldü gitti şimdi gitmiş olduğu mezarlıktakileri dayansın onun gelmesine.” Gülümsedi. Aslında şu hayatta bir türlü gerçekten samimi olarak gülümseyemedi, gülemedi. Yüzü tebessüm görmedi hiçbir zaman. Bari ömrünün şu son zamanlarında gülümsese. Gülümseyebilse… Dostlarına karşı aslında hep gülmeye çalıştı. İçinde fırtınalar koparken hep gülümsemek zorunda kaldı Ahmet Bey. Bari şimdi gerçekten doğal bir gülümseme olsa. Olsa da tebessüm eden bir yüz ile azraili karşılayabilsin. Hiç olmadı ona karşı dimdik dursun. Dursun ki bu dünyada yaşarken; namusu, şerefi, doğruluğu ve insanlığı ile öldüğünü belli edebilsin.

Ahmet Bey’in bir isteği vardı. Eğer ölürsem mezar taşıma klişeleşmiş şeyler yazılmasın. Çevre kirliliği onun mezarında ve mezar taşında da oluşmasın. Mezar taşımda şöyle bir yazı çok olur mu diye düşündü. Bir yere not aldı.

1954- ????
En iyi beni  Allah bilir,

Mezarlıklar dinlenme yeridir,

Sanma ki gelenler diri midir?

Dünya ölüler elinde kelepirdir.

                             Sade Vatandaş

İzmir/12.06.2009
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Çoban Yıldızı

Çoban Yıldızı

Bir hüzün çöktü İzmir sokaklarına. Günün yorucu koşuşturmaları sonucunda, yorgun, bitkin ve yıkılmış gibiydi Ahmet Bey. Ufukta yorgun ışıklar nasıl zor bir şekilde kendilerine yer bulmaya çalışıyorlarsa; Ahmet Bey’de ufuktaki kararmayı izlemeye başladı yorgun vücuduyla balkondan.

Sabah vakitlerinde; yemyeşil bir yolu andıran, ağaçlar arasından gördüğü Göztepe, Güzelyalı, Üçkuyular, İnciraltı, İzmir Körfezi ve daha ileride Menteş Yarımadasında dağların üzerindeki bulutların kızıllığı, yavaş yavaş yerini koyu karanlığa bırakırken çoban yıldızı kendini göstermişti bile.

Çocukluğu geldi aklına Ahmet Bey’in. Çoban yıldızını uzun zamandır görmüyordu. Hani dört yıl olmuştu çoban yıldızını görmesi. En son Kuşadası Davutlar’da görmüştü. Daha sonraları adres değiştirme, hastalıklar, kazalar, dünya meşgalesi ve şöyle bir gönül rahatlığıyla balkona oturup güneşin batışını seyredememişti. İlk defa bugün hem güneşin batışını, hem de güneşin batar batmaz çoban yıldızının görünmesini ilk defa seyrediyordu yorgun vücuduyla.

Çocukluğunda Gemicikırı köyünde okullar tatil olunca, amcasının yanına gider ve orada amcasının hayvanlarını güderdi Ahmet Bey. Sabah ineklerin sütleri sağıldıktan sonra öküzleri de önüne katarlar, boynuna bir torba koyarlardı. Öğlen acıktığında karnını doyuracak ve akşama kadar idare edecek bir şeyler konurdu torbasına. Köyün bütün çocukları önlerindeki hayvanları ovaya indirir ve orada ortak olarak hayvanları güderlerdi. Ahmet beyin azığı çoğu zaman; domates, biber, peynir, bazen kavun, bazen karpuz olurdu. Bazen de biber, patlıcan, kabak kızartması olurdu.

Köyün gençleri Ahmet Bey’e hayvanlarının güdülmesi konusunda yardım eder, ona akıl verirlerdi. Onları can kulağıyla dinler, öğütlerine kulak verirdi. Kolay değil önünde beş inek, iki öküz vardı. Çoğu zaman yorulurdu. Yorgun düşerdi küçücük bedeni. Bazen uyuya kalırdı oturduğu yerde. Uyandığında kendi hayvanları ile birlikte köyün sürüsü uzakta olurdu. Ama onun hayvanlarını da güderdi köyün gençleri Ahmet Bey’in. Akşam olunca amcasının evinin yolunu tutardı Ahmet Bey. Hayvanlar o kadar uslu ve o kadar sakindi ki, Ahmet Bey’i hiç üzmezlerdi hayvanlar. Evin yolunu şaşırmadan evin dış avlusuna giderlerdi. O nedenle fazla da zorlanmazdı ama yine de geniş bir arazide koşmanın, koşuşturmanın yorgunluğu onu halsiz düşürür, çoğu zaman erkenden uyurdu. Bazen akşam yemeği bile yiyemezdi bitkinlikten.

Yine o çocukluğundaki ilkbahar mevsiminde hayvanların yeşile salındığı o günü asla unutamıyordu. Aslında o kadar acı anıları, şanssızlıkları vardı ki…. İnanın içerisindeki güzel anları parmakla gösterecek kadar azdı diyebilirim. Yine sabah amcası ile birlikte küçük azmak boyundaki çayıra gitmişlerdi. Amcasının çayırında yedi büyük baş hayvan yayılmaya başlamıştı. Amcası Ahmet Bey’e;

– Ben köye gidiyorum. Öğleden sonra gelirim. Akşama beraber döneriz.

– Amca, ben bu hayvanları yalnız başıma burada tutamam.

– Sen bu hayvanları burada tek başına gütmeye alışacaksın. Yalnız dikkat et. Yeşillik

daha yeni büyüyor. Hendek kısımlarında zehirli baldıranlar var. Onlardan yemesinler. Yoksa zehirlenirler. Şimdiden seni yalnız bırakayım ki, yazında bunları sen güdeceksin tek başına. Ben diğer işlerle ilgileneceğim.

– Amca, beni burada yalnız bırakma.

– Ben sonra gelirim dedim. Sen sadece hayvanların hendek içine inmelerini önle.

Hayvanlar zehirli baldıranlardan yemesinler.

– Amca, ben zehirli baldıranları nasıl ayıracağım ki?

– Sen hayvanları şu hendeğe yaklaştırma yeter. Zehirli baldıran yerlerse zehirlenirler.

Bazen geç kalınırsa ölümüne neden olabilir.

– amca, beni burada yalnız bırakma, ne olur?

– Kes. Sana bu hayvanları sen güdeceksin dedim, der ve Ahmet Bey’in ensesine iki de şaplak atar.

Ahmet Bey çaresiz, gözleri yaşlı, hayvanların başında tek başına kalır. Aslında amcasının işi yoktur. Köyün kahvesine gidecek, çayını, sigarasını içecek, dedi kodu yapacaktı. Eve hiç uğramayacaktı amcası. Akşam onun yanına gelecek, sanki bütün gün onun yanındaymış gibi eve dönecekti. Ama olan yine Ahmet Bey’e oluyordu. Akşam eve vardığında babaannesine söylese, amcasına kızacaktı babaanne ama sonraki günü de vardı bunun. Ovada yine amcası ile o kalacaktı.

Hayvanlarla yalnız kalmıştı Ahmet Bey. Aksi gibi o gün çayırda kendisine arkadaş olabilecek gibi tanıdıkta yoktu. Hendeğe öküzleri ve inekleri yaklaştırmamak için hendek boyunca aşağı yukarı koşuşturdu durdu. Bir taraftan ağlıyor, bir taraftan da hayvanlara yalvarıyordu; “ Ne olur inekler, öküzler. Allah aşkına şu zehirli otlardan yemeyin, olmaz mı?” Bir ara yorgunluktan olduğu yerde dalmıştı. Kendisi henüz dokuz yaşındaydı.

Kendine geldiğinde akşam yaklaşıyordu. Öküz ve inekler çayırda doymuş olarak ayakta geviş getirmeye başlamışlardı. Güneş yavaş yavaş ufka yaklaşıyordu. Hayvanları önüne kattı. Fakat öküzün biri neşesiz ve zor yürüyordu. Köye yaklaşırken amcası karşısına çıktı. Koşa koşa Ahmet Bey’in yanına geldi. Bir Taraftan da öküzü göstererek;

– Sen ne yaptın? Hayvanları neden dikkatli gütmedin? Bak koca öküz şişmiş. Zehirli

baldıranı yemiş hayvan.

– Amca, ben sana hepsini birden güdemem dedim. Yani öküz ölecek şimdi, değil mi?

– Ulan…. Yedi hayvanı güdemedin! Sadece başlarında duracaktın. Senin gibi bir veledin…. der ve Ahmet Bey’in ensesine iki şaplak daha yapışır.

Eve geldiler. Diğer hayvanlar dama girdiler. Ancak koca öküz avlunun ortasında ayakta durmaya devam etti. Zaten ayakta zor duruyordu. Gevişte getirmiyordu artık. Karnı davul gibi şişmişti. Amcası evin içinden elinde büyük bir bıçakla çıktı. Öküzün arka ayaklarına yakın sırt kemiğine doğru bulunan karın boşluğuna bıçağı soktu çıkardı. Bıçak çıktığında hayvanın karnından büyük bir hava çıktı. Sanki hayvan kendisine gelir gibi oldu. Hayvana bir şeyler içirdi amcası. Ancak yarım saat sonra hayvan yere yıkıldı. Avluda koşuşturmalar başladı. Hemen amcası bıçağı hayvanın gırtlağına dayadı ve koca öküzü kesti. Artık öküzün kurtuluşu mındar gitmeden onu kurtarmaktı.

Koca öküz kesilmişti. Etinin bir kısmını kıyma olarak, bir kısmını parça et olarak 3 liradan sattılar komşulara. Geri kalan kısmını da kavurulmuş kıyma ve kavurulmuş kuş başı et olarak küplere doldurdular.

Gece yarısı olmuş, herkes yatma saatine geldiğinde sofra kurulmuştu. O saate kadar Ahmet Bey, ne konuştu, ne bir şikayette bulundu. Korkudan sanki köşe bucak kaçıyor gibiydi. Akşam yemeği için sofranın çevresinde toplandı ev halkı. Tam yemeğe başlayacaklardı ki, amcası;

– Sen sofraya oturma. Koca öküz senin yüzünden öldü. Bir öküzü güdemedin. Şimdi hangi yüzle bu öküzün etinden yiyeceksin?

Baba anne devreye girdi.

– Amcası, sen Ahmet ile beraber çayırda durmadın mı?

– Ben bir ara köye geldim.

– Bacak kadar çocuğa nasıl güvenirsin yedi baş hayvanı. Şuncazın

zaten kendine hayrı yok, bu hayvanlarla nasıl baş etsin? Bu konuyu seninle artıca konuşacağız. Dur hele sen… Asıl bu hayvanın etinden yemek sana yasak olmalı.

Ancak Ahmet Bey daha sonra konuşmaları duymak istememişti. Bir taraftan birkaç yudum alıp yer sofrasından kalkmalıydı. Çünkü yemek mi onu, o mu yemeği yiyecekti hala karar verememişti. Oysaki Ahmet Bey, o gün eve biraz geç geliyordu. Eve gelirken güneşin batmaya yüz tuttuğu ufuk tarafında sonradan öğrendiği Çoban Yıldızını ilk defa görmüş ve o gün de ismini öğrenmişti. O kadar parlak bir yıldızdı ki….

Körfezde hava iyi kararmış, ortalık şehrin ışıkları ve gökyüzünde tek tük görünen yıldızların görüntülerini ıslanan yanaklarının eşliğinde izlemeye devam ediyordu. Bir taraftan radyoda “ Gökyüzünde yalnız gezen yıldır.” Şarkısını dinliyordu. Bu bir tesadüftü sanki. Bardağındaki çayını yudumladı. Artık Çoban Yıldızı da diğer yıldızların arasında kaybolup gitmişti.

İzmir/ 16.06.2009
Hüseyin DURMUŞ


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

İzmir’in Sıcakları

İzmir’in sıcakları meşhurdur. Çünkü konumu itibariyle bir çanak içerisine kurulmuştur. Son yılların en sıcak günlerini yaşamaktadır İzmir, diğer illerde yaşanan yağmur ve sele karşılık. Eğer İzmir’in imbatı esmezse buzlu su ile duş alsanız size faydası olmaz. Sıcak ve yorucu bir günün sonunda balkona oturdu Ahmet Bey. Güneşin batışını seyrediyor. Ama sıcak hava hala bunaltıyor, ağaçlarda yaprak kımıldamıyordu. Yüksek tansiyonu nedeniyle sıcağa da alerjisi vardı. Bir taraftan radyodaki türküleri dinlerken diğer taraftan da yaşama gülümsemeye çalışıyordu.

Ahmet Beyin, iyilik sever, sözünün eri, saf ve çok çabuk söylenene inanan bir yapısı vardır. Çalışmaktan korkmayan, elinden gelen her işi yapar ve yılmaz. Çok hümanist bir yapısı vardır. Ayrıca dostları ona; “ Sen bazen çok polyannacılık yapıyorsun. Bu kadar polyannacılık sana iyi gelmez.” demişlerdir, O’ da gülümseyip geçmiştir.

Körfezi seyretmektedir. Güneş kızıllığa bürünmüştür artık. Ahmet Bey; “Bütün işlerim çok aceledir. Aceleyi severim. Yarım hiçbir işimi de bırakmam. Yapamayacağım bir işi de söz vermem. Fakat her nedense son yıllar işlerim hep ters gidip durur. İnanın öyle ters giden işlerim olmaya başladı ki canlar, başkasından ben duysam inanmam. Bana nasıl inanmıyorlarsa, ben de gerçekten inanmam. Daha önce başımdan geçen bazı terslikleri söylediğimi sanıyorum sizlere. Ama son zamanlarda yaşadıklarıma ben bile inanın zor inanmaya başladım. Bunları ben mi yaşıyorum.” diyerek derin bir ah çekti.

O kadar çok yorulmuştu ki Ahmet Bey. Aslında yorgunluğu uğraşılarından değil. Yorgunluğu tamamen ters giden işler ile uğraşmak ve hiç olmayacak şekilde işleri yoluna sokmaya çalışması. Bu uğraşılarda sanki Ahmet Beyle alay edilircesine işler öyle bir ters gidiyor ki… Bugün öğrendiği iki olumsuz olay, artık canına tak dedi doğrusu. Nasıl tak demesin ki. Memlekette annesinden miras kalmıştı. Ama aksilik bu ya, tapu evraklarında annesinin adı yanlış yazılmış. Tek çözüm annesinin adının düzelmesi için mahkemeye başvurmak. Onu da yaptılar. İş çabucak olacaktı güya. Abisi ilgilenecekti. Ona vekalet de vermişti. Fakat işlerin çabuk bitmesini, çözülmesini bırakın daha da karmaşık hale gelmeye başladı. Çayından bir yudum aldı Ahmet Bey. Sonra başladı yine sesli düşünmeye; “ Demek bütün işlerim mahkemelik olacak. Allah’ım öyle zorlanmaya başladım ki, umarım öldükten sonra ölümüm de mahkemelik olmaz. Olursa da kimse şaşırmasın. Duyanlar olursa haklı çıktığımı düşünmesinler, ama ne yazık ki öyle olacak galiba. Annemin adının doğru yazıldığı köyün muhtar odasında bulunan “KÖY NÜFUS KAYIT KÜTÜĞÜ”  mahkemeye istendi. Ne güzel. Allah’ım köyün nüfus kütüğünü hakim istedi istemesine ama, köy muhtarı deftere sahip çıkamamış ki… Şimdi hakimin görüp en önemli kanıt olarak mahkemeye getirilmesini istediği kütük kayıp. Peki şimdi ne olacak. Ya köyün nüfus kayıt kütüğü bulunacak Mahkemeye biran önce sunulacak ya da kütük kayıplar listesine girecek, ondan sonrası Allah kerim, köyün muhtarı görevden alınacak. Bizim mahkemede sallanıp sallanıp gidecek. Oysa ki çok kısa zamanda olup bitmesi gerek bu iş şimdi uzayacak da uzayacak.”

Ahmet Bey, biraz yorgunluktan, biraz kırgınlıktan, biraz da bu kadar tersliklerden sonra hala ayakta nasıl kaldığına gülümseyerek körfezi izlemeye devam ediyordu. Artık güneş batmış, yavaş yavaş karanlık kendini göstermeye başlamış, yıldızlar da göz kırpmaya başlamıştır birer birer. Aklına bugün öğrendiği ikinci terslik gelmiştir. Gülümseyerek başını sağa sola salladı, ellerini havaya kaldırdı; “ Şikayet değil Allah’ım, adalet istiyorum. Şikayetten bıktım, artık benim için gerçek adaletin tecellisini istiyorum. Ama ne olur gecikmesin. Artık sabrım kalmadı. Ekonomik açıdan çok zordayım. Mahkemelere yapılan harcamalar belimi büktü. Bir terslik bitmeden bir diğeri geliyor. Allah’ım bana adaletin- Sürün ey kulum, sabrını deniyorum, bakalım bu sınavda ne kadar başarılı olacaksın- diyerek imtihana tutma yarabbi!

Bugün imza için İstanbul’a giden evrakın aylardır sağda solda süründüğünü gördüm. İstanbul’a giden dosya, mühürlü bir torba içinde gitmediği için geri geliyor. Tekrar hazırlanıp geri gönderilmeyi beklerken, denetime giren mahkemede benim dosya denetim için seçilen bir dosya oluyor ve uzun süre de müfettiş ile sohbet ediyor benim imza dosya. Hep terslik, hep terslik….”

Sokak lambaları yandı. Yoldan geçenlerin ayak seslerini bazen köpek havlamaları, kedi miyavlamaları sakinliği bozuyordu. İnsanlar acele acele gidiyorlardı. Bir ara gökyüzünde beliren çok parlak bir yıldız gözüne ilişti. Gülümsedi; “ Şu yıldızda olsam, orada yaşasam, acaba burada yaşadıklarımın bir kısmını orada da yaşar mıyım?” dedi, yerinden katlı, salona doğru yürüyüp gitti Ahmet Bey.

İzmir/ 22.07.2009  
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

KİBRİT

Uzun zamandır görmediğim bir arkadaşım rahatsızlanmış ve İzmir  Göğüs Hastalıkları Hastahanesi yatmıştı. Fırsat bulup bir türlü kendisini ziyarete de gidememiştim. İşlerim çok yoğundu.
            Öğretmenlik yaptığım için sabahları okulda neredeyse tam gün mesai yapıyordum. Öğleden sonraları ise kendi ev işlerimi  ve özel işlerimi takiple geçiyordu. Fırsat yaratamamıştım arkadaşımı ziyaret için.
            Yine bir akşam  üstü Tepecik semtinde Trafik işlerinde plaka değişimi nedeniyle Tepecik’e gittim. Hazır buraya gelmişken bir de şu arkadaşımı ziyaret edeyim dedim ve Tepecik Göğüs Hastalıkları hastahanesine gittim.
            Bahçede yürümeye başladım. Yolun sağına ve soluna dikilen çam ağaçlarının kokusunu alarak yürüyordum. Bahçe tamamen yeşillenmiş, yürünen yollar ise asfalt veya beton hale getirilmiş. Sağıma soluma bakınarak giderken hastanenin girişine yaklaştım. Giriş kapısına yakın banklara oturan hastaların durumu doğrusu beni çok ürküttü.
            Bacağı kesilen hastaların yanı sıra gırtlak kanseri nedeniyle gırtlaklarına delik açılan insanları gördüm. Bir tekerlekli sandalyede oturan iki bacağı da kesilmiş bir hastanın bana doğru baktığını gördüm. Bana doğru işaret ediyor ve beni yanına çağırıyordu. Hiç tereddüt etmeden hastaya doğru yürüdüm. Hastanın yanına vardığımda :
           – “ Beyefendi, ateşiniz var mı acaba”  dedi.
           – “Var ”  dedim.
           Eve gideceğim için markete uğramış, evimin ihtiyaçlarını da almıştım. Torbamın içerisinde iki düzine kibrit bulunuyordu. Kibritler hemen torbanın üstünde bulunmaktaydı. Ben “ sanıyorum sigarsını yakacak. Sigarayı da gizli içmeyi düşünüyor.” Dedim. Bunu düşünerek:
           – “ Ateşim  yok,” dedim.
           –  “Neden yalan yapıyorsunuz, naylon torbanın içindekileri  ne?” diye  bana sinirli sinirli çıkıştı.  
           Kendisinden hiç beklemediğim bir hareket yaptı. Zaten hastanın da çok yakınındaydım. Elini naylon torbanın içine hızlıca soktu. Kibrit düzinelerinden birini aldı. İçinden bir kutu kibriti çıkardı ve açtı. Ben kendisine hiç müdahale edemiyor, şaşkınlığımdan ne yapacağımı şaşırmıştım. Bir taraftan da sinirlenmeye başlamıştım. Ben şaşkın bir vaziyette dururken, hasta kibriti çaktı ve düzinenin içine soktu. Ben iyice şaşırmış, sinirleneyim mi, yoksa acıyayım mı, derken kibritlerin tutuşturmasını üzgün bakışlarla izlemeye başladım.
            Para sayarak aldığım bir düzine kibrit kül oluyordu. Kibritleri yakan  hasta bir taraftan gülüyor, bir taraftan da söyleniyordu. Ben artık sinirime hakim olamayarak:
            – “ Beyefendi, ne yaptığınızı sanıyorsunuz,” dedim.
            –  “Hiç,  kibritleri yakıyorum,” dedi.
            –  “Neden benim kibritimi yaktınız?, dedim, öfkeli, öfkeli.
            – “ Bu kibritler var ya, bu kibritler”, dedi, biraz duraksadı. “Bu kibritler benim hayatımı mahvettiler,” dedi. “ Bu kibritler yüzünden benim iki bacağım kesildi.”
            –  “ Peki sebebi ben nasıl oluyorum?” dedim.     
            –  “Ah bu kibritler “ diyerek paketi gösterdi.
            –  “ Peki  benim kibritlerimin,” derken, sözümü kesti.
            –  “ Eğer bu kibritler olmamış olsaydı, ben de sigaraya başlamayacaktım.” Dedi.
            –  “ Peki sigara için çakmak kullanmadın mı?” diye sordum.
            –  “ Çakmağı karıştırma şimdi. Önemli olan ateşin benim başıma bela olması değil mi?” diye sordu. Daha sonra başını sağa sola sallayarak sinirini yenmek için çalışıyordu. Ben bu arada kendisine:
             –  “Senin iki bacağının kesilmesi senin yanlış uygulamandır, laf dinlememe ve aksiliklerden olmuş olabilir. Ancak benim kibritlerimin ne günahı var be adam,” dedim.
              –  “Benim hayatımı karartan bu kibritlerden başka nasıl intikam alacağım,” dedi.
              –  “Sen şimdi intikam aldığını mı sanıyorsun? “dedim. 
              –  “ Evet, intikam alıyorum, var mı bir diyeceğin?” diyerek biraz ukalaca hareketler yapmaya başladı. Bir taraftan da acı acı gülümsüyordu. Belli ki acılar içerisinde kıvranıyordu. 
              Bunun üzerine biraz düşündüm. Allah zaten verilmesi gereken dersi bela olarak kendisine vermiş. Benim ona yapabileceğim en büyük kötülük ise beddua olacaktı. Şimdi o bedduayı da yapamıyorum. Hem nasıl ve neresine yapabilirim diye düşünürken kibritlerimi yakan hastanın sesiyle irkildim.
             –  “Beyefendi, beyefendi…”
             –  “Buyurun ,”dedim.
             –  “Bir daha buralara kibrit getirmeyin olur mu?”
             –  “Ne demek istiyorsunuz siz beyefendi,” dedim.       
             –  “ Hadi beyim fazla oldun, önümden çek git, senin kibritlerin beni ilgilendirmez,”  dedi.
              Tam sakinleşmek üzereydim ki bu söz üzerine yine sinirlenmeye başladım. Kendime, sinirlerime zor hakim oluyordum. Bu sırada çevremizde iki üç kişi bizi dinlemeye başladılar. Kendi kendimi teselliye başladım. “ Aman dikkat et, sakin ol, şeytana uyma, bugün yeterince sinirlendin. Hiç olmadı şimdi sakin ol da kendini hastaneye yollama.”  Daha sonra hastaya dönerek.
             –  “Beyefendi,” dedim. “ Yaktığın bu kibritler var ya!”
             –  “ Evet,” dedi
              – “ Sen bu kibritleri yakmakla sadece bana zarar vermiyorsun, benim yanım sıra; kendine, şu çevremizdeki insanlara ve tüm insanlığa, doğaya zarar verdin.” Dedim.
             –  “ Doğa da kim oluyormuş? dedi.
            –  “ Ben sana ne diyeyim ki? “ dedim.
             –  “Ben kimseye zarar vermedim,” dedi.
            –  “Bakın beyefendi! Siz bu kibritleri yakarak ilk önce bana, daha sonra insanlara ve doğaya zarar verdiniz Bunu biliyor musunuz?,” dedim.
             –  “ Ben hiçbir yere zarar vermedim,” dedi.
             –  “ Bakın beyefendi: Kibritleri yakarak ilk olarak bana zarar verdin. En önemlisi bu kibritleri yakarak doğaya zarar verdin. Kendi sağlığına zarar verdin. Eğer sen bu kibritleri yakmamış olsaydın.”
             Alaylı bakışlarla bana baktı. Daha sonra zoraki gülümseyerek, birazda dalga geçer gibi:
             – “Başka neler yapmışım bakayım,” dedi.
             – “Seni ne yapmalı bilmiyorum ki…”
             – “Beni Hitler gibi sabun yapsan nasıl olur?”
             –  “Seni…”
             Söyleyeceklerimden dolayı kırıcı olmak istemiyordum. Burada saçma sapan sözlerle zaman kaybetmekte uygun değil. Hem ben buraya hasta ziyaretine gelmemiş miydim.Zaten Allah onun cezasını vermişti. Ben sakin olmak zorundaydım. Çünkü ben sağlıklı ve sağlam biriydim. Ayrıca ben onun yaşadıklarını da yaşamadım. Birde kendimi o hastanın yerine koymayı düşündüm. Ben olsaydım acaba aynı davranışları yapar mıydım? Aynı rahatsızlığı geçirseydim be ne yapardım diye düşündüm. Ancak onunda yanlışı yapmazdım diye aklıma getirdim. Çünkü insanda düşünmek için bir akıl vermiş Allah. Ben zaten doktorların uyarısı ve kendimi de rahatsız hissettiğim zaman sigarayı bırakmamıştım. Eğer sigara içmeye devam etseydim belki bende aynı duruma düşmeyecek miydim?
            Ona  benim vereceğim cezanın onun yaptıklarından bir an önce kurtulmak olacağını düşünürsek ki benim ona ceza vermem de mümkün değil, ayrıca ceza verme yetkim de yok. Ben böyle düşünürken kişinin bana seslendiğini duydum.
           –   “ Ne oldu, cevap veremedin?” dedi.
           –   “Allah sana verilmesi gereken cezayı vermiş zaten.”
           –   “Peki ben ne gibi zararlar vermişim, anlatmadın, çok bilmiş,” dedi.
           –   “Bakın beyefendi. Şu kibritleri elde etmek için ormandan bir ağaç kesiliyor. Bir ağacın taşına bilmesi içinde onun yolu üzerindeki ağaçları da kesiyorlar. Kısacası bir kutu kibrit için bir sürü ağaç ta zarar görüyor. Ağaçların uzun yıllar süren yaşam mücadelesini de düşünürsek, büyümesi ve yetişmesi uzun yılları alan bu ağaçları yok etmek için bir dakika yetiyor. Sadece öyle olsa…Bunca emek yanında boşa gidiyor. Senin ve benim ihtiyacım olan oksijeni temin eden ağaçlar böylece ortadan kalkıyor. Birde senin gibi düşüncesiz, orman kıyısında kaçak arazi elde edeceğim düşüncesi ise ortalığı cehenneme çevirenleri de düşünürsek. Senin gibi düşüncesiz, çıkarcılar yüzünden gencecik fidanlar yanıp gidiyor,” dedim.
         –   “ Daha başka neler söyleyeceksin.,”  dedi
         –  “ Senin gibilere ne söyleyebilirim ki. Hep kendini düşünmekten bu hale gelmişsin. Seni sevenlerini kırmışsın ama yine de akıllanmamışsın. Kim bilir sana ne kadar sigara içmemen konusunda neler söylediler. Eşin, çocukların sana – Ne olur şu sigarayı içme, sana yalvarıyoruz- dedikçe sen aksine sigarayı Allah bilir inat uğruna arka arkaya yakmışsındır. Bu hareketi yaparken hiç düşünmüyorsun da şimdi mi insanlara kızıp intikam için hareket ediyorsun. Baksan ya, sana acınması gerekirken acımak bile gelmiyor içimden. Hani ormanlar Yanerken seni ve senin gibi düşünenleri o yanan ağaçların ortasına bırakarak cezalandırmak isterdim. Ancak böyle bir davranışın senin yaptığın caniliği hatırlatacağı için böyle yaparsam sana değer verilmiş olur. Ben de senin gibi cani olmuş olurum.  Hem böylece sen kurtulmuş olursun. Senin düştüğün alçaklığa, caniliğe düşmek istemem,”dedim.
              –  “Bakıyorum sende canileşiyorsun. Ne haber?” Dedi.
              Ben onun söylemiş olduğu bu söz karşılığında durakladım. Haklıydı… Neredeyse onun kadar, acımasız ve alçalma durumuna gelmiştim. Kendine gel dedim, kendi kendime.
              –  “ Seninle uzun uzun konuşmak isterdim. Ancak burada ziyaret etmem gereken bir arkadaşım var. Onun yanına gitmem gerekiyor. Senin gibi aciz, kişiliksiz bir kişi ile fazla vakit harcamaya da değmez. Sana sadece söyleyebileceğim şey; Allah sana verilmesi gereken cezayı vermiş. Bir de bu insanların ahını da aldığına göre sigara içmeye devam et. Geri kalan cezanı da böylece çekmiş olursun. Sigara içerek iki bacağın gittiğine göre, yakında gırtlağını da delerler de konuşma özgürlüğünü de yitirirsin. Hem senden bıkmış olan aile fertleri kurtulmuş olur, hem de çevrendeki insanlar senin dırdırın kurtulmuş olurlar,” dedim.
             –  “Allah asıl senin belanı versin,” dedi ve sandalyesinin tekerleklerini çevirerek hızla yanımdan uzaklaşmak için çaba harcamaya başladı.
             Ben yaşadığım bu olay karşısında kendimi zor tutmuş, kendi kendime söylenerek arkadaşımın ziyaretini tamamlamak için koğuşlara doğru yürümeye başladım. Etraftaki çiçekler ile çam ağaçlarının   kokuları ciğerlerimi dolduruyordu.

                                                          İzmir 12.02.2002 
                                                         Hüseyin  DURMUŞ54  
                                                        
www.kafiye.net


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

İHANETİ DUYDUM

Yakıcı bir günün ufukta kaybolmaya başladığı sırada Ahmet Bey, bitkin bir vaziyette eve girmişti. Olumsuz düşünceleri beyninden atabilmek için ve sağlığı açısından uzun bir yürüyüş yapmıştı.

Gün boyunca oradan oraya hem bir iş bulmak için koşturmuş, hem de çok acil olarak ihtiyacı olan parayı bulmak için arkadaş ve dost kapılarını aşındırmıştı. Ne yazık ki, elleri boş eve dönmüştü.

Akşam yemeğini yemiş, balkona oturmuştu Ahmet Bey. Uzaktan da olsa İzmir Körfezinin Balçova ve Narlıdere taraflarını seyrediyordu. Gece olduğu için bir kadının boynundaki gerdan gibi oluşan ışıklara dalıp gitmişti. Yorgunluktan mıdır, üzüntüden midir bilinmez, vücudunda bir titreme başladı Ahmet Bey’in. Gündüz çok koşturmuştu. Mali sıkıntılarını aşabilmek için koşturmuştu. Kime sorsa mali kriz bahane oluyordu. Aslında eskilerin söylediği aklına geliyordu her kapıyı çalışında:” Sende yoksa başkasında da yoktur. Sende varsa vermek isteyenler kapını aşındırır.” Bunu hiç unutmamıştı. Ne yazık ki bu durumda böyleydi.

Memleketten de gelecek bir yardım da söz konusu değildi. Gözden ırak, gönülden de ırak misali akrabaları ile de limoniydi arası. Nasıl ki iki kızı uzun yıllardır kendisi ile konuşmuyorlar. Hoş iki kızı da hem Ahmet Bey’in abisi, kız kardeşi ve yeğenleri ile hiç görüşmüyorlarsa, sıkıntılarının olmasında eski ailesinin rolü de büyüktü.

Masada bir not ilişti gözüne. Biraz gülümsedi sonra Ahmet Bey. Nasıl gülümsemesin ki, yeniden aşka, sevdaya tutulmuştu. Notu eline alıp okumaya başladı:  

“Biricik  Aşkım;
Bu gün seninle ilk defa uzun zaman sonra tekrar görüşmeye başlamanın heyecanı ile ve görüşmenin de çok kısa olmasına karşın anlatılacak çok şeyin olması nedeniyle ne yazık ki ne sevincimi, ne düşüncelerimi sana anlatamadım. Nikindeki yazını da hiç beğenmedim. Bana doğrusunu istersen çok dokundu ve ben seni gerçekten severken böyle bir yazı ile karşılaşacağımı hiç beklemiyordum. Ama ben seni gerçekten seven bir aşığın olarak senin böyle düşüncelere kapılmanı asla istemem. 

Bana göre Dostlar zor günde vardır. Acı içerisinde kıvranırken yanımda olmayan dosta ben dost demem. Sevdiğimi ilk önce acı gününde kucaklarım. Mutlu gününde beni kucaklayıp kucaklamayacağını ona bırakırım.

Evet biricik aşkım, esmer güzelim. Seni hala ilk günkü o ulaşılması zor aşk ile seviyorum. Seni asla unutmayı, senden uzaklaşmayı  hiç düşünüyorum. Ben sevdiğimi ölesiye severim. Sen benim bir tanemsin ve öyle de olmaya devam edeceksin. Seni çok özledim. İnan hala geceleri duvardaki resmin ile konuşuyorum. Balkonumdaki güller ve çiçeklerle konuşuyor, dertleşiyorum. Seni onlara anlatmaya devam ediyorum canım. Seni bilmem ama hala senin yolunu gözlüyorum dört gözle. Seni fazla oyalamayayım. Daha çok konuşacağımız günler gelecek. Seni çok seviyorum, Allaha emanet ol bir tanem.” Gözleri nemlendi.

Elindeki notu yavaşça masaya bıraktı. Mutlaka bir araya geleceğiz sevgilim. Mutlaka birleşeceğiz, dedi.

Ahmet Bey, artık yoruluyordu koşuşturmaktan. Akşam eve gelince; dert ortağı, söyleşeceği, konuşabileceği bir arkadaş istiyordu yanında. Onunla karşılıklı oturmak, söyleşmek, dertleşmek, yeri geldiğinde omzuna başına dayamak istediği gerçek bir hayat arkadaşı istiyordu artık. O kadar sıkıntılı ki, eve girmek istemiyor, evde yalnız kalmak istemiyor. Sanki dört duvar üstüne gelecek gibi oluyor evde yalnız olunca. Kışın soğuğunda bile balkona çıkıp saatlerce oturmaya devam ediyordu.

Bazen bilgisayarının başına geçer, duygularını, düşüncelerini sayfalara dökerdi. Balkonunda çiçeklerle, güllerle konuşur dertleşirdi saatlerce. Onun can yoldaşıydı onlar. Aslında bilgisayar da dertlerinin azalmasına yardımcı değildi. Ancak rahatlıyordu yazdıkları ile içini döküyordu çünkü. Kendi kendine ağlar, ellerinin tersiyle gözyaşlarını silmeye çalışırdı. Bazen silmezdi hiç. Nasılsa ağladığını görecek kimse yoktu evin içerisinde. Bırak, kuruyuncaya kadar aksın gözyaşlarım, derdi, Ahmet Bey.

Ahmet Bey’in yorgunluğu aslında çok koşuşturmaktan değil, sevdiği kişi ile arasında karabulutların dolaşmasından dolayı çok yoruluyordu. Sevdiği aşkına yardım edemeyişi de onu kahrediyor. Bu kadar aksilik hep mi bana gelecek diye de kendisini yakınmaktan alamıyordu. Hele bu sabah sevdiği ile yapmış olduğu konuşma, ömründen yirmi yılı silip atmış gibi oldu. Yirmi yıl daha yaşlanmıştı sanki. O sözleri hatırladıkça;

– Keşke ben bu sözcükleri duymasaydım. Ne vardı sanki pc başına geçip internete girmeseydim. Girmeseydim de sevdiğimle o tartışma aramda geçmeseydi.” dedi.

Ahmet Bey, yalnız yaşadığı için akşam olunca evde canı sıkılıyor.  Yazılar hazırlıyor. Günlükler tutuyor. Kahveye gitme alışkanlığı yok. Alkol de almıyordu. Hani balkonda oturup müzik eşliğinde hafiften hafife efkarını dağıtsın. Bunun yerine bilgisayarda sanal alemde tavla yada poker oynardı. Sitresini atar, sonra da televizyon karşısında tartışma programlarını izlemeye devam ediyordu. Tartışma programlarının abonesi olmuştu akşamları.

Bu sabah evden geç çıkacaktı. Sabah biraz pc başında oyun oynayayım dedi. Bir taraftan da kahvaltı yapıyordu. Günlük yapacağı işleri de düşünmeye devam ediyordu.

Ev telefonu çaldı. Numaraya baktı. Arayan sevdiği esmer güzeliydi. Bu saatte onun telefon etmesi mümkün değildi. Hayırdır, bir terslik mi oldu acaba diye düşünmeye başladı. Telefonu açtı hemen.
          Utanmıyor musun sabahın erken saatlerinde oyun oynamaya?
          Oyuna yeni girdim canım.
          Ne yenisi, bütün gece oyundasın. Bak birbirinize iyi geceler diliyorsunuz bu saatte. Sana mı inanacağım, yoksa gördüğüm yazılara mı?
          Canım, ben yeni girdim. Bütün gece oyunda değildim!
          Belli oldu neden sık sık hasta olduğun. Bütün gece oyun. Sonra da hastayım diye yalan yapıyorsun.
          Canım, bak, bana haksızlık yapıyorsun!
          Sen gerçekten bir sahtekarmışsın! Bir yuva yıktın. Şimdi oyun sayfalarında bayanlarla oyun oynayıp gönül eğlendiriyorsun.
          Bak canım, ben yuva yıkmadım. Ayrıca sana karşıda daima dürüst oldum. Kimseyle gönül eğlendirmiyorum. Sana ihanetim de olmadı. Sana olan bağlılığım ilkgünkü gibi de devam ediyor.
          Sen uyuşuk bir ihtiyarsın. İşlerini askıya almış, genç yaşta emekli olmuş, kadın delisisin. Sen var ya sen…
          İleri gitme, kırıcı olmaz!
          Bayanlarla poker, tavla oynuyorsun. Yapman gereken işlerini yapmıyorsun.
          Canım seni aldatmadım, aldatmıyorum da.
          Aldatsan ne olur ki… Sen zaten aldatılmaya layık bir erkeksin. Senin aldatılman gerek, aldatılmalısın….
          Bana bak….
          Ne olmuş. Aldatabilirim. Aldattım seni, aldattım ne olur? Ruhun mu duyacak. Hani iş açacağım diyordun. İş mi açtın? Bizimle mi ilgileniyorsun? Buna karşılık oyun sayfalarından çıkmıyorsun hiç. Sen kumarbazın birisin, sen busun….
          Canım, ben bunları hak etmedim. Bu kadar hakaret yeter.

Artık Ahmet Bey’in başından kaynar sular dökülmüştü. Duyduğu iftira, hakaret ve “ aldatılmaya layıksın”,  sözlerinden sonra kendini kaybediyordu. Gözleri kararmıştı. Sesi titriyordu artık Ahmet Bey’in. Tansiyonu yükselmemesi için kendisine hakim olmaya çalışıyordu. Sevdiği ise telefonda konuşmaya devam ediyordu.

          Sesin kesildi. Genç yaşta emekli olmuşsun. İnternette oyun sayfalarında yirmi dört saat kalıyorsun. Yerinden kalkmadığın için iyice şişmanladın. Kıpırdayamıyorsun. Bir sürü kadına kur yapıp duruyorsun.
          Canım… Ben sayfalarda yirmi dört saat kalmıyorum. Bu konuda bana iftira atıyorsun. Seni aldatmadım da. Aldatmıyorum da, bunu da çok iyi bil.
          Ben kaç defa gördüm. Ayrıca eş-dost, seni tanıyanlar; bu oyun sayfalarından hiç çıkmadığını söylediler bana.
          O, eş-dost dediklerinin hepsi de yalan yapıyor. Hepside iftiracı, hepsi de şerefsiz ve sahtekar. İnsanlar doğruyu söylesinler, iftira etmesinler.
          Dostlarıma şerefsiz diyemezsin, asıl şerefsiz sensin.
          Allah belanı versin senin. Yazıklar olsun sana. Ben güneşin altında koşarken asıl sen MSN başında görüşmeler yapıyorsun ve beni çekiştiriyorsun. Oyun sayfalarından sen çıkmıyorsun. Bunu sen de söyledin. Canın sıkıldığı için burada bulunduğunu uzun süre. Asıl msn de kişilerin sana sevgilim demelerini özellikle sen bekliyorsun ve bu iltifatlar da senin hoşuna gidiyor. Aldatan ben miyim, sen misin, bunu görenler daha iyi söyleyebilir. Özel sayfalarına seviyorum yazılarını silmiyorsun bile. Ne de olsa senin özel sayfan. Senin özel sayfan olacak ama benim özel sayfam olmayacak. Ben özel sayfa açamam, oyun oynayamam. Sen sevgilim ifadelerine sevinecek ve güleceksin.
          Orası beni ilgilendirir. Bu sayfalar benim özelim. Evet. Sen benim özelime karışamazsın. Özel sayfalarıma sen giremezsin, girenler için de bir şey söyleyemezsin.

Artık Ahmet Bey, dayanamayacak duruma gelir. Sesi titremeye, yıldızlar uçuşmaya başlar.
          Ne olur kapatmalıyım telefonu. Şuan konuşacak durumda değilim. Yeter artık yeterrrrrrrrrrr. Durmadan bir birimizi kırıp duruyoruz. Yetsin artık, kapatalım telefonları. Kırmayalım bir birimizi.
          İşine gelmeyince hemen kaçacak yer arıyorsun. Ben koskocaman …. um bu güne bugün. Sen nesin ki? Bir emekli, bir hiç sin! Yaşına bak. Sana kim bakacak bu halinle. Evde kalmış bir uyuşuksun.
          Bu uyuşuk dediğin adam, sana emekli olmasına rağmen para yolladı biliyor musun?
          Nedir yolladığın ki?
          Ben bu kadar hakarete dayanamayacağım artık. Telefonu kapatıyorum.
          Kapatman kurtuluş olmaz. Sen sahtekar, uyuşuk, şerefsiz birisin….

Ahmet Bey, telefonu kapatır. Telefon elinden düşer. Zor nefes alıp vermektedir. Tansiyonu yükselmeye başlamıştır. Hemen bir dil altı hapı alır. Buzdolabından buz kalıbını alır. Ensesine koyar. Bu kalıbı ensesinde durursa, tansiyonu daha çabuk düşecektir. Ayrıca buz kalıbı beyine kan pıhtısının gitmesini engelleyecektir. Bu durumu ise sevdiğinden öğrenmişti.

Telefon çalmaya başlar. Sevdiği kişi kendisini aramaktadır. Karar vermiştir. Bundan sonra telefona cevap vermeyecektir. Sevdiği ne kadar çaldırırsa çaldırsın, tele cevap vermeyecektir. Bunca hakaret ve bunca iftiradan sonra konuşacak neyi kalmıştı ki…   

Ahmet Bey, sevgilisine çok kırılmıştı. Hele bugün, artık sevdiğini kolay kolay affedebileceğini de sanmıyor. Bir insana bu kadar hakaret ve iftira yapılmazdı. Hele; “Sen aldatılmaya layık birisin…”  sözü kulaklarında çınlıyor, bir türlü gitmiyordu.

Oysa Ahmet Bey, sevdiği için neler yapmamıştı ki. Sevdiğine yardım için kapı kapı dolaşmış, iş aramış, kısa süreli de olsa bazı işlerde çalışmış, kazandıklarının çoğunu sevdiğine yollamıştı. Kendisi delik ayakkabı ile yağmurun altında yürümüştür. Cebinde para olmadığı için yağmurda, çamurda, güneşte yürümek kolay mıydı? İnsanlar ancak sevdiği kişi için bu durumlara katlanırdı. Bir çok yerden, bazen dostlarından bu yaptıklarına karşı defalarca uyarılmış, bu kadar kendini yıpratma sonun da hayal kırıklığına uğrarsın demişlerdi. Ne yazık ki bu söylenenler de ortaya çıkmaya başlamıştı. Aslında Ahmet Bey, çok saf kalpli birisidir. Doğruluktan ayrılmayan biridir. Aleyhine bilse olacağını görse, doğruyu söylemekten kaçınmamıştır. “ Ya olduğun gibi ol ya da göründüğün gibi ol.” Düşüncesini kendine düstur edinmiştir, Başına ne geldiyse hep bu iyi düşünmesinden geldiği de bir gerçek.

Üzerine giyebileceği doğru dürüst bir kıyafeti de yoktu. Bilhassa yazın genellikle yürüyordu. Parası olmadığı için de gideceği yerlere yürüyerek gitmek zorundaydı. Güneşin altında terler vücudunu sararken en az üç dört defa bu terler yine üzerinde kururdu. Ne yazık ki, kuruyan terin tuz izleri tişörtünün üzerinde bulunuyordu. Bir sonraki gün temiz tişört giyse de elinde fazla tişört yoktu. Topu topu üç tişört ve bir gömleği vardı. Sık sık yıkamaya çalışıyordu kıyafetlerini. Karşıdaki insanlara saygısından dolayı temiz görünmeye çalışıyordu.

Ahmet Bey;
          Bunlar benim alın terim. Her şey biricik sevdiğim kişi içindir. Feda olsun bu yorgunluk, bu uğraşı.

Son zamanlarda sık sık hakareti oluyordu sevdiğinin. Ama Ahmet Bey, yine de iyi niyetle yaklaşmaya çalışıyordu. Cevap vermemek ve hakaret etmemek, kırmamak için çok çalışıyordu. Ancak son olaydan sonra ister istemez Ahmet Bey de hem kırıcı hem de hakaret etme durumda olmuş oldu. Aslında düşünmediği bir durumdu, yine de elinde olmadan hırçınlaştı.

Artık güneş batmak üzeredir. Ahmet Bey, balkondan güneşin batışını izlemeye devam etmektedir. Aslında kendisine huzur aramaktadır artık. Ters giden işler, olumsuz işler, yediği kazıklar nedeniyle gerçekten büyük bir huzura ihtiyacı vardır. Sevdiği kişi ile de son zamanlarda sık sık tartışıyordu. Bu durum da ona çok olumsuz etki ediyordu.

Ufuk kızıllaşmıştır artık. Oturduğu sandalyede kararan gökyüzünde yıldızlar birer birer ortaya çıkmıştır hızla. Nemli gözlerle yıldızları incelemeye devam ediyordu.

Telefonu çaldı. Uzun uzun çaldı. Telefonu çaldıran sevdiği kişi idi. Çok kırılmıştı. Telefonu açmayacaktı. Telefona cevap vermedi Ahmet Bey.  Dudaklarında bir şarkıyı mırıldanmaya başlamıştı.

          “Akşam oldu hüzünlendim ben yine…”

İzmir/  06.07.2009
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Ağanın Misafirleri

2  PERDELİK  KOMEDİ
1.  P  E  R  D  E
İzmir’de bir yaz başlangıcı. Okullar tatil olmuş, herkes kendisini sahil kıyılarına atmanın yollarını aramaktadır. Hava sıcaklığı gölgede 35 derecedir.
Oyunumuzun kahramanlarından evin reisi Cemal KESKİN, bir lisede öğretmenlik yapmaktadır. Anne ise resmi bir kurumda memurluk yapmaktadır. Evin kızları da ilköğretim okulu öğrencisidirler. Okullar tatil olmuş, evde boş oturmaktan çocukların canları sıkılmaktadır. Anne yıllık iznini almış tatil yapmaktadır.
Öğretmen Cemal, Yaz Okulu uygulamaları nedeniyle derslere girip çıkmakta ve öğrencilerle uğraşmaktadır. Okulların tatil olması nedeniyle aile içerisinde yaz tatilinin nerede geçirileceği tartışmaları olmakta, babaya bu konuda baskı yapılmaktadır. Tatile giremeyen baba, çocuklarının tatile nasıl çıkacağı konusunu araştırmaktadır.

S A H N E  1

( Perde açıldığında sahnenin görünümü: Bir evin oturma salonudur. Salonda oturma koltukları, bir yemek masası, televizyon, kütüphane, duvarda birkaç resim, saat, yerde sağa sola rast gele atılmış dergi, kitap vardır.)
TUĞÇE– Allah kahretsin yine deniz kıyısına gidemedik. Arkadaşlarım şimdi denizde yüzüyorlar. Ben burada cehennem azabı yaşıyorum.
TULYA- Anne! ablam televizyon kumandasını aldı, bana vermiyor.
ANNE- (Dışarıdan seslenir.) Güzel güzel geçinin. Oraya gelmeyeyim şimdi.
TUĞÇE– Gammazcı.
TULYA– Hep senin istediğin yerleri izlemek zorunda mıyım?
TUĞÇE– Sanki açtığın kanalları izliyorsun da, al! İstediğini izle.
TULYA – İzlemek istemiyorsan gidersin.
ANNE–  (Salona girer.)  sizler neden kavga yapıyorsunuz bakayım?
TULYA– Bizim kavga yaptığımızı sana kim ispiyonluyor?
ANNE- Ben mutfaktayken sesiniz oraya kadar geliyordu.
TUĞÇE – Sen yanlış anlamışsın. Biz kavga yapmıyorduk, sadece tartışıyorduk.
ANNE– Siz benimle dalga mı geçiyorsunuz?
TULYA- Biz kavgayı kendi aramızda yapıyoruz. Size ne zararımız oluyor?
ANNE–  Kendi aranızda kavga yapıncaya kadar alın kitabınız defterinizi de eski bilgilerinizi tekrar edin.
TULYA – Babam kitap okumamızı yasakladı.
ANNE– Ben bu yasaktan bir şey anlamadım ya!
TUĞÇE–  Babam öğretmen olduğuna göre bir bildiği olsa gerek.
ANNE- Kavga yapmaktansa hiç olmadı roman, şiir, öykü gibi kitapları okuyun.
TUĞÇE- Anne. Hafta sonu denize gidelim mi?
ANNE–  Biz deniz için karar veremeyiz. Akşam babanız eve geldiğinde oturup konuşuruz. Denize gitmek o kadar da kolay değil. Yüzebileceğimiz en iyi yer 50 km. Bunun  için para gerekli.Dört kişinin masrafını hele bir düşünün bakalım.
TUĞÇE– Ben anlamam, ben denize girmek istiyorum. Yaz tatili geçtikten sonra denize niye gideyim ki?
ANNE- Henüz tatil yeni başladı. Akşam babanız eve geldiğinde oturur konuşuruz.
TULYA– İş babama kaldıysa bu senede evde kaldık demektir. Durmuş pansiyona Hoş geldiniz. Tam pansiyon mu,  yarım pansiyon mu olsun?
TUĞÇE – Ben almayım. At  terli su içmez.
ANNE- Siz dalganızı geçin bakalım. Babanı elbette buna da bir çare bulacaktır.Evin erkeği olduğuna göre bizleri rahat ettirmekte onun görevi.
TULYA- Akşama babam eve gelince ilk işi “ Çok yorgunum. Bana bir şey söylemeyin. Bıktım şu öğrencilerden. Allah belalarını versin. Şimdi tatile çıkamayız. Ben  her gün okula gidiyorum . Buradan ayrılamam. Zaten paramız da yok.”  Diyecek. Zaten babamın ne zaman parası oldu ki.
ANNE- Babanıza haksızlık yapmayın!
TUĞÇE– Oldu da biz gezdik mi?
ANNE- Hadi yavaş yavaş mutfakta yemeği hazırlayalım. Babanız yorgun gelecek.
TUĞÇE–  Ben salata falan hazırlamam.
TULYA- Ben de salata yapamam.
ANNE – Salata olamasa da olur.
TULYA– Babam salatasız sofraya oturmaz, bilmiyor musun anne!
ANNE– Bıktım şu salatadan. Bugün salatasız olsun yemek.

(  Işıklar  söner)

S A H N E  2

(  Kapı  zili çalar)

TUĞÇE – Kim o? (Kapıya doğru koşar) Geldim.. Kim o?
BABA- ( Dışarıdan seslenir)  Benim kızım.  ( Baba il Tuğçe  sahneye girer) kızım kapıyı neden geç açtın.?
TUĞÇE– Hemen geldim babacığım.( Babasına nazlı nazlı ) Eee babacığım, hafta sonu ne yapacağız?
BABA- Kızım hele bir oturalım. Biraz dinleneyim. Ben sizin gibi bütün gün evde değildim. Alsancak’ın o yakıcı sıcağı beynimde patladı.
TUĞÇE– Tamam babacığım.( Babasının elinden paketleri alır ve mutfağa gider.
TULYA- ( Koşarak salona girer.)  Aa babam gelmiş. Hoş geldin babacığım. Nasılsın?
BABA- Sağol kızım, iyi olmaya çalışıyoruz.
ANNE- ( Salona girer)  Hoş geldin hayatım.
BABA- Hoş bulduk canım.  Bu sıcaklarda nasılsın hayatım.
ANNE– Nasıl olalım hayatım. Bu gün evde canımız çıktı. Evin dağınıklığını toparlamaktan, temizlik yapmaktan canımız çıktı. Annemden emdiğim süt burnumdan geldi. Sen nasılsın, neler yaptın?
BABA–  Öğrencilerle uğraşmaktan bıktım artık. Ne verdiğimizi alıyorlar, ne de derse giriyorlar. Adı yaz okulu. Gelende geçecek,  gelmeyende. Temizlik yaparken çocuklar yardım etmediler mi?
ANNE – Hep beraber yaptık.
BABA –  Öyle olmak zorunda.
TUĞÇE–  Baba, temizliği beraber yaptık ama, kardeşim bizlere yardım etmedi.
TULYA– Baba, ablam yalan söylüyor. Vallahi yardım ettim. İstersen anneme sor.!
ANNE- Doğru söylüyor.
BABA- Anlaşıldı kızlarım. Ancak evi kirlettiğiniz gibi temizlemekte sizin göreviniz. Bu evde oturuyorsak, bu evi ortak kullanıyorsak, evin temizlik hizmetlerini de ortak yapacağız.
TUĞÇE- Temizlik yerine güneş altında bir tatili tercih ederim.
BABA–  Haklısınız. Ancak evi kirletiyorsak temizliğini de ortak yapmak zorundayız. Evin temizlik işleri bir kişinin üzerine yıkılmamalı.
ANNE- Babanızı fazla meşgul etmeyin bakalım. Haydi hayatım, üstünü değiştirir misin?  Evin temizliğini hep birlikte yaptık.
BABA- Ben üstümü değiştirmeye gidiyorum.  ( Sahneden çıkar.)
TUĞÇE– anne, bu hafta denize gidelim mi ?
ANNE– Babanız salona gelsin  konuşuruz.
TUĞÇE- Ne olur denize gidelim.
ANNE–  Benim de canım çok istiyor denize gitmek.
TULYA- ( Biraz şımarık )  Gidelim, bana ne gidelim. Ben denize gitmek istiyorum.
ANNE- Şımarmayın öyle. Babanız salona gelsin, konuşuruz dedim.
TUĞÇE– Anne, babama söyleyelim de bizi Ürkmez Öğretmen Evine götürsün. Bu hafta denize girelim artık.
TULYA- Ürkmez’e gitmeyelim. Çeşmealtı’ndaki deniz daha güzel, oraya gidelim. Ben Çeşmealtı’nı çok seviyorum.
ANNE- Siz sabretmesini bilmez misiniz?  Babanız salona gelsin, konuşuruz demedim mi?
BABA- ( Salona girer.) Yemek hazır mı?
ANNE– Her şey hazır. Sadece salata yapmadım.
BABA- Salata olamadan yemek yenmez. Bir gün de şu salatayı hazır etseniz ne olur?  Salatayı her zaman ben mi yapacağım?
ANNE–  Bu gün de salata olmayı versin ne olur?
BABA- Salata ne zaman doğru dürüst oldu ki, bu gün de hazır olsun!
ANNE- Ne yapayım, üşeniyorum.
BABA- Ben salatamı yaparım. Siz yapmasanız da ben kendi salatamı kendim yaparım. Hiç olamadı zihin yönüyle dinlenmiş olurum salatamı yaparken.
ANNE- Bırak şimdi salatayı. Bak, çocuklar bir şeyler istiyor.
BABA- Hayrola kızlarım? Neler oluyor?
TUĞÇE- Bizi denize götürür müsün babacığım?
TULYA- Ne olur hayır deme babacığım?
BABA- Bu konuyu hafta sonu düşünürüz. Hele bir hafta sonu gelsin.
ANNE– Düşünürüz deme. Çocuklara cevabını şimdi ver. Hafta sonuna kadar meraktan ölmesin çocuklar.
BABA–  Yemekten sonra konuşalım.
ANNE –  Yemekten konuşsak olmaz mı? Nasıl olsa bu konuyu sofrada da konuşacağız. Hiç olmadı şimdi konuşalım da çocukların merakı girsin.
TUĞÇE – Baba, ne olur bu hafta sonu bizi denize götür.!
BABA – Çocuklar… Bütün gün yoruldum.  Zaten öğrencilerin stresi üzerimde. Bir de sıcak başımıza vuruyor! Hele bir dinleneyim…
TULYA- Ne olur baba!
ANNE- Bu işi şimdi konuşalım.
BABA – Bu hafta sonu belki denize gidebiliriz. Yalnız bir telefon etmem gerekli.
TUĞÇE – Kime telefon edeceksin babacığım? Gümüldür’deki İsmail  amcaya mı?
BABA – Hayır kızım. İsmail amcana değil, Edremit Akçay’da birin aramam gerekiyor.
ANNE – Akçay da neresi?
BABA- Balıkesir ili, Edremit ilçesine bağlı bir belde. Türkiye’nin  en önemli yazlıkların bulunduğu bir belediyelik belde. Çanakkale yolu üzerinde Edremit’ten 10 km. sonra yolun solunda. Denizi, doğal güzellikleri ve kaplıcaları ile önemli turistik bir beldedir.
(  Tuğçe ve Tulya büyük çığlıklar atarak odanın içerisinde dönmeye başlar. Bir birlerine sarılırlar. )
TULYA- TUĞÇE – ( Birlikte) Aslan babamız. Haydi baba, telefon et artık.
ANNEANNE – ( Salona girer.) Ne bu çığlıklar böyle.?
TUĞÇE – Anneanne,  babam bizi hafta sonu Akçay’a  denize götürecek.
ANNEANNE – Orası da neresi ki?
TULYA –  Anneanne, Edremit’ten sonra yolun solunda, güzel deniz kıyısı  bulunan bir beldeymiş. Orayı sen neden bilmiyorsun?
ANNE –  Kızım, anneanneniz nereden bilsin. Ben bile Akçay’ın nerede olduğunu bilmiyorum. Bilmemek suç değil ya!
BABA – Durun, acele etmeyin.
TUĞÇE – Ne oldu babacığım?
BABA –  Size gidiyoruz demedim. Hele bir telefon edeyim. Konuşmanın durumuna göre size cevap verebilirim.
TUĞÇE – Baba nazlanma artık. İstersen salatanı ben yaparım.
BABA – Hemen heveslenmeyin bakalım. Denizi görmeden mayoları hazırlamayın…
ANNEANNE –  Cemal, Akçay neresi oluyor?
BABA – Anne, Çanakkale’ye giderken, Edremit’i geçtikten 10 km. sonra yolun solunda oluyor. Sanatçıların, turistlerin gözde yeri. Siyasetçiler, milyarderlerin akın ettiği sayfiye yeri. Kışın nüfusu 10 bin, yazın ise 100 bini buluyor.
ANNE – Kime gideceğiz orada?
BABA – Hanım, daha gideceğiz demedim.
ANNE – Bu işi şimdi sonuçlandıralım, sürüncemede kalmasın.
BABA – Hele bir telefon edeyim. Telefon konuşmasına göre gidip gidemeyeceğimizi size söyleyebilirim. Daha önce ne söz verebilirim, ne de gidiyoruz diyebilirim!
TUĞÇE – TULYA –  ( Hep bir ağızdan dua ederler. Koro halinde ) Ne olur babacığım hemen telefon, hafta sonu denize gidelim. Allah’ım ne olur bizlere hayır demesinler.
BABA – Siz hele sofrayı hazırlayın, ben  de  telefon edeyim.
TUĞÇE – Haydi babacığım.
BABA –  Peki, peki çocuklar. Teflon edeyim, daha sonra yemeği-mizi yeriz.
TULYA- TUĞÇE – ( Hep birlikte )  Aslan babacığım.. Oley, oley, oley…
BABA –  ( Çantasını içinden bir kart çıkartır. Telefonun başına gider. Numaraları çevirmeye başlar. )  Alo , alo, ben öğretmen Cemal KESKİN, kiminle görüşüyorum?
AĞA –  ( Sesi megafondan verilir. )  Şerafettin YİĞİTER. Buyurun efendim.
BABA – Şerafettin Bey, ben öğretmen Cemal KESKİN.
AĞA –  Buyurun hocam, nasılsınız?
BABA – Sağ olun efendim, sizler nasılsınız?
AĞA – Allah’a şükür sıhhatimiz yerinde.
BABA – Şerafettin Bey, sizden bir isteğim olacak.
AĞA  – Buyurun hocam,  emrinizi bekliyorum.
BABA – Efendim, emir vermek ne haddimize.
AĞA –  Benim için öğretmen kutsaldır. İster tanıdık olsun isterse tanımadık olsun. Öğret-menlerin istekleri benim için bir emirdir, buyurun hocam.
BABA – Efendim. Eğer müsait iseniz, hafta sonu çocuklarla birlikte Akçay’a gelmek istiyoruz.?
AĞA – Ne demek hocam. Hay hay, buyurun, sizleri misafir
etmekten şeref duyarım.
BABA – Bu hafta sonu müsait misiniz?
AĞA – Buyurun, bekliyorum. Yer durumuna gelince onda bir düşünceniz olmasın. Sıkıntımız yok. Çünkü burada benim yazlık 6 blok halinde. Bir blokta da siz kalırsınız olur biter.
BABA – Sağ  olun efendim.
AĞA – Ne demek efendim, sizler sağ olun. Bizlere değer vererek arayıp misafirimiz olmak istiyorsunuz. Bu bile benim için büyük bir şereftir.
BABA – Bir hafta kalmayı düşünüyoruz.
AĞA – İsterseniz bir ay kalın.
TULYA- TUĞÇE – ( Hep bir ağızdan)  Oley, oley, oley ..bravo, sağ ol babacığım. ( Diyerek babalarının yanaklarından öperler.)
BABA – Şerafettin Bey, oraya gelirken; çarşaf, nevresim, battaniye, pike gibi malzemeleri de getirelim mi?
AĞA – Gerek yok hocam. Burada her şey var. O saydıklarınızı getirmek için uğraşmayın. Sizler sadece kendinizi getirin yeter.
BABA – Şimdi hiçbir şey getirmeyeceğiz, öyle mi?
AĞA – Evet efendim. Hiçbir şey. Sizler sadece geleceğiniz zamanı söyleyin yeter. Diğer ihtiyaçlarınızı karşılamak benim görevim. Eh, nede olsa ağayız.
BABA – Cumartesi günü gelebiliriz.
AĞA – Bekliyorum efendim.
BABA – Şerafettin Bey, şayet bir terslik olursa biz size haber veririz. Ancak orada bir değişiklik olursa siz de bizi haberdar edin.
AĞA – Bildiririm efendim.
BABA – Telefon numaramı veriyorum. 2323482
AĞA – Yazdım efendim.
BABA – Hafta sonu görüşmek üzere.
AĞA – Görüşmek üzere, hoşça kalın.
ANNE – Cumartesi günü mü gideceğiz?
BABA – Evet.
TUĞÇE – Babacığım, orası nasıl bir yer? Biraz anlatır mısın?
BABA –  Kızlarım. Akçay; Balıkesir ilki, Edremit ilçesine bağlı büyük bir belde. İzmir’den  Çanakkale’ye giderken Edremit’ten sonra yolun solunda çok şirin bir yer.
ANNE – Bırakın orayı anlatmayı şimdi.
TUĞÇE – Ben öğrenmek istiyorum.
BABA – Akçay’ı ilk defa  25.Mayıs.1975 yılında gördüm. Okulun tiyatro ekibi ile birlikte Edremit’te  “ Çakıl Taşları “  isimli bir oyun sergileyecektik. Gündüz öğrenci grubuyla birlikte Akçay’a gittik. Orada şimdi rahmetlik oldu; Atlan ERBULAK, Füsun ERBULAK, Nevra – Metin SEREZLİ ve daha başka ünlü tiyatrocu kişilerle tanıştım. Aradan yıllar geçti. Şimdi her yönüyle değişmiştir sanırım. Son yıllarda ise Akçay, zenginlerin, siyasetçilerin ve sinema, tiyatro, müzik sanatçılarının akınına uğruyor. Gittiğimizde büyük bir olasılıkla sizlerde bazı sanatçıları göre bilirsiniz.
ANNE – Şimdi anlatmayı bırak. Oraya cumartesi günü mü gideceğiz?
BABA – Evet. Cumartesi günü.
ANNE – Giderken oraya ne götüreceğiz.?
BABA – Sadece kendimizi.
ANNE – Çarşaf, nevresim, yastık…
BABA – Bunların hiç biri gitmeyecek. Zadece kendimizi götüreceğiz.
ANNE – Nasıl olur. Hiçbir şey gitmeyecek mi?
BABA – Ben Türkçe konuştum sanıyorum.
TUĞÇE – Baba, sen Fransızca konuştuğun için anlamdı. Anneciğim, oraya sadece kendimizi götüreceğiz.
ANNE – Benimle dalga geçmeyin.
BABA – Seninle dalga geçen yok. Cumartesi günü giderken sadece birkaç kıyafet gidecek hepsi o kadar. Ne çarşaf, ne nevresim, ne de yiyecek. Anlaşıldı mı hanım?
ANNE – Tamam, tamam, anlaşıldı.
TUĞÇE – Babacığım,  Akçay’ı anlatıyordun.
BABA – Bildiğim kadarıyla Zeki MÜREN’in evi de Akçay’da. Deniz, yeşillik ve doğa güzellikleri tam bir bütünlük sağlamış. Akçay, Kazdağları’nın eteklerinde kurulmuş bir sayfiye yeri. Denizi önemi, ayrıca meşhur kaplıcaları da var. Ürün olarak,; narenciye, zeytin ve zeytin yağ üretimi de yapılmakta. Kısacası yaşanacak güzel bir yer. Cebin dolu ise.
ANNE – Sen izin alacaksın sanırım. ?
BABA – Ne izni?
ANNE – Sen de bizimle beraber kalmayacak mısın?
BABA – Hayır. Ben Pazar akşamı geri döneceğim.
ANNE – Neden?
BABA – Yaz okulu uygulamaları nedeniyle izin alamıyoruz. İzin aldığımız zaman bunun telafisi yok. Bu nedenle benim izin almam mümkün değil.  Ben geri geldikten sonra siz kalırsınız. Hafta sonu sizleri almaya gelebilirim.
ANNE – Sen bilirsin. Biz de böylece biraz dinlenmiş oluruz. Bol bol güneş, deniz ve biraz da sabah yürüyüşleri yaptık mı zayıflamış oluruz.
BABA- Senin için ve çocuklar için iyi olur sanırım. Biraz dinlenmiş olursunuz.
ANNE –Yemek hazır.  Haydi yemeği soğutmayalım.
BABA –  Benim salatam hazır mı?
ANNE – Bırak şimdi salatayı. Zaten yemekler soğudu.
BABA – Ben kendi salatamı kendim yaparım. Salata olamadan sofraya oturmam bunu biliyorsun.
ANNE – Başlatma şimdi salatana. Haydi sofra bizleri bekliyor.
BABA – Ya salata!

( Işıklar söner)

S A H N E     3

( Işıklar yanar. Sahnede sağa sola  koşuşturmalar vardır.)

BABA – Haydi, çabuk olun.Garaja gidelim. Yoksa arabayı  kaçıracağız.
ANNE – ( Dışarıdan seslenir.) Oradan bağırıp duracağına, buraya gel de yardım et. İşimizi de çabuk bitirmiş oluruz.
BABA – Allah ne verdiyse götürmeyin. Nasıl olsa bir hafta kalacaksınız.
ANNE – ( Elindeki valizle salona girer.) Bütün eşyalar bu valizin içinde. Ağır olduğu için senin yardımını bekliyorum.
BABA – Hamaliye parası isterim.
ANNE – Nedenmiş o ?
TUĞÇE – Babacığım, hamallık parana ortak ola bilir miyim?
BABA – Orada eğlenecek, gününü gün edecek olan sizler-siniz. Denize girecek, yolda yürüyüş yapacak olan da siz siniz.
ANNE – Eee ne olmuş?
BABA – Giden bu eşyalar sizin olduğuna göre, oradan dö-nüşte bu eşyaları taşıtmak için  hamal tutmayacak mısınız?
ANNE – Senin; başka işin, başka derdin yok mu?
BABA – Olmaz olu r mu?
ANNE – Başka ne derdin var?
BABA –Siz  orada eğlenirken, ben burada güneşin altında ders yapacağım Hem de  okumak istemeyen, derste uyuyan, yazmasını dahi bilmeyen öğrencilerle uğraşacağım. Siz ise eğlenecek, güneşlenecek…
ANNE – Kıskanma.
TUĞÇE – Haydi gitmiyor muyuz?
BABA – Aceleniz ne kızım?
TUĞÇE – Deniz ve güneş bizi bekliyor babacığım?
BABA – Onların  “ Deniz ve Güneş ”  isimlerinde kızları yokmuş.
TUĞÇE – Babacığım, kişilere isim olan “ Deniz ve Güneş ”  ten söz etmiyorum. Hani şu içine girip yüzdüğümüz deniz ve kumsalına yatım tepemizden bizi yakan güneş yok mu, be onu kastediyorum.
ANNE – Şu çocuklarla eğlenmesen olmaz mı?
BABA – Bu günler başka nasıl geçecek hayatım.?
ANNEANNE – ( Sahneye girer) Daha gitmeyecek miyiz?
BABA – Buradaki işlerimiz bitsin, hemen gideceğiz.
ANNEANNE – Oyalanmayın artık. Nereye gideceksek bir an önce gidelim.
TULYA – Hayrola anneanneciğim, Sen neden bu kadar meraklısın?
ANNE – Kızlarım, anneanneniz bu konuda haklı.
BABA – Burada kalıcı değiliz?
ANNE – Araba saat kaçta hareket edecekti?
BABA – 17.30 da hareket edecek. Yol üç saat sürecek.
ANNE – Gideceğimiz kişilere geliş saatimizi bildirdin mi?
BABA – Akçay’ı arayarak buradan hareket saatimizi bildirdim. Haydi çıkalım.
TULYA – Helesi yarabbi şükür. Hep gidemeyeceğiz sandım.
BABA – Vay gidi köfte horlar sizi…

( Işıklar söner. Perde kapanır.)
2.   P  E  R  D  E

SAHNE 1

( Işıklar yandığında sahne değişmiştir. Sahnede; sayfiye evlerinin görünüm vardır. Yazlık bir ev. Çevresi tahta çitlerle çevrilmiş, bahçesinde plastik büyük bir masa. Çevresine dağıtılmış  sandalyeler. Bir kaç saksı. Yerlere atılmış bir hortum. Ev sahibi elinde bağ budama makasıyla  çiçeklerin sağını solunu düzeltmektedir.)

AĞA – Hanım. Sat kaç oldu?
NEJLA – ( Sahneye girer.) Saat 19.30 olmuş.
AĞA – Misafirler gelemedi. Acaba yolu mu bulamadılar?
RAZİYE NİNE – Fazla meraklanma ağam, nasıl olsa buraya gelecekler. Eh, nede olsa ilk defa gelecekler. Evi bulmada biraz zorlanabilirler.
NEJLA – Misafirler İzmir’den saat kaçta hareket edeceklerdi?
AĞA – Yanılmıyorsam saat 17.30 da hareket edeceklerdi.
NEJLA – Şuan saat 19.30, onların gelmesine daha iki saat var.
AĞA – Desene geç gelecekler.?
NEJLA – Otobüsle gelecekleri için dört saatte gelebilirler. Biz kendi özel arabamızla bile üç saatte anca geliyoruz. Fazla meraklanmana gerek yok.
AĞA – Merak edişimin nedeni ilk defa gelmeleri değil, yolu bulamayıp kaybetmeleridir.  (Hizmetçi kadına seslenir.)  Şerife, kızım,  misafirlerimiz gelmek üzere. Her şey hazır mı, bir noksan yok değil mi?
ŞERİFE – ( Sahneye girer. ) Ağam, bütün her şey emrettiğin gibi hazırlandı.
AĞA – Kızartmalar, kavun, karpuz, patlıcan ezmesi, dolmalar, hepside hazır mı?
ŞERİFE – Ağam, neyi emrettiysen hepsini de aynen hazırladım.
NEJLA – Misafirlerin gelme saati yaklaştığına göre sende şu üstüne, kılığına kıyafetine  bir düzen versen.
AĞA – Hiç önemli değil hanım. Gelen misafirlerimiz, beni olduğum gibi görsünler. Hiçbir zaman olduğumdan daha değişik görünmek istemem.
RAZİYE  NİNE – Ne iyi söyledin ağam. “ Ya göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün ”  görün demişler. Çağa ayak uydurayım derken, çağdan uzak kalmayalım.
AĞA- Gelen misafirlere karşı gösterişten uzak, sade bir görünüm sergileyeceğim. Çünkü resmiyeti sevmiyorum. Sanıyorum gelen kişilerde pek resmi olacak değiller.
NEJLA – Sen yinede kıyafetini değiştir.
AĞA – Gelenleri resmi bir kıyafet ile karşılarsam bu iyi olmaz. Aynen protokolü andırır. Bu davranışımızla misafirlerimizi daha ilk günden sıkmış oluruz. Böylece tedirgin olmalarına da neden olabiliriz. İnsanlar buraya şehrin gerginliğinden, stresten, resmiyetten çıkarak geliyorlar. Ben de onları yeni bir sıkıntıya sokamam. ( Bahçenin içinde sağa sola gidip gelmeye başlar.) Şerife, misafirlerin yatacağı yerleri de hazırladın mı?
ŞERİFE – Emrettiğin gibi hazırladım.
RAZİYE  NİNE – Ağam, fazla titizlenme. Bu gelen misafirleri kızımızın sayesinde gıyaben tanıyoruz. Daha ilk defa karşılaşacağız. Kızımızın öğretmeni, onun eşi ve çocukları geliyorlar.
AĞA – Evet. Kızımızın  öğretmeni ve ailesi.  Ancak, bu gelenler her şeyden önce birer insan. İnsana gereken değeri verirsen, insan olarak değer kazanır. Bunlar da birer insan olduğuna göre, bunlara da insanca değer vermemiz gereklidir.
NEJLA – Ben değer vermeyelim demedim ki?
AĞA – Yinede dikkat etmemiz gerekiyor.
RAZİYE NİNE – Gelen insanlar mürekkep yalamış kişiler. Onların nasıl davranacağını  tahmin etmemize gerek.
AĞA – Misafir her zaman misafirdir.
RAZİYE NİNE – Dikkat etmemiz gerekli.
AĞA – Dur, hele sözümü kesme.
RAZİYE NİNE – Buyur ağam.
AĞA – Misafir, ister tanıdık olsun isterse tanımayalım. Benim için hepside bir insandır. Gelen misafir bir beklenti içerisinde olabilir. Bu nedenle misafir mutlaka beklediğini, umduğunu bulmalıdır.
NEJLA – Haklısın.
AĞA – Misafir eğer umduğunu bulamaz, beklentilerini göremezse, o zaman kişiler arasına soğukluk girer. Ben böyle bir durumu yaşamak istemiyorum.
RAZİYE NİNE – Çok doğru söyledin ağam.
AĞA – Sende beni noter gibi onaylayıp durmasana!

(Işıklar söner)

S  A  H  N  E   2

( Işıklar yandığında sahneye sadece öğretmen Cemal ve ailesi girerler.)

BABA – ( Elindeki kağıda bakarak.)  Verilen adres ve tarife göre ev burası olmalı.
ANNE – Telefonda evin adresini ve tarifini tam olarak almış mıydın?
BABA – Evet. Anlaşılamayacak bir nokta yok.  Ev burası olmalı. (Seslenir)  Kimse yok mu? Şerafettin Bey. Bakar mısınız?
ANNE – Burası değil galiba.
AĞA – ( Sahneye girer.) Buyurun, bir şey mi istemiştiniz?
BABA – Biz bir adres arıyoruz.
AĞA – Yardımcı olayım efendim.
BABA – Şerafettin YİĞİTER’in   evini arıyoruz.
AĞA – Efendim adres burası. Ben Şerafettin. Buyurunuz.
BABA – Ben öğretmen Cemal.
AĞA – ( Misafirleri bahçeye alır.) Hocam hoş geldiniz. Buyurun yenge, buyurun  çocuklar, teyzeciğim buyurun. Öyle dışarıda kalmayın.
ANNE – hoş bulduk Şerafettin Bey.
BABA – Ailem . ( Ailesini birer birer tanıştırır.)
AĞA – Memnun oldum efendim.
ANNEANNE – Ben de memnun oldum efendim. Nasılsınız?
AĞA – Sağ olun efendim. Sağlığınıza duacıyız.( Küçük kızlara yönelir.)  Nasılsınız hanım kızlarım?
TUĞÇE– Sağ olun efendim.
TULYA – Memnun oldum efendim.
AĞA – Şanslısınız. Çünkü sizin yaşınızda bir kızımız var. Onun-la gezer, eğlenir Akçay’ı tanırsınız.
AĞA – Hocam. Yorgunsunuzdur. İsterseniz odalarınızı bir görün, eşyalarınız koyun, sonra bol bol oturur sohbet ederiz.
BABA – Nasıl uygun görürseniz.
TUĞÇE- TULYA – ( Hep birlikte ) memnun olduk.
AĞA – ( İçeriye seslenir. ) Şerife! Misafirlerimiz geldi. Misafir-lerimizi odalarına götürelim. Gidip odalarına yerleşsinler. Biraz dinlenince buraya gelirler.
ŞERİFE – ( Sahneye girer) Hoş geldiniz. Buyurun, sizi  kalaca-ğınız yere götüreyim
RAZİYE  NİNE– ( Sahneye girer.)  Hoş geldiniz. Ağam, misa-firleri gidecekleri yere ben götürürüm. Benim yolumun üzeri. Şerife diğer hazırlıklara başlasın. Buyurun beraberce gidelim.
AĞA – Sen bilirsin. Hocam, biraz yorgunluk giderin, eşyalarını-zı yerleştirin. Daha sonra konuşmaya devam ederiz.
BABA – Yorgun değiliz. Ancak eşyalarımızı bırakırsak iyi olacak.
AĞA – Hocam. Yemeği bahçede mi, yoksa içeride mi yemek istersiniz?
BABA – Bizim için fark etmez. Sizlerin tercihine bırakmak isterim.
AĞA – Hele siz bir yerleşin, gerisi kolay.

( Baba, anne, çocuklar sahneyi terk ederler.)

ŞERİFE – Ağam ben hazırlıklara başlayayım.
AĞA – Yemeği bahçede yiyelim. Daha iyi olur.
ŞERİFE – Olur ağam.
AĞA – Ben de şu bahçeyi bir toparlayıp düzene sokayım. Masanın üzerini sileyim. Hazırlığımızı yapalım.
( Işıklar söner )

S  A  H   N  E    3

( Işıklar yanar )
AĞA – Hocam, kahveyi nasıl içersiniz?
BABA – Orta şekerli olursa memnun olurum.
AĞA – Yanında başka bir şey alır mısınız?
BABA – Maden suyu olursa iyi olur.
AĞA – Yenge hanım, siz kahveyi nasıl alırsınız?
ANNE – Ben kahve almayayım. Çayı da sevmem.
AĞA – Madensuyu, kola, gazoz, süt…
ANNE – Ben süt alayım.
AĞA – ( Anneanne’ye doğru)  Efendim, siz ne almak ister-siniz.? (Çocuklara döner)  Çocuklar, sizlere kola getirteyim mi?
ANNEANNE – Ben orta şekerli kahve alayım.
TUĞÇE  /  TULYA – ( Hep birlikte ) Kola içelim.
AĞA – ( Eşine döner) Hayatım sen çay alır mısın?  ( Şerife’ye seslenir.) Kızım, bize gereğini yapıver.
ŞERİFE – Emredersin ağam. ( Sahneyi terk eder.)
BABA – Şerafettin Bey, Makbule kızımız evde yok mu?
AĞA – Sözlüsüyle gezmeye gittiler. Neredeyse gelirler. Sizin geleceğinizi biliyorlar.
BABA – Biraz erken olmuş.
AĞA –  Önümüzdeki hafta nişan yapacağız. Bitişik komşumu-zun oğluyla nişanladık. Yüksek okulu okumak istemedi. Almanya’ya gidecek gelin olarak.
BABA – Yinede okuması daha iyi olurdu.
ANNE – Hayatım kızı burada bari rahat bırak. Artık o senin öğrencin değil.
AĞA – Ne demek efendim?
ANNE – Bırak kızı da gönlünce eğlensin.
BABA – Ben kıza bir şey yapmıyorum. Merak ettim, sormak, öğrenmek, sanırım suç değildir, ne dersiniz ağam?
AĞA – Ne demek efendim. Siz onlar için bunca zahmete katlanın, buraya gelince de sizi karşılamasın.
ANNE – Yine de karışma hakkı yok.
AĞA – Hocamın doğal olarak sormaya da, öğrenmeye de hakkı vardır. Onların hepsi de sizin kızlarınız değil miydi?
ANNE – Yine de burada kızı rahat bırakmalı.
NEJLA – Efendim, sizlerle sohbet etmek güzel olacaktı. Sizlerle sohbete devam etmek isterdim. Ancak benim gitmem gerekiyor. Daha önceden bir randevum vardı.
BABA – Önemli değil efendim. Bizim için bir sakınca yok. Daha sonra konuşuruz.
NEJLA – Şerafettin sizlerle beraber olacak.
ANNE – Siz rahat olun, biz sıkılmayız.
BABA – Bu sakinliğin değerlendirmesini yaparız. Siz rahat olun, nasılsa  Ağa da burada olacağına göre bizleri merak etmeyin.
RAZİYE NİNE -( Nejla’ya doğru) Kızım sen merak etme. Ben buradayım. Ağa da  burada olacak.Ben kızım( Anneyi gösterir ) ve annesiyle ilgilenirim.. Çocuklar da bizim kızla  oturdular. Ne güzel anlaşıyorlar.
NEJLA – Şerafettin’ciğim, beni götürürü müsün?
AĞA – Hocam, ben hanımı götürüp hemen geleyim. ( Sahneye Makbule girer.) Bakın, kızımız da geldi. ( Ağa ile Nejla sahneyi terk ederler.)
BABA – Görüşmek üzere ağam.
MAKBULE – Hoş geldiniz hocam, nasılsınız?
BABA – hoş bulduk, Allah’a şükür iyiyim. Sen nasılsın?
MAKBULE – Kusura bakmayın, biraz geç kaldım.
BABA – Önemli değil.  Sen eğlenmene bak.
MAKBULE – ( Öğretmeninin hanımına doğru gider ) Yenge hoş geldiniz. Nasılsınız ?   ( Anneanne’ye ) Teyzeciğim, sizler nasılsınız?  (Kucaklaşırlar)  Çocuklar, sizler de hoş geldiniz. ( Çocuklarla da kucaklaşır.)
ANNE – Sağ ol  kızım. Sen nasılsın?
MAKBULE – İyiyim yenge.
ANNEANNE – Nasılsın kızım.?
MAKBULE –İyiyim teyzeciğim. Sağ olun.
ŞERİFE – ( Sahneye girer) Hoş geldin kızım, geç kaldın.
MAKBULE – Nişanlımla nişan davetiyelerinin dağıtımını yapıyorduk. Ben eve döndüm. O şimdi yalnız başına dağıtılacak olanların dağıtımını yapıyor.
BABA – Makbule, bu iş biraz erken değil mi?
MAKBULE – erken oldu, fakat..
BABA – Hani okulda üniversiteyi okumayı düşünüyordun. Bakıyorum oğlanı bulunca hemen okuldan kirişi kırıyorsun.
MAKBULE – ( Biraz utangaç) Yanlış anlamayın öğretmenim. Ancak gelecek meselesi.
RAZİYE NİNE – Damat adayı Almanya’da çalışıyor. Bu neden-le bu evliliğe izin verdik. Yoksa izin vermezdik.
MAKBULE – Eğer bir terslik olmazsa Almanya’da okula  devam edeceğim.
ANNE – Kızı rahat bırak, utandırma kızı.
BABA – Ne utandırması, ben okulda onlara okulu bitirince kocaya gidersiniz deyince bana ilk itiraz eden Makbule’ydi. Ama haklılığım da ortaya çıktı.
ANNE – Yinede onun kararı, sonunda olumlu veya olumsuz olacağına yinede o karar verecek.
BABA – Hiçbir zaman bir öğrencimin sonunda vermiş olduğu karardan dolayı üzülmesini istemem.
MAKBULE – Öğretmenim, Almanya’da mutlaka üniversiteye gideceğim. Buradaki görmüş olduğum dersleri, aldığım notları gösteren bir belgeyi alacağım. Çünkü Almanya’da bu bilgileri istiyorlarmış. Söz, yüksek okulu mutlaka okuyacağım.
ANNE – Burada bile kızı zorluyorsun.
RAZİYE NİNE – Zorlamıyor, yapılması gerekeni yapıyor. Keşke bizim zamanımızda da  böyle bizi sıkıştıran öğretmenlerimiz olsaydı. Bunda utanılacak hiçbir şey yok.
BABA – Ben, öğrencilerin öğrenim çağında arkadaş edinmelerine, karşı cinslerle olan  arkadaşlıklarına karşı değilim. Ancak her öğrencimin mutlaka bir yüksek okulu okumasını istiyorum. Hele hele kız öğrencilerimin mutlaka okumasını zorunlu buluyorum.
ANNE – Sonuçta karar yine gençlerin olacaktır. Biz karışa-mayız.
RAZİYE NİNE – Yine de sağ olun hocam. ( Şerife’ye döner) Çiğ köfte hazırlandı mı? Haydi getirin, zaman ilerledi, yoksa çiğ köfte bozulacak.
BABA – Yanında yayık ayranı olsun.
ANNE– Ağzının tadını biliyorsun.
BABA – Yapılan hazırlığın hakkını verelim.
TUĞÇE  /  TULYA – ( Çığlık atarlar.) Çiğ köftenin yanında kola alırım.

( Işıklar söner.)

S  A  H  N  E    4

( Işıklar yanar. Sahnede Ağa ve baba vardır.)
BABA – Şerafettin Bey, ağa ağa diyorlar. Hiç ağalık var mı?
AĞA – Biraz bulaştı hocam.
BABA -Bu ağalık büyük olduğun için mi, yoksa gerçekten bildiğimiz ağalardan mısınız?
AĞA – Hocam, benim ağalığım var. Eğer buna ağalık denirse.
BABA – Ağalığı merak ediyorum doğrusu.
AĞA – Ben emekli hakimim. Bu devlete uzun yıllar hizmet ettim. Yurdu karış karış dolaştım. Şimdi ise keyfi olarak avukatlık yapıyorum.
BABA – Biraz erken emekli olmuşsunuz sanırım.
AĞA – Hocam, ben altmış beş yaşındayım. Kalp krizi geçirince emekli oldum. Şimdi  avukatlık yapıyorum. İhtiyaçtan değil, fobi olarak yapıyorum. Şimdi avukatlıktan da uzaklaştım sayılır. Şimdi burada dinleniyorum. Yaz kış burada kalıyorum.
BABA – Doğrusu güzel bir yerde kalıyorsunuz.
AĞA – Ara sıra Ankara’ya gidiyorum. Bazen de Adıyaman’a gidip geliyorum. Ben sağlığıma en uygun yer burası. Senede bir iki defa Adıyaman’a gidip orada ki işleri düzene sokuyorum. Ağalığıma gelince: Doğudaki yaşam ile ilgili bazı bilgiye sahipsindir sanırım.
BABA – Urfa’da görev yaptığımda bir şeyler duydum. Bazı gördüklerim de oldu.
AĞA – Benim evin büyük oğlu olmam nedeniyle ağalık bende. Zaten şu an iki  kardeş kaldık, bir Raziye Nine ve ben.
BABA – Peki köy olayı.
AĞA – Büyük çocuk olmam nedeniyle babadan kalma; tarla, bahçe, bağ dışında  bana bağlı olan, benim mülkiyetimde görülen on beş tane de köyüm var. Biraz büyük olmam, biraz da saygınlı nedeniyle ağa diyorlar. Nerede o eski ağalıklar.?
BABA – Yerleşmek için neden burayı seçtiniz?
AĞA – Havanın nem oranı, doğa güzellikleri, doğa şartlarının sağlığıma iyi gelmesi nedeniyle burasını seçtim. Bir tarafta deniz,  diğer tarafta ise yeşillik, İnsanın ruhu dinleniyor burada. Buz gibi kaynak suları, temiz dağ havası, bol oksijen. Ayrıca  burada en iyi kaplıcalar bulunuyor. Doğrusu sağlık için ne istersen var.
BABA – Önemli olanda temiz hava ve stresten uzak bir yaşam.
AĞA – Yazın burası çok kalabalık olur. Eş-dost ziyaretimize gelir. Yazın işler bitince eylül ayında da Adıyaman’dan misafirler gelir.On beş gün burada kalırlar.İki hizmetli ise evin işleri ile ilgilenirler.Sabah kahvaltısıyla kurulan bu  masa , gece yarısına kadar hiç kalkmaz. Bu masada mutlaka yemek yiyen biri vardır.
BABA – Gelen giden çok olduğuna göre, giderlerde çok oluyordur. Bunları nasıl  karşılıyorsunuz?
AĞA – Anladım hocam. İşte ağalığımız burada başlıyor. Benim erzakım çuvallarla gelir. Yaz başlangıcında; fasulye, nohut, pirinç, mercimek, un, bulgur, şeker ve benzeri yiyecekleri çuvallarla ambara koyarım. Peynir, reçeller, bal ise tenekeler halinde getirtirim. Amaç,gelen misafirleri rahat ettirmek.
BABA – Doğrusu çok ilginç.
AĞA – Neden hocam.?
BABA – Ağa olmak kolay değilmiş?
AĞA – Hocam, ekmek elden su gölden demedim. Babamdan gelecek demedim, devamlı çalıştım. Babamın varlığına da güvenmedim. Doğrusunu söylemek gerekirse çok yoruldum. Bugünkü halime ancak çok çalışarak geldim.
BABA – peki Adıyaman’dan destek geliyor mu?
AĞA – Buradaki masraflarımın çoğunu Adıyaman’dan yapılan katkılarla karşılı-yorum. Ağa olmak kolay değil…
BABA – Burada günlerinizi nasıl geçiriyorsunuz?
AĞA – Burada her gün üç kilometre yürüyorum. Yürümezsem rahatsız olurum. Sabah ve akşamları denize girerim, yüzmek sağlığıma iyi geliyor. Ancak hafta sonu denize girmiyorum. Çünkü burası Pazar günleri çok kalabalık oluyor. Bu nedenle Pazar günlerini dağdaki ormanlık alanda geçiriyorum.
BABA – Doğrusu imrenilecek bir ortam var.
AĞA – Bazı akşamlar arkadaşlarla buluşup okey, tavla, briç oynuyoruz. Benim hanım oyuna çok düşkündür. Hanım konken ve poker oynar. Çoğu zaman sabaha karşı eve geliyor. Ben onun kadar oyunu oynamıyorum. Sağlığıma dikkat ediyorum.
BABA –  Tavla ve okey dışında diğer oyunları bilmiyorum.
AĞA – Boş zamanlarımda yürüyüş yorgunluğunu şiir yazarak kendimi dinlendiriyorum. Bir şiir kitabım yayınlandı. Yakında ikincisini yayınlayacağım.
BABA – Hayırlısı olsun. Ben de şiiri çok severim. Lise öğrenimimden bu yana şiir yazıyorum. Ayrıca öykü ve tiyatro oyunu da yazıyorum. Bu yazma işine ilk olarak kendimi eleştirmeyi düşünerek başladım. Henüz yazdıklarımı yayımlama imkanı bulamadım.
AĞA – Üzülmeyin hocam, Bir gün o da olur. Her şey zamanı gelince oluyor. Seninde yayınlayacak zamanın gelir. ( Saatine bakar.) Vakit ilerlemiş. İstersen yatalım artık.
BABA – Yatalım ki erken kalkalım. Biraz da denizde yüzelim.
AĞA – Çocuklar çok yorulmuş ki sesleri hiç çıkmadı. Burada istediğiniz gibi davrana bilirsiniz. Rahat edin, çekinmeyin. Sabahları,  bizi kalksınlar da beraber kahvaltı yapalım diye beklemeyin. Ben sabahları kahvaltı yapmıyorum. Ben sabahları bir dilim kavun veya karpuz yanında biraz beyaz peynir oluyor.
BABA – Doğrusu yazın yenilecek en iyi yiyeceklerde bunlar.
AĞA – Benim için sofrada kavun olsun yeter. Ben yazın misafirler için römorklarla kavun ve karpuz alırım.
BABA – Kavun, karpuz yanında domates ve acı biber de iyi oluyor.
AĞA – Artık yatalım. Nasıl olsa bir hafta burada kalacaksınız. Daha çok konuşacak ve sohbet edecek zamanımız olacak.
BABA – Şerafettin bey, ben burada bir hafta kalamayacağım. Çocuklar burada kalacaklar. Ben görevime dönmek zorundayım. Şu an yaz okulunda görevliyim. Bu görev nedeniyle izin de alamıyoruz. Ancak hafta sonu böyle gidip gelme durumu oluyor.
AĞA – Sahi daha önce söylemiştin, ben unuttum. Biz yine de yatalım.
BABA – Fena olmaz hani, hayırlı geceler. ( Ayağa kalkar.)
AĞA – Hayırlı geceler. (Ayağa kalkar )

( Işıklar söner)

S  A  H  N  E       5

( Işıklar yanar )

RAZİYE NİNE – Hadi kızım, Allah kavuştursun.
ANNE – Sağ ol teyzeciğim,  Allah razı olsun.
RAZİYE NİNE – Haydi kahvaltımızı yapalım.
ANNE – Benim canım pek istemiyor.
RAZİYE NİNE – Sen yine de bir şeyler yemeye çalış. Hani çocuklar nerede?
ANNE – Onlar biraz sonra gelecekler. Biz kahvaltıdan önce denize girmek istiyoruz. Deniz dönüşü kahvaltımızı yaparız.
(Sahneye çocuklar, anneanne ve evin küçük kızı girer.)
TUĞÇE – Günaydın. Anne haydi denize gidelim.
RAZİYE NİNE – Kızım, aç karına denize gidilmez. Kahvaltınızı yapın, denize öyle gidin. Sonra güneş altında fenalaşırsınız.
ŞERİFE –  Herkese günaydın.  Nasıl rahat ettiniz mi?
ANNE – Çok rahat bir gece geçirdik.
ŞERİFE – Sabah kahvaltısı hazır. Haydi kahvaltınızı yapın.
ANNE – Canımız kahvaltı istemiyor, ilk önce denize gidelim, daha sonra yaparız.
ANNEANNE – Kızım insanlar bunca hazırlık yapmışlar. Kahvaltımızı yapalım, denize öyle gideriz. Deniz yerinden kaç mı yor ya?
TUĞÇE – Anneciğim, kahvaltımızı yaptıktan sonra denize gidelim.
TULYA – Kahvaltı yapalım.
RAZİYE NİNE – Haydi bırakın şu denizi, kahvaltıya buyurun.
TULYA – Kahvaltıda ne var?
ANNE – Haydi çocuklar. Kahvaltımızı yapalım, daha sonra denize gidelim.
ANNEANNE – Kahvaltı için hazırlanmış insanlar, yemezsek ayıp olur.
ŞERİFE – Kahvaltıda; peynir, reçel, zeytin, salam, sosis, tavuk budu, kavun karpuz var. Çay, süt ve ıhlamur var. Kim hangisinden istiyorsa söylesinler.
RAZİYE NİNE – Bu sabah Şerife sizin için özel bir hazırlık yaptı. Kahvaltınızı kuvvetli yapın. Denizden sonra biraz çevrede dolaşın. Bugün Akçay’ın pazarı. Buranın da pazarını görürsünüz. Hem sizin için değişiklik olmuş olur.
ANNE – Çok iyi olur. Pazarda el işleri, oya bölümü hoşuma gider.
RAZİYE NİNE – Hadi, fazla konuştuk, şu kahvaltımızı yapalım.
ANNE – Haydi çocuklar, kahvaltıya.

(  Işıklar söner.)

S  A  H  N  E       6

( Işıklar yanar)

AĞA – Hava kararmaya başladı, bizim misafirler ortada yok. Nerede kaldı bunlar?
RAZİYE NİNE – Meraklanma ağam. Denizden sonra pazara uğrayacaklardı. Her halde pazara takıldılar.
AĞA – Şerife, kızım, hazırlıklara başlayın. Misafirler neredeyse gelirler. Deniz ve Pazar onları yormuş olabilir.
ŞERİFE –( Sahne dışından seslenir.) hazırlıklar tamam ağam. Biraz sonra masayı hazırlarım. Merak etmeyin, her şey hazır.
RAZİYE NİNE – Acele ettirme ağam. Biraz geç yiyiverelim. Sen zaten akşam yemeği yemiyorsun. Acele etmeye gerek var mı ?
AĞA – Bu yaştan sonra sağlığıma dikkat etmeliyim bacı. Kavun, karpuz, peynir benim için en güzel akşam yemeğidir. Bir römork kavun ile karpuza boşuna mı para verdik?
RAZİYE  NİNE – Boşuna değil ama, fazla perhize de gerek yok.Hem  can boğaz-dan  girer, yine boğazdan çıkar.
AĞA – Bacı , biz camız mıyız ki, ha bire tıkınacağız.? Nefsimizi terbiye etmeliyiz. Nefsimizi terbiye etmezsek kontrolü elden kaçırırız.
RAZİYE  NİNE – ( Yola doğru bakar ) Misafirler göründü.Şerife… Misafirler geliyor. Kızım, masayı hazırlayıver.
AĞA – Artık yemek vakti. Ben de yiyeceğimi hazırlayıvereyim.
RAZİYE NİNE
– Şerife, kızım, misafirlerin ellerinde torbalar var. Yükleri ağır galiba. Zor taşıyorlar, onlara yardıma gider misin?
AĞA – Allah, Allah… Ellerindeki ne acaba?
ŞERİFE – ( Dışarıdan seslenir) Yardıma gidiyorum  ana kız, hemen gidiyorum. Yettim çocuklar.
RAZİYE NİNE – Fazla meraklanma ağam, biraz sonra nasıl olsa göreceğiz.
AĞA – Bende yardıma gideyim. Yükleri biraz ağır gibi. ( Sahneden çıkar.)
RAZİYE NİNE – ( Kendi kendine söylenir ) Meraktan yardım edeyim demiyor da, zor taşıyorlar, acıdım diye yardım edecekmiş. Yok efendim, nezaket kuralları gereği yardım edeyimmiş. Sen onu benim külahıma söyle. Meraktan çatladım da o yüzden yardım edeyim demiyor da, yardıma gidiyorum diyor. Meraktan yerinde duramadı.

( Anne, anneanne, çocuklar ve Ağa sahneye girerler.)

AĞA – Bu torbalarda ne var böyle.? Bayağı da ağırmış.
ANNE – Kavun, karpuz, topan patlıcan, domates…
AĞA – Ne demek efendim?
ANNE – Adettir.
AĞA – Nasıl olur?
ANNE – Bizim yörede adettir. Misafir olduğun eve elin boş gidilmez. Pazarda gördüklerimizden getirdik.
AĞA – ( Birden hiddetlenir) Ne demek efendim? Bugüne bugün ben bir ağayım! Koskocaman Köy  Ağasıyım. ( Sahne içerisinde dolaşmaya başlar.)
ANNE – Bizim yörede adettir ağam, elimiz boş gelmeyiz.
AĞA – Bu yiyecekleri kabul edemem.
ANNE – Ağalığınıza bir şey demiyorum. Sadece adettendir diye bu yiyecekleri getirdim.  Hem siz kavunu çok seviyorsunuz diye kavun da aldık. Ben de kavunu çok severim.
AĞA – ( Sinirli bir durumda ) Haşa…! Bir ağanın evine kavun getirmek.! Ağanın evine yiyecek getirmek ha..! Hemde kocca bir ağanın evine..! Bu beni küçük düşürmektir.
ANNE – Ağam, sizi küçük düşürmek niyetim yok.Böyle bir amacım da olamaz. Adet olduğu üzere getirdim.
AĞA – Hayır ! Bu kavunlar , bu yiyecekler, bu eve giremezler! Benim evimde bir römork kavun, karpuz var. Sen kavun, karpuz istiyorsan istediğin kadar ye ! Sana niye kavun karpuz yedin diyen mi var?
ANNE – Öyle bir şey demediniz?
AĞA – Sizin önünüzden yemeği esirgeyen mi var? Ben sağ olduğum sürece ağanın evine misafirin yiyecek getirmesi söz konusu olamaz!
TUĞÇE – Ağam, bunları beraber yiyelim diye getirdik.
AĞA – Benim evime,  misafir yiyecek getiremez. Ev halkımın önünde beni küçük düşüremezsiniz? Beni sülalemin önünde küçük düşürmeyin. Buna izin veremem.
ANNE – Bizim önümüzden yemeği esirgemiyorsunuz ama, benim getirdiğim kavun karpuzun size ne zararı Var? Sizi zehirleyeceğimden mi korkuyorsunuz?
AĞA – Fesuphanallah.. Bak şu kadına ya  rabbim!
ANNE – İşinize gelmeyince duaya başlıyorsunuz.
AĞA – Ben bir ağayım. Benim memlekette benim için sonra ne derler bilir misin?
ANNE – Ne diyecekleri beni ilgilendirme. Beni ilgilendiren sizin birazcık olsun adetlerinizden uzaklaşarak insan ilişkilerini anlamanız.
TUĞÇE – Şerafettin amca.
AĞA – Buyur kızım.
TUĞÇE – Şerafettin amca, annem bu kavunların kokusun dayanamadı. Sizin de sevdiğinizi bildiği için aldı. Bunda ne var ki?
AĞA – Ben onu bunu bilmem. Bu kavunlar bu eve giremez. Ben bir ağayım. Memlekette “ Koskocaman ağa, misafirinin getirmiş olduğu kavunu, karpuzu yemiş. Bizim ağamız bu kadar düştü mü”  derler. Ben bunu dedirtmem.
RAZİYE NİNE – Ağam kimse öyle bir şey demez.
AĞA – Bacı, bacı… sen benim işime karışma.
RAZİYE NİNE – Bak insanlar bunları getirmişler.
AĞA – Bacı sen sus. Birde sen beni rezil etme.
RAZİYE NİNE – Ne gibi?
AĞA – Bak hala konuşuyor. Sana sus dedim.
ANNE – Kardeşinizden öfkenizi çıkarmak için uğraşmayın. Ben bu kavunları buraya ağız tadıyla yiyelim diye getirdim.
AĞA – Ben onu bunu bilmem. Kesinlikle bu yiyecekler bu eve giremez. Alın götürün bunları. Çöpe mi yoksa denize mi atarsınız bilmem. Ancak bu evden dışarıya çıkarın bu yiyecekleri gözlerim görmesin.
ANNE – Yo.. o kadar da değil. Siz sağ iken bu kavunlar buraya girecek.
AĞA – Giremez.!
ANNE – Girecek.siz ağa olabilirsiniz. Zengin de olabilirsiniz.Sizin bir ağalık gururunuz da olabilir.! Ama insanlık gururunuza ne oldu?
AĞA –  Ne demek istiyorsun?
ANNE – Her insanın bir gururu vardır. Ben de bir insanım. Benim de bir gururum var. Bu yiyecekleri de benim memleketimde adet olduğu için getirdim. Hiç bir art niyette yok. Sen bilirsin.
AĞA – Tabi ki ben bileceğim. Ben sizi küçük düşürmüyorum. Ama siz beni küçük düşürmek için uğraşıyorsunuz.
ANNE – Siz hala beni anlamak istemiyorsunuz. Size özel bir düşmanlığım da yok.
RAZİYE NİNE – Haydi uzatmayın artık. Bu dalaşa bir son verin.
AĞA – Ben sana sus demedim mi?
ANNE – Kimseyi tehdit edemez siniz?
AĞA – Bu yiyecekler derhal dışarıya çıkarılsın.
RAZİYE NİNE – Ağa ! Ağam, işi fazla uzatma artık. Bak, kız sen kavunu seviyorsun diye getirmiş. Ağız tadıyla yiyelim. Bunda hiçbir kötülük yok.
AĞA – Sen karışma Raziye  nine! Ağan konuşurken sana laf düşmez , bunu iyi bilirsin. Bir de seninle uğraşmayayım.
RAZİYE NİNE – Neden konuşmayacakmışım?
AĞA – Fazla konuşma. Onlar benim misafirim.
ANNE – Herkes düşüncesini söyleme hakkına sahiptir. Kimse kimseyi düşüncesinden dolayı susturamaz.
AĞA – Ben kimsenin özgürlüğünü elinden almıyorum. Konuşma hakkınız kısıtlamaya kalksam, sizler böyle benim karşımda konuşamazdınız. Ben sadece bu yiyecekleri evimde istemiyorum.
ANNE – Ben de diyorum ki, bu kavunlar, bu yiyecekler sen de ben de sağ oldukça bu eve girecek ve bu evde bunları yiyeceğiz.
AĞA – Ben burada kalıp kavga yapmaktansa yürüyüşe çıkmak daha iyi. Ben yürüyüşe çıkıyorum. Döndüğümde bunlar görmek istemiyorum.
ANNE – Madem ki siz bu kavun ve yiyecekleri burada istemiyorsunuz…
AĞA – Evet..
ANNE – Benim getirdiğim yiyeceği istemeyen bir ağanın evinde bende kalamam.
AĞA – Ne demek istiyorsunuz?
ANNE – Bunda anlamayacak ne var? Ben de çocuklarımla beraber evi terk ediyorum. Haydi çocuklar, hemen toparlanalım.
AĞA – Sakın ha ! Sizler bana emanetsiniz. Hocamın bir emanetisiniz. Ben, sizin, buradan bu akşam ayrılmasına izin veremem. Ne sokakta ne de otelde kalmanıza asla izin veremem. Benim şanıma, şerefime, ağalığıma aykırı bir davranış olur.
ANNE – Bunu daha önce düşünseydiniz.
AĞA – sakın ha.!
ANNE – Bu durumların ne şanla , ne de şerefle hiç alakası yok.Siz bizim yiyeceklerimizi çöpe atarken şeref, şan , kişilik olmuyor, ortadan kalkıyor da , ortada bulunmuyor da , biz evi terk etmeye kalkınca mı şeref aklınıza geliyor.?
AĞA – Bir birimize bağırmış olabiliriz. Bir birimizi kırmış olabiliriz. Ancak sizlerin bu akşam bu evden dışarıda kalmanıza izin veremem. Ancak isterseniz yarın gidebilirsiniz. Eğer hala gitmek isterseniz.
ANNE – Bu akşam burada sizin zoraki misafiriniz olabiliriz. Ancak yarın biz İzmir’e döneceğiz.
AĞA – Bence de en uygun olanı bu.
ANNE – Biz bu akşam hem burada kalacağız hem de getirmiş olduğumuz yiyecekler de burada kalacaklar.
AĞA – Bu işi fazla uzatmayalım.
ANNE – Hem buradayız, hem de bu yiyecekleri de bu evde yiyeceğiz. Çöpe atılacak ne param, ne de yiyeceğim var.
AĞA – Siz beni çıldırtmak mı istiyorsunuz be kadın?
ANNE – Hayır.
AĞA – Ben şimdi yürüyüşe çıkacağım. Sizlere iyi geceler.
ANNE – Size de iyi geceler. Gittiğiniz yollara dikkat edin
AĞA – Hayrola.
ANNE – Sizin yollarınıza başkaları da girip kavun ikram etmesin!
AĞA – Fe süphanallah, beni delirtecek bu kadın Allah’ım. ( Sahneyi terk eder)
ANNE – Güle güle, iyi geceler.
RAZİYE NİNE – Kızım, kızım.. Sen Ağa’nın bu davranışına kızma., kulak bile asma olmaz mı?
TUĞÇE – Raziye nine, bu ne biçim ağa böyle?
ANNE – Bir insan bu kadar cahil olmaz.
RAZİYE NİNE – Cahillik değil yavrum.
ANNE – Sen yıllarca bu devlette hakimlik yap… Avukatlık yap… İnsanların haklarını savun…Sonra bu o kişi değilmiş gibi zırvala dur. Neymiş, ağa imiş. Ağanın  evine misafir yiyecek mi getirir?
RAZİYE NİNE –Kızım hele bir sakinleş. Şöyle kendine bir gel.
ANNE – Hal mi kaldı teyzeciğim.?
RAZİYE NİNE – Hele bize biraz meyve, içecek getirin de kendimize gelelim.
ANNE – Ben hiçbir şey istemiyorum.
RAZİYE NİNE – Hele bir oturalım. Sakinleşin.
ANNE – Oturalım bari. Başka bir çaremiz mi var?
RAZİYE NİNE – Oturun da size bazı şeyler anlatayım. Sen hiç merak etme o kavunları da, topan patlıcanları da bu evde yiyeceğiz. Yiyeceklerin hiç biri çöpe atılmayacak.
ANNE – Tabi ki yiyeceğiz. Ben onlara para verdim. O parayı çöpe atmak için kazanmıyoruz biz.  Ben ağa mağa tanımam, hakkımı da kimseye yedirtmem. Yağma Hasan’ın böreği mi de bunları çöpe atacağım.
RAZİYE NİNE – Hele herkes bir otursun bakalım. Şu kavunları da getirin buraya. Şerife, kızım al şu kavunları ketse afiyetle yiyelim.
ŞERİFE – Hemen Raziye ana.
RAZİYE NİNE – Şerife, kavunları kestikten sonra patlıcanları da bir güzelce közle.
ŞERİFE – Emredersin Raziye ana.
ANNE – Şerife hepsini kes, ağaya hiçbir şey kalmasın.
TULYA – Kavunun yanında peynirde olsun.
ALİYE – Benim babam çok sinirlidir. Ancak ilk defa böyle kızgınlığını görüyorum.
TULYA – Ohoo. Sen benim babamı görsen, babamda bir ses var, sesi duyduğun an titrersin. Ağanın sesi onun yanında hiçbir şey değil.
ANNE – Bırakın şimdi babalarınızı anlatmayı. Bu akşam ne ağa, nede baba sözü duymak istemiyorum. Tüm erkeklerin canı cehenneme.
RAZİYE  NİNE – Bak kızım.. Bu ağanın böyle yaptığına bakma. Böyle konuş-tuğuna da aldırma. Yine de çok iyi kalpli biridir.
ANNE – Beni çok kırdı Raziye nine. Onun iyi kalbini ben ne yapayım.
ANNEANNE – Onun iyiliği boynu altında kalsın. Yüzünü köpekler görsün. Baksana kızıma, tirtir titriyor. Böyle ağalık olmaz olsun.
RAZİYE NİNE – Kırdı kızım. Ben ağam ile ilgili bir şeyler anlatacağım. Hele şöyle bir çevrelenin etrafıma da  iyice dinleyin.
ANNE – Buyur Raziye nine.
TUĞÇE – Anlat Raziye nine.
TULYA – Oooo.. Heyecanlı anlar başlıyor.
ANNE – Kızlarım dinler misiniz?
RAZİYE NİNE – Bu ağamız var ya kızım.! Adıyaman’dan bir misafir gelse, bu yiyecekleri o getirmiş olsa, o kişilere asla kızmaz.
ANNE – Nedenmiş o?
RAZİYE NİNE – Bizim oradan gelen misafirler, mutlaka yiyeceklerini de yanında getirirler. Zaten ağam onların sahibi değil mi?
ANNE – Ben onları bilmiyorum.
RAZİYE NİNE – Evet kızım. Ağam o köylülerin sahibidir. Kişiler sahibinin yanına gelirken, sahibine getirilmesi gerekenleri de getirirler. Onun sana kızmasının nedeni bu. Çünkü sen ağanın malı değilsin. Bizim orada köylülerin hepside ağanın malı gözü diye bakılır. Bu nesnenin insan olup olmaması önemli değildir.
TULYA – Anlat Raziye nine, heyecanlı olmaya başladı. Ağanın kirli çamaşırları bunlar. Oyalanacak bir konu bulduk.
TUĞÇE – Şımarma öyle, sululuk yapma.
RAZİYE NİNE – O sana söz geçiremeyeceği için kızdı. Yoksa niye kızsın.
ANNE – Bana kızmaya hakkı yok.
RAZİYE NİNE – Kızım siz ağanın misafiri siniz. Bizim oralarda ağanı evine gelen misafirler özel günler, düğün dışında hediye getiremez. Sizler ağanın köyünden olmadığınız için ağaya yabansınız. Yabandan gelenlerde ağanın misafiridir.
TULYA – Biz şimdi yaban mıyız?
ALİYE – Evet. Siz bize yabansınız.
TULYA – Desenize biz şimdi yabaniyiz.
ALİYE – Evet.
RAZİYE NİNE – Bizim oralarda ağanın evine yiyecek getirmek demek, onun ağalığı ile, ağalık şerefi ile alay etmek,  onun onurunu kırmak demektir. Ağanın ırgatları önünde onu küçük düşürmek demektir.
ANNE – Vay anasını. Bak hele.
RAZİYE NİNE – Senin iyi niyetin bizim oralarda yoktur. Ağanın sana kızması bundandır. Ne sen onu, ne de o seni anlayabildin.
ANNE – Doğrusu bu kadarı da saçma..!
RAZİYE NİNE – Saçmalık değil kızım. Daha anlatacaklarım bitmedi.
ANNEANNE – Anlatsan ne olacak, insan olmadıktan, kişilere değer vermedikten sonra. Ben ağadan nefret ediyorum.
ANNE – Hele bir anlat bakalım.
RAZİYE NİNE – Köyden gelen kişiler buraya gelirken; fasulye, nohut, mercimek, şeker, bulgur, un  çuvallarla gelir. Bal, reçel, tere yağ  ise tenekelerle getirilir. Bir kısmı da  buraya sadece para getirir. Buradaki harcamaların karşılanması için. Bu yiyecekler için ağanın cebinden bir kuruş çıkmaz. Çünkü bunların hepside ağanın malıdır.
TULYA – Anne benim babam neden ağa değil?
ANNE – Bırak  şimdi  babanın ağalığını.Ağa gördükte ne oldu.?
RAZİYE NİNE – Bu yiyeceklerin çoğu da ağanın tarlalarında üretilir.
ANNE – Vay canına , ağa bozuntusuna bak sen…Ne haltlar  beceriyormuş ,  bize başka türlü ötüyor.!
RAZİYE NİNE – Ya kızım bunlar bizim kaderimiz.
ANNE – Anlaşıldı… ağa bize karşı başka, kendi köyünden gelenlere karşı başka davranıyor. İki yüzlü adam ne olacak.
RAZİYE NİNE – Kızım sen hiç “ Ağanın pohu üstüne poh yapılmaz ”  diye bir şey  duymadın mı?
TUĞÇE – Bir daha söylesene Raziye nine.
ANNE – bırakın tekrarı. Bu sözü ben filmlerde duyardım. Fakat bir gün böyle bir durumla karşılaşacağımı hiç aklıma getirmedim.
RAZİYE NİNE – Ne yapalım kızım. Bu bizim oraların kaderi. Bu güne kadar değişmedi, değişmesi de mümkün değil. Yıllardır bu konuda söylenen düzeltilecek asla gerçekleşmedi. Vaatler yerine getirilmedi, ağalık da kaldırılamadı.
ANNE – Doğrusu çok üzüldüm.
TULYA – Raziye nine!
RAZİYE NİNE – Buyur kızım.
TULYA – Köy ağalığı nasıl bir şey.?
RAZİYE NİNE – Ben sana şimdi ne kadar anlatırsam anlatayım hiç birin anlamayacaksın.
TULYA – Sen hele bir anlat.
TUĞÇE – Tabii.. Cahil kalmayalım. Bakarsınız bir gün de ben hanım ağa olurum.
TULYA – Gırgır geçilecek bir şey yok.
TUĞÇE – Bende merak ediyorum, anlat Raziye nine.

( Dışarıdan korna sesi gelir.)

RAZİYE NİNE – Ağa geldi. Bu konuyu kapatalım artık. Daha sonra anlatırım sizlere.
AĞA – ( Sahneye girer ) Hayırlı geceler. Maşallah herkes ayakta.
ANNEANNE – İnsanda uyku mu bıraktın, yaptıklarınla?
AĞA – Efendim, geçmişe dönmeyelim. Küçük kızlarımız da uyumamışlar. Hayrola çocuklar.  Bu saate kadar nasıl dayandınız?
TULYA – Benim uykum gelmedi.
TUĞÇE – Raziye ninenin masallarını dinledik.
AĞA – Raziye ninenizin masalları meşhurdur. Günlerce masal anlatsa kimsenin uykusu gelmez. Devamlı dinlemek ister.
RAZİYE NİNE – O kadar da değil ağam. Fazla atmayalım. Herkesin bildiği hikayeleri biraz değiştirip anlatıyorum.
AĞA – ( Anneye doğru.) Nasılsınız efendim?
ANNE – Beni çok kırdığınızı unutmadınız sanırım?
AĞA – Efendim o konulara tekrar dönmeyelim.
ANNE – neden dönmeyecek mişim?
AĞA – Efendim bir defa bir hata yaptık. Tekrarına gerek var mı?
ANNE – Aldığım kavun, topan patlıcan, kırmızı biberleri istemeyişinizi hâlâ unutamıyorum. Siz paranızın çarçur olmasını ister misiniz?
AĞA – Kesinlikle istemem.
ANNE – Benim harcadığım parayı neden çarçur etmek istediniz?
AĞA – Hayır efendim. Sadece bu konuda siz beni yanlış anladınız.
ANNE – Asıl siz beni yanlış anladınız.
TUĞÇE – Şerafettin amca, bizi sen yanlış anladın. Neden hala anlamak iste mi yorsun?
AĞA – Kızım bizim adetimizi Raziye nine anlatmıştır size. Ben misafirimin yiyecek getirmesini  istemem. Tabi ki bu misafir benim sülalem dışında ise. Benim akrabalarım ve çalışanlarım benim  yanıma gelince yiyecek getirmek zorundalar. Ancak bu akşam  sen de ben de bir cahillik ettik. Yapılmaması gerekeni yaptık. Bir birimizi anlayıncaya kadar testi kırılmış oldu. Artık tamir etsek te kırılan yerler belli olacak.
ANNE – Bence de öyle oldu. Boşu boşuna bir birimizi kırdık. Ancak ben sizin ağalığınıza bir şey söylemedim. Zaten söylemeye hakkımda yok. Sizin kavunu, topan patlıcanı, kırmızı biber közlemesini sevdiğinizi duyunca birde ben de getireyim, ağız tadıyla yiyelim diye düşündüm. Kavunu mis gibi kokanına dayanamam.
AĞA – Ben de çok severim. Her gün onları yer, onların dışındakileri yemem. Ancak yine de misafirimin benim evime yiyecek getirmesi benim onurumu kırar. Bir daha yapmazsanız sevinirim.
ANNE – Sanırım biraz bu konuda geç kaldık.
AĞA – Yenge, bu konuyu fazla uzatmayalım. Gerekirse yarın burada kalıp kalmayacağınızı tekrar konuşuruz.
ANNE – Gerçeklerin ortaya çıkmasını önlemek için çok iyi kaçmasını biliyorsunuz.
TULYA – Haydi Şerafettin amca kıvırtmayalım.
AĞA – Kızım sen bile yanlış anlamışsın.
ANNE – Bunda yanlış anlaşılacak bir durum yok.
AĞA – Geç oldu. Şimdi yatalım. Yarın gerekirse kaldığımız yerden devam ederiz.
ANNE – Hayırlı geceler dilerim.
AĞA – Hayırlı geceler efendim. Yarın görüşürüz. ( Sahneyi terk eder)
TULYA – Vay be, ağa nasılda kıvırtıyor ama.
RAZİYE NİNE – Kızlar. Bizler de yatalım artık. Çok geç oldu. Haydi hepinize hayırlı geceler.
ANNE – Hayırlı geceler Raziye nine. Haydi çocuklarım, bizlerde yatalım.

( Hep birlikte iyi geceler temennileri yapılır. Işıklar söner)

S  A  H  N  E      7

(  Işıklar yanar. Sabah olmuş, gün ışımıştır. )

ANNE – Haydi kızlarım. Biraz acele edelim. İlk önce denize girelim, daha sonra kahvaltımızı yaparız.
TUĞÇE – Ben hazırım.
TULYA. Ben de hazırım. Ne yani ben  hazır olamaz mıyım?
ANNE – Çeneyi bırakında biran önce denize gidelim. Vakit kaybetmeyelim.
ANNEANNE – Daha erken değil mi? Buranın denizi buz gibi. Biraz daha uyuyalım.
ANNE – Bırak şimdi erken demeyi. Bugün denize girelim.Akşama da İzmir’e döneceğiz.
ANNEANNE – Bu akşam mı gideceğiz.?
TUĞÇE – Anne birkaç gün daha kalalım, ne olur?
TULYA – Evet anne. Birkaç gün daha kalalım ne olur?
ANNE – Kalmasına kalalım da benim canım kalmak istemiyor. Biz bugün İzmir’e dönelim. Bakarsınız birkaç gün de Ürkmez’de , İsmail Bey’lerin yazlığına kalırız.
TUĞÇE – Ağa ile tartıştık diye gitmek zorunda mıyız?
TULYA – Ağa ile tartışmak zorunda  mıydın?
ANNE – Bırakın ağa ile tartışmayı şimdi. Denize gitmek için acele edelim.
TULYA – Anne Ürkmez de yazlığımız yok ki?
ANNE – Babanızın söylediğine göre Ürkmez’de İsmail Bey’lerin yazlığında da birkaç gün kalacakmışız. Bu nedenle biraz acele edelim.
TULYA – Aslan babacığım, hep bizleri düşünür.
ANNE – Haydi hazırlanın da denize gidelim artık.
AĞA – ( Sahneye girer.) Günaydın., nasılsınız bakalım?
ANNEANNE – Nasıl olalım. Bizleri çok kırdın. Senin gibi bir ağadan, kültürlü birinde beklemiyordum. Bütün gece uyuyamadım. Çoluk çocuk hepimiz kırdın geçirdin.
TULYA – Az daha hastahaneye gidecektik.
AĞA – Hayrola, bir rahatsızlık mı  oldu?
ANNE – Öyle bir durum yok.
TULYA – Az önce anneannem söyledi ya, ağanın bizi kırıp geçirdiğini!
ANNE – Kızım dalga geçme bakayım.
AĞA – Ben size kırgın değilim. Sizleri kırdıysam, bana kırgınsanız barışalım. Küs durmak insanlara yakışmaz.
ANNE – Ben çok kırgınım. Küs durmak başka,  kırgın olmak başkadır. Sizin gibi kültürlü bir insanın, böyle gelenek ve göreneklere bağlı, sabit fikirli olarak hareket etmesine bir türlü  akıl erdiremiyorum.
AĞA – Ben sabit fikirli falan değilim, sizlere öyle gelmiş.
TUĞÇE – Şerafettin amca, biz bugün İzmir’e gideceğiz.
AĞA – Daha birkaç gün kalmanızı bekliyorum. Biraz tartışma oldu diye gitmenize gerek yok.
ANNE – Benim yiyelim diye getirdiğim  kavun,patlıcan, biberlerin atıldığı bir evde benim de kalmam söz konusu olamaz her halde.?
AĞA – Hele siz denize bir gidin. Dönüşünüzde oturur konuşuruz. Burada birkaç gün daha misafirim olursanız sevinirim.
ANNE – Ben hiç düşünmüyorum. Akşam İzmir’e döneceğiz. Yinede bizler için yapmış olduğunuz her şey için teşekkür ederim. Eşim adına, çocuklar adına bizleri ağırladığınız için teşekkür ederim. Allah razı olsun, bizleri rahat ettirdiniz. Şu kavun, biber, patlıcan olayı olmamış olsaydı çok iyi olacaktı.
RAZİYE NİNE – ( Sahneye girer )  Herkese günaydın. Denize mi gidiyorsunuz?
ANNE – Evet. Bugün denize erkenden girelim dedik.
RAZİYE NİNE – Kahvaltıyı yaptıktan sonra denize gitseydiniz daha iyi olurdu. Haydi ilk önce kahvaltı yapalım.
ANNE – Bizim yiyecek yönüyle bir sorunumuz yok. Bizim amacımız; kısa günde, kısa zamanda denizden ve güneşten, temiz havadan daha fazla yararlanmayı istiyoruz. Yiyecek bizim için ikinci planda kalıyor.
AĞA – Ben yürüyüşe çıkıyorum. Sizleri de deniz kıyısına bırakayım.
ANNE – Haydi hep beraber gidelim.
ANNEANNE – ( Ağaya doğru) Biz denizin yolunu biliyoruz. Sen istersen yalnız gidebilirsin. Bizi beklemene gerek yok.
AĞA – Efendim, artık bir birimizi kırmayalım. Barışalım artık. Olmaz mı?
ANNE –Evet  Ağam. Hep beraber çıkalım. Hem biraz beraber yürümüş oluruz, hem de  yürüyüşün sonunda biz denize girmiş oluruz.
TULYA – Haydi gidelim .
TUĞÇE – Anneciğim, burada birkaç gün daha kalamaz mıyız?
TULYA – İzmir’e gitmeyelim, ne olur burada kalalım anneciğim?
ANNE – Peki. Hele bir denize gidelim. Denizden dönüşte oturur tekrar kalıp kalmayacağımıza karar veririz. Şimdi denizi fazla bekletmeyelim. Herkes denizde yüzerken biz burada zamanı boşa harcıyoruz.
TULYA – Oley… denize bir iki …
ALİYE – Bende  Tuğçe’ lerle denize gidiyorum.
RAZİYE NİNE – Olur kızım.

( Işıklar  Söner. Sahne boşalır.  )

S  A  H  N  E     8

( Işıklar yanar )

RAZİYE NİNE – Şerife, kızım Şerife! Neredesin yavrum?
ŞERİFE – (Sahneye girer) Yettim koca ana, buyur.
RAZİYE NİNE – Bak kızım, misafirlerimiz biraz sonra gelirler. Haydi kahvaltı sofrasını hazırlayalım. Misafirler için patlıcan ezmesi,  kırmızı biber kızartması yap. Kavun ve karpuz da kesiver.
ŞERİFE – Tamam Raziye nine. Ben bugün misafirlerimize sürpriz yapacağım.
RAZİYE NİNE – Ne sürprizi? Bugün akşamüzeri İzmir’e gidecekler.
ŞERİFE – Ben onlar için  çiğ köfte yapacağım. İzmir’e gitmeden önce yereler.
RAZİYE  NİNE – Aferin kız. Kasaba birini gönderelim. Makbule burada  mı?
ŞERİFE –  Evet nine. ( Makbule’ye seslenir.) Makbule, kızım, bakar mısın?
MAKBULE – ( Sahneye girer.) Buyur anneciğim.
RAZİYE NİNE – Makbule, kasaba git. Misafirimiz var, bana iki kilo  çiğ köftelik et veriri misin diyeceksin. Ayrıca çiğ köfteliğin baharatlarını da almadan gelme.
MAKBULE – Peki  koca ana. Başka getirilmesi gereken var mı?
RAZİYE NİNE – Bir tepsi taze yoğurt ta al,  bol bol ayran yapalım.
ŞERİFE – Haydi kızım , fazla oyalanmadan gidip geliver.
MAKBULE – Tamam, hemen gidiyorum. (Sahneyi terk eder)
RAZİYE NİNE – Sende diğer hazırlanması gerekenleri hazırlayıver bu arada.
ŞERİFE – Söylediklerinin hepsini daha önce hazırladım. Şimdi onların gelmesini bekleyeceğiz.
RAZİYE NİNE – Aferin kız. Yalnız biraz acele et. ( Yol tarafına doğru bakar) Bak misafirlerimiz göründüler. Ağır ağır geliyorlar.
ŞERİFE – Peki koca ana. ( Sahneyi terk eder.)                            ( Sahneye ; anne , anneanne, Tulya, Tuağçe, Aliye girerler. Çocuklar ve anne çok üzgündürler. Hareket edecek dermanları kalmamış, moralleri bozuk bir durumdadırlar.)
RAZİYE NİNE – Hoş geldiniz. (Şaşırmış bir durumda.)  Kahvaltıyı hazırlatayım mı ?
ANNE – Biraz bekleyelim Raziye nine.
RAZİYE NİNE – İsterseniz duşunuzu alıp gelin, karşılıklı olarak bir kahvaltı yapalım, ne dersiniz?
ANNE – Sağ ol Raziye nine. Bizim canımız hiçbir şey istemiyor. Çocukların moralleri çok bozuldu.
RAZİYE NİNE – Hayrola kızım, ne oldu?
TUĞÇE – Raziye nine ben çok korktum. Hele o kızı gördükten sonra  ( Ağlamaklı  bir durumda) artık denize bile girmek istemiyorum.
TULYA – Ne olur buradan gidelim.
RAZİYE  NİNE – Ne oldu çocuklar, anlatsanız ya ?
ANNE – Denizde gözümüzün önünde bir kız çocuğu boğuldu.
RAZİYE NİNE – Allah rahmet eylesin. Nasıl oldu?
ANNE – Deniz motorunun çektiği su atından düştü.
RAZİYE NİNE – Peki yardım eden olmadı mı?
ANNE –  Düştüğünü geç fark ettiler. Kişiler yardımına koşuncaya kadar gözümüzün önünde boğuldu. Kimse yetişemedi.
RAZİYE NİNE – Vah yavrum vah.
TULYA – Niye kurtarmadılar ki ?
RAZİYE NİNE – Siz ne düşünürseniz düşünün ama ne yazık ki her sene bu denizde bu tür kazlarla beş altı kişi ölüp gidiyor.
ANNE – Peki, bunu için bir önlem almıyorlar mı?
RAZİYE NİNE – Bunun önüne geçmek mümkün değil. Her sene deniz keyfi böyle Azrail ile yok oluyor. Nice genç kızlar toprağa veriliyor. Aileler boynu bükük geri dönüyorlar.
ANNE – Aileler çocuklarının önlem alınmamış olan bu deniz atına binmesine nasıl izin veriyorlar?
RAZİYE NİNEN – Binerler kızım.
ANNE – Haydi izin aldınız, bindiniz. Yüzme bilmeyenlerin böyle bir deniz atına binmelerine nasıl izin veriyorlar.?
RAZİYE NİNE – Gösteriş yavrum, gösteriş. Gösteriş budalalığı. Hani sonradan görme derler ya,işte böylelerine deniyor. Kişiler sonradan görme olunca sonuçları da böyle oluyor. Ama hiç kimsede bu olaylardan ders almıyorlar.
ANNE – Her şey gözümüzün önünde bir anda oldu.  Göz göre göre gitti fidanım kız. Hem de hiçbir şey yapamamak, aciz kalmak ne kadar zormuş. Neden? Neden böyle bir olay oldu?…
TULYA – Anneciğim, ne yapacağız?
RAZİYE NİNE – Siz hele bir duşunuzu alıp gelin. Gelin de hem sakinleşirsiniz, hem kahvaltımızı yapmış oluruz.
ANNE – İnanın canı hiçbir şey istemiyor. Biz yavaş yavaş toplanalım. Akşama da İzmir’e gideriz artık.
RAZİYE  NİNE – Hani burada bir hafta daha kalmaya karar vermiştiniz.?
ANNE – Böyle bir olaydan sonra çok zor.  Ne benim, ne de çocukların burada denize giresi gelmez artık.
ALİYE – Teyzeciğim, giymeseniz, bir hafta daha kalsanız? Ben Tulya ile Tuğçe’ye  çok alıştım. Olmaz mı?
TULYA – Aliye, ben de sana çok alıştım ama bu olay olmamış olsaydı keşke…
TUĞÇE – Ben burada kalamam.  Anneciğim, bugün İzmir’e gidelim.
ANNE – Akşama gideriz kızlarım. Ne yapalım, nasip bu kadarmış burada.
RAZİYE NİNE –  Sizlere geçmiş olsu ölene de Allah rahmet eylesin. Fakat ne olursa olsun hayat devam ediyor. Ölenle ölünmüyor. Biz kahvaltımızı yapalım.
ANNE – Zor olacak ama, bir şeyler atıştıralım.
ANNEANNE – Fazla oyalanmayalım, daha hazırlık yapacağız.
ANNE – Sende şimdi acele etme. Birde seni çekemem  şimdi.
RAZİYE NİNE – Şerife kızım, haydi kahvaltıyı hazırlar mısın?
TUĞÇE – Ben çok acıkmışım.
TULYA – Acıkmadım deseydin şaşardım.
ANNE – Kardeşin için neden öyle söylüyorsun kızım?
TULYA – Az önce ne diyordu, şimdi ne yapıyor anne, baksana şuna!
RAZİYE NİNEN – Şerife, kızım, haydi acele edelim, misafirler açlıktan ölecekler.
ANNE – Bu olay burada benim kızlardan birinin başına gelseydi, Allah göstermesin, eşime bunu anlatmam mümkün olamazdı.
RAZİYE NİNE – Hayrola, böyle bir düşünce de nereden çıktı?
ANNE – Benim kızlarım da aslında binmek için biraz istediler.
RAZİYE NİNE – Sakın ha… Yüzme bilmiyorlarsa böyle bir olaya hiç girişmesinler.  Şerife, nerede kaldınız?
ANNE – Acele ettirme Koca ana. Aceleye gerek yok. Bırak gönlüne göre yapsın.
ŞERİFE – ( İçeriye elindeki servis tabaklarıyla girer.)  Yenge hanım. Bugün sizin için yine çiğ köfte yapacağım.
ANNE – Zahmet etmesen, sağ olun, geçen gün yedik nasıl olsa.
TUĞÇE – Biraz acılı olsun. Yanında ayran, marul,  azıcıkta roka olsun.
ŞERİFE – Sizin istediğiniz gibi olsun.
ANNE – Keşke eşim de burada olsaydı.
ŞERİFE – Bir dahaki sefer oda olur. Ayrıca hocam için de paket yaparız, ona da götürürsünüz.
RAZİYE NİNEN – Aferin kız, iyi düşündün. Hem hocam da yemiş olur.
ŞERİFE – Hocam doğulu mu? Çiğ köfteyi çok sevdiğine göre.
ANNE – Çiğ köfte olsun, yanında bol ayran. Hani birazda acılı olursa yanında başka bir şey istemez. Canı ne zaman çiğ köfte istese arkadaşımızı eve çağırır çiğ köfte yaptırır. İlk görev yeri olan Urfa’nın Akçakale ilçesinde görev yaparken alışmış.
ŞERİFE – Benim yaptığım Adıyaman usulü, Urfa yapımına benzemez.
ANNE – Bizim arkadaşımız Kahramanmaraşlı. Urfa usulü çiğ köfte olmuyor.
ŞERİFE – Çocuklar, sizler kahvaltıda ne içmek istiyorsunuz?
TUĞÇE – Ben süt istiyorum.
TULYA – Ben de süt istiyorum.
ANNE – Sağ ol Şerife, ben de süt alayım.
ANNEANNE – Ben de süt alayım.
RAZİYE NİNE – Buyurun afiyet olsun.
AĞA – (Sahneye girer ) Herkese afiyet olsun efendim.
ANNEANNE – Bela geliyorum demez. Kendini davet ettirir.
AĞA – Bir şey mi dediniz efendim.?
ANNEANNE – Ne demek, koskocaman bir ağaya bizim sözümüz mü düşer?
AĞA – Söylediğinizi anlayamadım da.
ANNEANNE – Allah’a şükür bir tarafınıza bir şey olmamış yürüyüş yaparken.
AĞA – Sağ olun efendim.
ANNE – Ağam, buyurun kahvaltıyı beraber yapalım isterseniz.
AĞA – Ben de sizinle oturayım efendim. Nasıl, burada kalmaya karar verebildiniz mi, yoksa kararınızda ısrarlı mısınız?
ANNE –  Biz bugün İzmir’e gideceğiz Şerafettin bey.
AĞA – Kalmanızı isterdim. Demek ki bana çok kızmışsınız.
ANNEANNE – Günaydın, yeni mi anladın?
AĞA – Üzüldüm doğrusu. Keşke böyle bir olayı yaşamasaydık ta kırgın gitmeseydiniz., inanın çok üzüldüm.
ANNE – Size kızdığımız için giymiyoruz. Ayrıca size kırgın ve kızgın değilim. Ama gitmemize neden kesinlikle siz değilsiniz, bu konuda rahat olun.
AĞA –  Sağ olun,  buna sevindim. Peki neden gidiyorsunuz?
ANNE – Denizde çok üzücü bir olayla karşılaştık.
AĞA – Hayırdır inşallah.
TULYA – Bir kız gözümüzün önünde denizatından düşüp boğuldu.
ANNE – Gözümüzün önünde olan bu olay bizim moralimizi bozdu.
AĞA – İnanın çok üzüldüm.
ANNE – Bizler kıyıda çocuk için hiçbir şey yapamadık. Çocuğu kıyıya, yanı başımıza taşıdılar. Kız çocuğu yanı başımızda boylu boyunca uzanınca  hiç birimizde moral kalmadı.
AĞA –  Allah rahmet eylesin, nasıl oldu olay?
ANNE – Deniz motorunun arkasına bağlanan deniz atı dedikleri kuyruktan düştü. Motorun çektiği denizatında 5 kişi vardılar. Denizatının üzerinde bir birleriyle şakalaşıyorlardı. Bir ara birinin denize düştüğünü gördük. Kız imdat istedi.
AĞA – Kimse de oralı olmadı. Çünkü nasılsa yüzme bilir, şaka yapıyordur demişlerdir. Her zaman olduğu gibi.
ANNE – Kıyıdaki kişilerde sizin dediğiniz gibi kızın şaka yaptığını sandı. Motordan da kimse kızın yardımına koşmadı. Kızın şaka yapmadığı anlaşılınca da çok geç kalınmıştı. Zavallı kız gözlerimizin önünde göz göre göre boğulmuştu. Bir de bizim yanımıza çıkarılınca, bizde hiç moral kalmadı.
AĞA – Çok üzüldüm. Burada bunu gibi kazalar sonucu denizde 5 kişi bazen daha fazla insan ölüyor. Karada ölen gençler sayısı da on kişiyi buluyor. Denizde yaşanan olaylar ise çok daha başka. İçkiyi içip sürat motoruna biniyorlar. Denize açılıyorlar. Daha sonra kıyıya çok yakın  geçiyorlar. Geçen hafta yine bu kıyıda genç bir delikanlı motorun pervaneleri altında beyni parçalandı. Sonuç tutanaklara kaza olarak geçti. Kazayı yapan zengin, kazaya uğrayan zengin, fakat sonuçta anlaşma yapılıyor. Kazayı yapan hapse bile girmiyor.
ANNE – Peki bunun önlemi alınmıyor  mu?
AĞA – Kim alacak ki? Bu işin önlemini almak için uğraşan yok. Bunu en önemli sorunu saygısızlık, sorumsuzluktur. Kişilerin insana saygısı olmayınca sonuç kaçınılmaz oluyor. Aslında kişinin ilk önce kendisine saygı duyması gerekiyor. Burunları kafdağında olunca dünyayı ben yarattım oluyor.
ANNE – Bilemiyorum. Kız denizatından düşünce ilk önce onun yanındaki arkadaşları yardım etmeliydi. Yardım etmedikleri gibi çekip gittiler. Kıyıdan gidenler de zamanında yetişemedi. Bana göre bu bir cinayettir. Sorumluları mutlaka bulunmalı.
AĞA – Efendim, son zamanlarda buraları çok değişti. Daha önceki yıllar böyle olaylar olmazdı. Deniz bir taraftan yollar da bir taraftan kan gölüne döndü. Buna karşılık hiçbir yaptırım yok. Son zamanlarda gelmiş olduğunuz İzmir yolu “ölüm yolu” oldu. Yaptıkları hareketlerle ölüme meydan okuyorlar.
ANNE – Yolda nasıl bir oyun oynuyorlar ki?
AĞA – Gece 23 ten sonra içkinin etkisiyle ehliyetli ehliyetsiz kişiler eğlenceye çıkıyorlar. İzmir asfaltında ikişerli gruplar halinde yarış yapıyorlar.
ANNE – Nasıl yani
AĞA – Nasıl olacak. Asfaltta yan yana diziliyorlar. Belirli bir mesafede sürat deniyorlar. Kaybedenler büyük para ödüyorlar, kısacası arabalarla kumar oynuyorlar. Bu yarışların sonunda bazen ölüm kazanıyor. Sadece bu olsa tehlike. Anayolda seyir eden araçlar bu yarışlardan habersiz kendilerini kazanın içinde buluveriyor. Kasabanın  içinde yaptıkları sürat ise ayrı bir bela.
TULYA – Polisler bir şey  yapamıyor mu?
AĞA – Hayır. Bu insanlar  sadece kendisine zarar verse inanın hiç acımayacağım. Ancak kendileri dışındaki insanlara da zarar veriyorlar. Bu yarış sonunda ya bir ağaç, ya da bir trafik levhası onları durduruyor. Acı son ise kaçınılmaz oluyor.
ANNE – Bunu önüne geçmek için bir önlem alan yok mu?
AĞA – Hanım efendi, bu Akçay’ın yerlisi azdır. Kış ayarlında  buraları çok sakindir. Yaz ayı gelince burası kaynamaya başlıyor. Akçay’ın nüfusunun üç katı insan gelir yazın buraya. Bunların çoğu; fabrika sahibi, holding sahibi, büyük firma sahipleri, siyasetin en üst düzey yetkilileri, siyasiler, bürokratların çocukları bunlar. Çoğunun ailesi burada fazla kalmaz. Acı son karşısında göz yaşı döker, çocuğunun cenazesini alır ve buradan gider. Bu çocuklar “ dünyayı biz yarattık ”  havasıyla yaşıyorlar burada. Bunların çoğunu babası bu durumları  bile bilmiyor.
ANNE – Bizim gençliğimiz acılar içerisinde geçti. Anarşi kol geziyordu. Bu gençlere çok acıyorum. Eskiden, kıran, döken, yakan, devireceğim diyen gençlik vardı. Şimdiki Üniversite gençliği ise “sev  gençliği” oynuyor. Rezillik diz boyunu aştı.
AĞA – Maalesef çok yazık.Bu gençlere inanın ben de çok acıyorum. Ama elden bir şey gelmiyor. Ben bunlar için bir şey yapamıyorum. Bunun sıkıntısı en çok beni üzüyor. Bir tarafta para sıkıntısı çeken aileler. Çocuklarını okula gönderemeyen aileler, diğer tarafta ise verdiğiniz para yetmiyor diyerek isyan eden gençler. Paranın hesabını, parasızlığın ne olduğunu bilmeden harcayan gençlik.
ANNE – Aslında konuşulacak çok konular var ama. Müsaade ederseniz biraz dinlenmek istiyoruz. Akşama da  İzmir’e dönmek istiyoruz.
AĞA – Müsaade sizin efendim. İzin istemenize gerek yok.
ANNE – Haydi çocuklarım. Biraz dinlenelim, daha sonra yolculuk hazırlığımızı yapalım.
AĞA – Siz dinlenirken bizde yemek için hazırlık yapalım. Ben biletlerinizi alırım. Saat kaçta gitmek istersiniz?
ANNE – 18.00 ile 19.00 arası olsun. Otobüsün orta kısmından  yer olursa memnun olurum.
AĞA – Siz nasıl isterseniz efendim. Haydi Allah rahatlık versin.
( Anne ve çocuklar sahneden ayrılırlar.)

AĞA – Misafirlerimizi memnun edelim. Onları moralleri düzelmiş olarak gönderelim.
RAZİYE NİNE – Şerife,  misafirlerimiz için; patlıcan ezme, kırmızı biber kızartması, kavun hazırla sofraya.
AĞA – Koca ana, şimdi; kavun patlıcan, karpuz, biber kızartmasından bahsetme. Beni kızdırmak için uğraşma. Misafirler için hazırlanması gereken ne ise onlar hazırlansın.
RAZİYE NİNE – Ağam, sen beni yanlış anlama.
AĞA – Bırak şimdi yanlışı. Hiçbir yerde Ağa’nın evine  gelen misafirin yiyecek getirdiği görülmemiştir. Ben misafirlerin getirdiklerini kabullenemiyorum. Bu benim ağalığıma hakaret oluyor.
RAZİYE NİNE – Sen olayı abarttın. Bu misafirler sana hakaret olsun diye yiyecek getirmediler. Kendi yörelerindeki gelenek gereğince yiyecek getirmişler. Bunu da böyle söylediler.
AĞA – Yinede getirmeyeceklerdi.
RAZİYE NİNE – Bunlar, misafir oldukları  ev kimin   olursa olsun misafir oldukları için getirmişler. İşi fazla uzattın, bu durumu fazla uzatmazsan iyi olur.
AĞA – Oldu bir kere, her kes kendi sorumluluğunu bilmeli. ben kendi sorumluluğumu bilerek onla; yiyecek, çarşaf, nevresim getirmemelerini söyledim. Ben bunu bu kadar söylerim.
RAZİYE NİNE – Peki sen bunları söylerken; ağa olduğunu, ağanın evine yabandan gelenlerin yiyecek getirmemeleri konusunda uyardın mı? Eğer bu eve yiyecek getirirlerse bunun yanlış olacağını, böyle bir hareketin kendine hakaret olacağını onlar gelmeden önce onlara söyledin mi?
AĞA – Söylemem gerekiyor mu?
RAZİYE NİNE – Peki. Onlar senin ağa olduğunu biliyor mu?
AĞA – Bilemiyorum.
RAZİYE NİNE – Bak onlar da bu durumu bilememişler.
AĞA – Anlayamadım?
RAZİYE NİNE – Sen kendilerini ağalığın ve bu sakıncalar konusunda uyarsaydın, buların hiçbiri olmazdı. Onlar bu uyarı karşısında yiyecek getirmemiş olurlardı. Böyle bir olayda yaşanmamış olurdu.
AĞA – Her neyse biz hazırlığımızı yapalım.
RAZİYE NİNE – Misafirler buradan ayrılmadan bu konuyu tatlıya bağlayalım.
AĞA – Tatlıya bağlayalım da gidiyorlar artık. Kısa zamanda  bu işin tamiri olmaz.
RAZİYE NİNE – Kısa zamanda nasıl kırdıysan, yine kısa zamanda onarmasını da bil.
AĞA – Hele bir sofraya gelsinler, gereğini yaparız.

( Işıklar söner. Sahne boşalır.)

S  A  H  N  E     10

( Işıklar yanar )

ANNE – Haydi  kızlarım biraz acele edelim.
TUĞÇE – Aceleye gerek yok anneciğim.
ANNE – Zaman çabuk ilerlemiş kızlarım. Acele etmezsek arabanın kalkışına zor yetişiriz.
TUĞÇE – Aceleye ne gerek var anneciğim. Zaten garaj buraya çok yakın.
ANENEANNE – Ev halkı yok olmuş sanki! Bizi yolcu bile etmek istemiyorlar. Onca konuşmalar, özür dilemelerin bir anlamı yokmuş.
ANNE – Öyle söyleme anneciğim. Bak biletlerimizi bile almışlar.
TULYA – Oh, oh.. bugün kârdayız.
ANNE – Şimdi kârından başlayacağım senin.
TULYA – Ben ne dedim ki?
ANNE – Daha ne diyeceksin.
ANNEANNE – Kendileri bilir.
ANNE – Kavun, karpuz patlıcan, kırmızı biber alıp eve getirirsen sonuç böyle olur. Ağanın yiyecekleri üzerine yiyecek getirir misin, sonuç bu olur işte. Buna da şükür.
RAZİYE NİNE – ( Sahneye girer.) Hazırlanmışsınız. Keşke birkaç gün daha kalsaydınız. Çok sevmiştim sizleri.
ANNE – Koca ana, burada kalamayız artık. Moralimiz çok bozuk ve bunu nedenini de biliyorsunuz.
RAZİYE NİNE – Olsun be kızım. Ne sen kasıtlı davrandın, ne de bizim ağa kötülük yapmak için kasıtlı bir davranışta bulunmadı.
ANNEANNE – Onun ağalığı boynu altında kalsın.Şurada birkaç gün eğlenelim, biraz güneş görelim dedik.Kızımın moralini bozdu.Sanki onun ağalığını yedik kör olasıca.!
RAZİYE NİNE – Öyle söyleme kardeş, insanlar yanılamaz mı?
ANNE – Bizim moralimizi denizdeki yaşanan olay bozdu. Kırgınlık ve kızgınlığımız yok. Bunu da böyle bilin koca ana.
RAZİYE NİNE – Sağ ol kızım. İnşallah yine görüşürüz.
ŞERİFE – ( Sahneye girer.) Maşallah hazırlanmışsınız.  Buraya geldiğiniz için çok memnun oldum. İlgilenebildiysek ne mutlu bizlere. Bir kusurumuz olduysa mazur görün.
ANNE – Sana ne kırgınlığımız olabilir ki? Bizim için yaptıkların için asıl biz teşekkür ederiz.
TULYA – Bilhassa yiyecekler ,  çiğ köfte için ben teşekkür etmek isterim.
TUĞÇE – Bende teşekkür ederim Şerife teyze.
ANNEANNE – Ben de teşekkür ederim.
ŞERİFE – Sizin memnuniyetiniz beni mutlu eder. Sağ olun. Yine beraber oluruz bir gün inşallah.
AĞA – ( Sahneye girer) Merhabalar efendim. Hazırlanmışsınız. Arabanın da hareket saati yaklaştı. Ben biletlerinizi aldım.
ANNE – Araba saat kaçta hareket edecek?
AĞA –  Araba saat 18.00 de hareket edecek. Bunlarda biletleriniz, buyurun efendim.
ANNE – Sağ olun, teşekkür ederim. Biz artık fazla oyalanmayalım. Saat yaklaşmış.
AĞA – Geldiğiniz için memnun oldum. Hocama benden selam ve hürmetlerimi götürün. Sizleri garaja kadar arabamla götüreceğim. Yalnız kısa süren bu misafirlikten ben bir şey anlamadım. Hani arada yaşanan şu tatsızlık olmamış olsaydı daha iyi olacaktı.
ANNE – Bende istemezdim. N e olursa osun; kavun, topan patlıcan, kırmızı biber için bir birimizi kırmamalıydık. Fakat oldu bir kere.
AĞA – İnşallah bir daha gelirsiniz de o zaman kendimizi bağışlatırız.
ANNE – Yine de her şey için teşekkürler. Ben kızgın değilim. Eşim adına, kendi adıma ve çocuklar adına teşekkür ederim. Yinede eğlendik diyebilirim.
AĞA – Seneye sizleri buraya tekrar bekliyorum. Eğer sonbaharda burayı görmek isterseniz bir hafta sonu ekim ayında ya da kasım ayında da gelebilirsiniz. Hocama saygılarımı sununuz. Sonbaharda mutlaka sizleri buraya bekliyorum. Gelmeden önce bir telefon etmeniz yeterli olacaktır.
ANNE – ( Gülerek ) Gelmesine geliriz de; kavun, topan patlıcan da getiririz. Onları da çöpe atarım, onları da sokağa atarım demez seniz. Ağalığınıza leke sürüldü, hiç ağanın evine misafir yiyecek mi getirir mi demeyecekseniz.?
AĞA – ( Gülümseyerek ) Nasıl isterseniz efendim.
ANNE – Bizlerin misafir olarak bu eve sizin sevdiğiniz bir yiyeceği getirebileceksek geliriz. Belki o zaman daha neşeli, daha iyi geçer günlerimiz.
AĞA – Siz yinede gelin. Başımın üstünde yeriniz var.
ANNEANNE – Bizleri bir daha kırıp geçirmezseniz gelebiliriz.
AĞA – Geçmişi fazla deşmeyelim. Ağız tadıyla ayrılalım bir birimizden.
ANNE – Fazla oyalanmayalım.
AĞA – Başımın üstünde yeriniz var. Haydi gidelim artık.
ANNE – Allah’a ısmarladık.
ŞERİFE – (Elindeki paketi uzatır.) Sizin  için yolda yiyesiniz diye azık hazırladım. Ayrıca Hocam için bol acılı çiğ köfte paket ettim. Hep beraber yersiniz.
AĞA – Aferin Şerife kızım.
ANNE – Sağ olasın Şerife. ( Paketi alır)  haydi oyalanmayalı, sağlıcakla kalın. Allah’a ısmarladık.
RAZİYE NİNE – Güle güle  gidin, yine görüşürüz.

( Sahneye Aliye ve Makbule girer)

MAKBULE – Güle güle yengeciğim. Hocama selamlarımı söyleyin.
ALİYE – ( Üzgün ) Güle güle  Tulya, Tuğçe, teyzeciğim.

( Sahnede vedalaşma yapılır.  Işıklar söner. Sahne boşalır.)

S  A  H  N  E        11

(Işıklar yanar )

AĞA – İzmir’e varmışlar mıdır acaba?
RAZİYE NİNEN – Daha varmamışlardır.
AĞA – Hayırlısıyla İzmir’e varsalar da, kazasız belasız eve vardıklarının haberini bir alsak.
RAZİYE NİNE – Üzdük misafirlerimizi. O kız çocuğunun ölmesi de onları çok etkiledi doğrusu.
AĞA – Bizim aramızda hiçbir kasıt yoktu. Yanlışlık anlaşılınca bir birimizden özür diledik ve iş tatlıya bağlandı.
RAZİYE NİNE – Sen onu öyle san. Çocuklar ve annesi buradan üzgün ayrıldılar. Onların buradan ayrılmasına bahane de denizde ölen çocuk. Bunda anlaşılmayacak ne var?
AĞA – Öyle olduğunu sanmıyorum.
RAZİYE NİNE – Yinede memnun kaldıklarına inanıyorum. Çocukları çok sevimliydi. İnşallah izin alırlarda tekrar buraya gelirler.
AĞA – Tabi gelecekler.
RAZİYE NİNE – Hocayla fazla konuşma fırsatı bulamadım ama, hanımı gerçekten hanımefendi imiş. Hele o çocuklar. Hiç yaramazlık yapmadılar. Bu kadar sakin olmaları , çevreye zarar vermemeleri doğrusu imrendim. İçeride, dışarıda  varlıklarıyla yoklukları belli olmuyordu.
AĞA – İkisi de üniversite bitirmişler.  Çocuk nasıl yetiştirilir biliyorlardır her halde. Onlar da yetiştiremezse vatandaş nasıl yetiştirecek.
RAZİYE – öyle deme ağam. Bizim  gelinler, oğlanlar da üniversite bitirdiler. Onların çocukları nasıl bir düşünsene!   Bu iş üniversite bitirmeyle olmuyor. Çocuğun iyi yetiştirilmesi ile mayasındadır. Çocukların her istediklerini yapmayacaksın. Bak karar verdikten sonra hiç kararları değişti mi.?  Önemli olan verilen kararda sonuna kadar durmak.
AĞA – Kararlı olmak güzel bir şey.

( Telefon çalar )

AĞA – Alo, alo.. Buyurun efendim, ben Şerafettin.
BABA – ( Sesi fondan verilir. ) Şerafettin Bey , ben öğretmen  Cemalettin. Nasılsınız efendim?
AĞA – Sağ olun hocam. İyiyim Allah’a şükür. Ya sizler nasılsınız efendim. Çocuklar eve varabildiler mi?
BABA – Allah’a şükür iyiyim efendim. Sağlığınıza duacıyım. Ev halkı nasıllar?  Çocuklar eve geldiler efendim. Allah’a şükür kazasız belasız gelmişler. Onlar da yeni geldiler.
AĞA – Allah’a şükür efendim. Onları  merak etmeye başlamıştık. Burada Raziye nine ile çocukları, yenge hanımı konuşuyorduk. Çok memnun oldum.
BABA – Biraz yorgunlar. Yaptığınız her şey için teşekkür ederim.
AĞA – Ne demek efendim, sözü mü olur, görevimizi  yaptık.
BABA – Göndermiş olduğunuz paket için de teşekkür ederim. Ayrıca Eşinize hürmetlerimi sunarım.
AĞA – Sağ olun efendim.
BABA – Ayrıca Raziye nineye, Şerife’ye de teşekkür ederim.Hepinizden Allah razı olsun.
AĞA – Efendim bu işler bizim görevimiz.  Bizim kusurumuz olduysa  bağışlamanızı dilerim.
BABA – Ne kusuru efendim.
AĞA – Efendim, biz yenge hanımla kısa bir atışma yaptık.
BABA – Hayrola Şerafettin bey, bir kusurumuz mu oldu?
AĞA – Hayır hocam. Kavun, karpuz, topan patlıcan meselesi. Bir birimize sert davrandık.
BABA – Eşim henüz bana anlatmadı. Ama yinede ortada bir kırgınlık olduysa ben eşim ve çocuklar adına özür dilerim.
AĞA – Efendim, özür dilenecek bir durum yok.Biz zaten burada o işi aramızda hallettik. Bu nedenle fazla önemli değil.
BABA – Mesele yok o zaman. Her şey için yinede teşekkür ederim. Tekrar görüşürüz inşallah.
AĞA – Hocam sizleri buraya seneye de bekliyorum. Yenge hanıma da söyledim. Mutlaka beklerim.
BABA – Nasipse olur. Şimdiden söz vermeyelim.
AĞA – Hocam, burada sonbahar mevsimi  çok güzel olur. İsterseniz sonbaharda da gelebilirsiniz.
BABA – İnşallah geliriz. Hele sonbahar mevsimi gelsin. Mutlaka arayacağım.
AĞA – Bekliyorum efendim.
BABA – Tekrar teşekkür ederim. Görüşmek üzere , herkese selamlarımı ve hürmetlerimi sunuyorum. Telefonu eşime veriyorum.
ANNE –  (  Ses fondan verilir. ) Şerafettin bey, her şey için tekrar teşekkür ederim. Biz sağ salim geldik. Bunu haber verelim dedik. Çocukların selamları da var.
AĞA – Sağ olun efendim.
ANNE – Görüşmek üzere hoşça kalın.
AĞA – İyi günler efendim, hoşça kalın, görüşmek üzere.

( Telefon konuşması sona erer.)

RAZİYE NİNE – Ne iyi insanlar.
AĞA – Bana kırgın değiller Allah’a şükür.
RAZİYE NİNE – Ne kadar efendi insanlar. Hem vardıklarını bildirmek, hem de tekrar teşekkür etmek için telefon ediyorlar.
AĞA – Ben bu insanlara ısındım. Keşke tekrar gelseler.
RAZİYE NİNE – Getirecekleri yiyecekleri atmazsan gelirler. Hele kavun, patlıcan ve kırmızı biberleri bol bol getirirlerse.
AĞA – Koca ana, başlatma kavun, patlıcandan.

( Işıklar söner . Perde kapanır. )

S  O   N

Bütün sıkıntı ve imkansızlıklarına rağmen babamla birlikte beni okutan annem Ümmühan DURMUŞ’ a bu tiyatro oyunumu ithaf ediyorum.

İzmir  18.08.1998
Hüseyin  DURMUŞ54


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Alsancak’ta

Karanlık geceye mi girilir Alsancak’ta,
Kadehler bir bir şerefe kalkar Alsancak’ta,
Kulakları inletir nağmeler Alsancak’ta,
Yine meçhule doğru gidilir Alsancak’ta.

Demin demlerinde dolundu aslan sütüne,
Bulunmaz tek bir soda madendir sohbetlerde;
Besinler yarasın da birer birer herkese,
Yine meçhule doğru gidilir Alsancak’ta

Siyah beyaz bizim bayrağımız Alsancak’ta
Yolumuza çıkılmaz, başarırız bu yolda,
Başarı bizim hep  şiarımızdır bu yolda,
Yine meçhule doğru gidilir Alsancak’ta.

Sohbetler yüceliğinde yükselir doruğa,
Kelimeler gizlenir her şarkının dozunda,
Gamlanan güzelin gözü kalmış şimdi yolda,
Yine meçhule doğru gidilir Alsancak’ta.

İlerleyen saatlerde başlayan salsaya,
Doyamadım kıvraklığın o müthiş valsına,
Bir nefes olurdum  o sevdalının yolunda,
Yine meçhule doğru gidilir Alsancak’ta.

Kadınlarımız, bizim kolumuz kanadımız,
Geceyi aydınlatanımız, koruyanımız,
Hüznümüz de bizleri tek avutanımız!
Yine meçhule doğru gidilir Alsancak’ta.

Değmen artık günümde gamlı yaslı gönlüme,
İnleyen nağmeler dolsun bu yaslı gönlüme,
Gülüşüne, gelişine kurbanım gönlüme,
Yine meçhule doğru gidilir Alsancak’ta.

İzmir /  03.12.2010
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Eğitim Öğretim Açılış Mesajı

Değerli Öğretmenler, Sevgili Öğrenciler ve Saygıdeğer Veliler,

Her anı çok kıymetli insan yaşamının önemli bir dönemi olan okul hayatında yeni bir eğitim-öğretim yılını birlikte karşılamanın mutluluğunu yaşıyorum. Böyle önemli bir başlangıçta sizlerle aynı heyecanı ve umutları paylaştığımı bilmenizi isterim.

Bilinmelidir ki bilgi güçtür. Bilgiye ulaşmak için ise okullara ihtiyaç vardır. Bugün ülke genelinde ilköğretimde net okullaşma oranı %99.06’dır. Öğrencilerimizi bilgilendirerek, hayata ve geleceğe en iyi şekilde hazırlamak için eğitim sistemimizde yenilikler yapıyoruz. İlköğretim ve ortaöğretim kurumlarında haftalık ders saatlerinde değişiklikler yaptık. Öğrencilerimizin zorunlu ders yükünü hafiflettik.

Öğrencilerimizin istek ve yetenekleri doğrultusunda etkinlikler yapmalarını ve ders seçmelerini sağlıyoruz. İlköğretim birinci kademedeki öğrencilerimizin okula olan ilgilerini arttırmak amacıyla Serbest Etkinlikler Dersi ilköğretim 1,2,3,4 ve 5. sınıflarda bu eğitim-öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlanacaktır.

 

Milli eğitim ailesi olarak şunu her zaman biliyoruz ki bu çalışmaların başarıya ulaşması ancak değerli velilerimizin fedakar emekleri ve sonsuz sabrıyla gerçekleşecektir. Velilerimizi her zaman olduğu gibi okullarımızda, öğretmen ve yöneticilerimizle birlikte işbirliği içinde görmek bizleri mutlu edecektir. Bu şekilde öğrencilerimize, okulun da bir çeşit aile ortamı olduğunu hissettirmiş olacağız.

Sevgili Öğrenciler,         

Uzun bir tatilden sonra okul hayatınız için yeni bir döneme başlıyorsunuz.  Tatilde güzel ve eğlenceli vakit geçirerek dinlenmiş olduğunuzu umuyorum.  Şimdi okula umutla ve heyecanla başlama zamanı geldi. Unutmayın ki dersleriniz için göstereceğiniz ilgi ve çalışma azmi sizi başarıya götürecektir. Bu başarı da geleceğe emin ve sağlam adımlarla ilerlemenizi sağlayacaktır.

Başöğretmen Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi “Tek bir şeye ihtiyacımız vardır; o da çalışkan olmak.” Daha mutlu ve güzel bir gelecek için her zaman sizin yanınızda olduğumuzu bilmenizi isterim. Yeni eğitim-öğretim yılının hepimiz için hayırlı olması dileklerimle.
Nimet ÇUBUKÇU
Milli Eğitim Bakanı

Kaynak: http://www.meb.gov.tr/haberler/haberayrinti.asp?ID=9500 


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Acılarla Yaşamaya Alıştım

Sabah güneşi balkona doğmuş, Japon Gülü’nün yapraklarını ışıldatıyordu. Ahmet Bey, elinde su maşrapası, çok sevdiği, biricik aşkı ile simgeleştirdiği Japon Gülü’nü suluyordu. Bir taraftan da Japon Gülü ile konuşuyordu. Elleriyle çiçeğin dallarını okşuyor, tozlanan yapraklarını büyük bir itina ile gülümseyerek siliyordu. İyice yorulmaya başlamıştı. Son zamanlarda çok darbeler yemişti. Hem de öyle unutulacak, umursanmayacak cinsten de değildi yediği darbeler. Çok yufka yürekli, saf ve temiz kalpli olduğu gibi, söylenenlere çok çabuk inanan biriydi Ahmet Bey. Gülümserken, bir taraftan da gözlerinde nemlenme başladı. Bir türkü mırıldanmaya başladı;

“Havada Bulut Yok Bu Ne Dumandır
Mehlede Ölüm Yok Bu Ne Şivandır
Şu Yemen Elleri Ne De Yamandır

 Ano Yemendir Gülü Çemendir
 Giden Gelmiyor Acep Nedendir

Şu Dağın Ardında Redif Sesi Var
Varın Bakın Çantasında Nesi Var
Bir Çift Pabuç İle Bir De Fesi Var”

Daha sonra balkonundaki iki saksı fesleğene, bir saksı reyhan çiçeğine, bir saksı Şebboy çiçeğine sularını verdi. Bütün çiçekleri okşadı, onlarla konuştu, çiçeklerinin halini hatırını sordu.

 Ahmet Bey, elinde çay bardağı ile balkona çıktı. Bir taraftan da yavaş yavaş hazırlanıyordu. Biraz sonra bir işe gidecekti. Hem çayından yudum yudum alırken, hem de Japon Gülü ile konuşuyordu:

         Japon Gülüm. Biliyor musun, artık iyice yorulmaya başladım. Yaşam çok ağır gelmeye başladı. Esmer Güzeli yaşamımızdan çıktı artık. O kendi yolunu seçti.Hani ölümüne sevdalandığımız, karşılıklı olarak söyleştiğimiz Esmer Güzeli aramızda yok artık. Bizden uzaklaştı, bizleri terk etti canım.

         Bilir misin gülüm, insanların sevgisi, sevdası, aşkı hep yalanmış. Beni gerçekten seven bir güzele de rastlayamadım ne yazık ki. Bugüne kadar hep param varken beni insan yerine koyup sevdiklerini söylemişler. Bu yalan aşkların içerisinde ilk sevdiğim, Esmer Güzeli, iki kızım, çevremdeki bazı dost görünen kişiler, hepside yalancı dostlarmış. Ama beni insan olarak seven gerçek dostlarım da var. Param olmadığı halde bana kapısını açarak, kazancından sıkışık anlarımda ayakta kalmama yardım eden, benimle gülen, benimle ağlayan gerçek bir dostum, arkadaşım var Japon Gülüm.  Mehmet Bey. Allah böyle dostlardan kimseyi mahrum etmesin.

         İyi günde, kötü günde bir birimize destek vereceğiz, kesinlikle terk etmeyeceğiz diyerek kavilleştiğim Esmer Güzeli, mali yönden sıfırlayıp, çıkmazın içerisinde büyük zorluk çekmeye başlayınca şimdi uzaklara, çok ama çok uzaklara kaçıp gitti. Yapayalnız bıraktı beni. Param olmadığı için, bundan sonra çok zor şartlar altında yaşayacağımı ona anlattığım için terk etti. İyi günümde benimle ama kötü günümde çok uzaklarda ve beni terk etti canım. Onun sevgisine, aşkına inanmıştım. Ne yazık ki onun aşkı, sevgisi sahte çıktı Gülüm.

         Japon Gülüm, yaşamda artık sen ve ben varız. Bana Esmer Güzeli darbe vurmaz diye düşünmüştüm ama ne yazık ki o da arkamdan vurdu. Ne yazık ki bundan darbe yemem derken bir daha yıkıldım. Kolum kanadım kırıldı. Yine büyük denizde kendi imkanlarımla yüzmeye devam etmek zorundayım.

Ahmet Bey’in gözlerinden yaşlar yanaklarından aşağıya doğru boşalırken, bir taraftan da soğumaya yüz tutan bardağındaki çaydan da yudum yudum içmeye devam etti. 

         Bilir misin Japon Gülüm. Ben acılarla yaşamaya alışacağım. Çocukluğumdan bu yana hep acılar benim yanımda kol gezdi. Çocukluğumu bilemedim. İnan çocukluğumdaki mutlulukları iğne ile arıyorum dersem yalan olmaz. Sevinemedim hiç. Ne zaman sevinsem, ardından da bir acı ardından daha hızlı bir şekilde geldi, beni kahretti.

Bardağı boşalan Ahmet Bey, mutfağa doğru giderken salondaki tv de bir haber dikkatini çekti. Haberi izlemek için koltuğa ilişi verdi. Sabah haberlini sunan bayan spiker;

         “ Değerli izleyicilerimiz. Şimdi sunacağımız haber çok ilginç. Doğrusunu isterseniz haberin ilginç olduğuna sizler de izledikten sonra karar vereceksiniz.

–    Adana’da büfeye yiyecek ve içecek almak için giden bir vatandaş, kullanmış olduğu aracı park etmiş. Aracı park ederken el frenini çekmeyi unutmuş. Alış verişten dönen vatandaş park ettiği yerde arabayı göremeyince, arabanın çalındığını düşünmüş. En yakın mahalli karakola giderek arabası için çalıntı bilgisi bırakmak istemiş. Polise arabanın; rengini, markasını, modelini vermiş. Karakol arabanın çalındığı yer ile ilgili olarak olay yeri inceleme yapmak için olay yerine gitmiş vatandaş ile birlikte. Büfenin yakınında araba aranmaya başlar. O sırada karakola bir araç ihbarı gelir. Yol kenarına yakın sulama kanalına bir araba düşmüş. Çevrensinde de kimse yok, denilmiş. Olay yerinde bulunan ekibe su kanalındaki araba iletilmiş. Kanala bakan ekip, az önce karakolda çalıntı bilgisi vermek isteyen vatandaşın arabasını bulur. Vatanda ise sevinçten havalara uçmuş. Oysaki park ederken el frenini çekse, bunların hiçbirinin başına gelmesi söz konusu olmayacaktır.”

Ahmet Bey, gülümseyerek oturduğu koltuktan kalktı. Mutfaktan bardağına çay doldurdu. Tekrar balkona çıktı. Gülümsüyordu. Başını iki tarafa yavaş yavaş salladıktan sonra;

         Duydun mu Gülüm. Bir boğaz uğruna adam arabadan oluyormuş az daha.

Derin bir oh çeker Ahmet Bey. Hem gülümseme hem de acıyı aynı anda hisseder. Derin bir oh çeker. Japon Gülü’nün dallarını, yapraklarını temizlemeye devam eder.

         Biliyor musun Gülüm? Biz, bir boğaz uğruna çalışmak zorundayız. Bir boğazımız uğruna her gün kilometrelerce yolları iki, bazen üç otobüs değiştirerek hem sabah hem akşam gidip geliyoruz. Bir boğaz lüksümüz olmadığı gibi, ayaklarımızı yerden kesecek bir külüstürümüz de yok.

         Ama olsun be Japon Gülüm. Biz ne günler geçirdik değil mi? Ne badireler, ne fırtınalar atlattık. Alt ucu bir boğaz değil mi? Nasıl olsa bir kuru soğan ya da kuru bir dilim ekmek bile yeterlidir bizim için. Önemli olan canımızın sağlığı. Vücut sağlığı. Ayaktayım, ayakta durabiliyorum. En azından sağlığım yerinde, bana o da yeter be Gülüm. Az da olsa bugünün şartlarında bir dilim ekmek te olsa bir işim var. Her ne kadar aldığım aylık bir ev kirasını az geçse de yine de buna da şükür. Emekli maaşımla borçlarımı ödemeye çalışıyorum. En azından borçlarımı ödeme durumundayım ve yüzüm ak. Geç te olsa borçlarımın tamamını bitireceğim Allah’ın izniyle.

Bana en çok ne koydu biliyor musun Japon Gülüm? Gönül gözüyle sevdiğim …….  “Güzelinin elimde hiç para kalmayınca terk etmesi. Benim ona yardımım da, yararımda olmazmış, o nedenle de benimle olmasına, benim sevgilim olmasına gerek yokmuş.” diyerek terk etti beni. Esmer güzeline kavuşabilmek, onunla beraber bir ömür boyu yaşabilmek için borç yaptım. Zaten boşanırken bir sürü borcun içine girdim. Şimdi tam bir çıkmazın içerisinde bakalım ne yapacağım. İnşallah Allah yardımcım olur be Gülüm, ne dersin? Hızır yardımımıza çok sıkıştığımız da mutlaka gelecektir. Hani şu sıralar yetişmesi gerek. Yoksa ne sabır kaldı artık, ne de dayanabilecek mecal. Neredeyse Nasrettin Hoca’nın merkebinin durumuna düşebiliriz.

Yaşamda o kadar kazık yedim ki, hani düşenin dostu da olmazmış derler. Şükür benim dostum var be Gülüm. Bana maddi ve manevi yönden destek oluyor. Allah ondan, eşinden ve çocuklarından razı olsun ve onları darda bırakmasın. Bereketlerini artırsın. Şuan ayakta durabiliyorsam, sıkıntılarımı atlatmakta başarılı oluyorsam biricik değerli dostum, Mehmet Bey’e borçluyum. Allah’ım beni güçsüz bırakmasın, dostlarım da benim yüzümden zorda kalmasın.”

Ahmet Bey’in konuşması kesildi. Balkondan İzmir Körfezine bakmaya başladı. Şu İzmir’de tam 34 yıl yaşamıştı. Bu koca şehirde üniversite okumuş, bu koca şehirde evlenmiş, bu koca şehirde öğretmenlik yapmış, bu koca şehir de iki kız çocuğuna sahip olmuş, bu koca şehirde boşanmış ve yine bu koca şehirde de öğretmenlikten emekli olmuştu. Kısacası; bu koca şehir İzmir, Ahmet Bey’in en güzel, en verimli yıllarının geçirdiği yer olmuştu. Şimdi de yine bu koca şehirde yaşamaya yalnız olarak devam ediyor. Şimdi bu koca şehirde tekrar ayaklarının üstünde durmak için var gücüyle çırpınıyordu.

         “ Evet, Japon Gülüm. Paramız sıfırı tüketti. Seviyorum, aşkım diyenlerin de sesi sıfırda ve terk etti beni. Ona bakarsan; canım dediğim, canımdan birer parça olan iki kızım da bundan beş yıl önce benden uzaklaştı. İki kızım da onlara para vermiyormuşum diye bana gelmemeye başladılar. Annelerinden boşandım diye bana çok kızdılar, hatta bir yerde boşanmamızı da istemişlerdi. Ama bana hazırlanan tezgahları ben göremedim. Sonradan çıktı tezgahlar birer birer.

Ayrıldığım eşimin erkek kardeşi de bir alem hani. Boşandığım eşimin erkek kardeşine 2004 yılında iki senet veriyorum. Hem öyle senet ki Japon Gülüm, anlatılması, inanılması mümkün değil bir borç meblağı. Ben 2003 te resmen boşandım. Senetler bir yıl sonra veriliyor. Bana kızlarım bile zorla geliyordu. Erkek kardeşine ise senet veriyorum. 40 bin ve 50 bin tl. İnan Japon Gülüm, böyle iki senet imzalamadım. Zaten neden imzalayacağım ki. Beni böyle bir senet için imzalayacak bir meselem de yoktu. Ne yazık ki her şey aleyhime çalışmıştı. İki kızımın da bu iki senetten mutlaka haberi olmuştur. Ama mahkemeler devam ederken bana bilgiyi bırak ufacık bir bilgi bile vermediler. Senetlerle ilgili mahkeme tebligatları başka adreslere gitmiş. Sonuç kesinleşen hüküm ve benim istemediğim ama temyizden de aleyhime gelen bu iki senet mahkemesi ise benim belimi tamamen büktü Gülüm. Anlayacağın, arkamdan, canevimden vuruldum. Buna da şükür, benim şuan arkamdan çok değer verdiğim bir dostun, can arkadaşım var. Tekrar ayağa kalkacağım. Kısacası Japon Gülüm, dostum, arkadaşım, aşkım, eşim, kızım dediğim herkes bana tam bir darbe vurdu. Beni arkamdan hançerlediler. Ama bu halime de şükrediyorum. Benim gibi olup da eşinden ayrılan bazı arkadaşlarımın bir kaçı dayanamadı acıya öldüler. Bazıları da kendisini alkole verdiler. Ben bu halime şükür. Sigara kullanmıyorum teselli olsun ve sinirimi alsın diye. Unutayım, efkar dağıtayım diye alkol de almıyorum. Hiç kullanmadığım alkolü bu zor hayat koşullarında bile almadım ve kullanmıyorum.

Mutlaka derdi veren Allah, dermanını da yanında verirmiş. İsyan etmediğim ve doğruluktan ayrılmadığım sürece de Allah benim de yardımcım olacaktır. Neylerse güzel eyler mevlam. İsyanım yok, ama bana bu haksızlıkları yapanlara çok kırgınız. Bana kazık atanların hiç birine hakkım helal değil Japon Gülüm. Çok konuştuk sanırım. Benim çıkmam gerek Japon Gülüm. Çalışmam gerek. İş beklemez. Akşama görüşürüz canım. Benim dert ortağım.”

Ahmet Bey balkon kapılarını kapadı. Açık camları kapadı. Her ne kadar bahar ayı olsa da her an yağmur yağar, o nedenle camlar kaplı olmak zorunda. El çantasını aldı. Güneşe karşı dışarıda dururken korunmak amacıyla şapkasını aldı. Dışarıya çıktı. Hızlı adımlarla otobüs durağına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Bineceği araç durağa gelmek üzereydi. “Günün koşuşturması başladı yine.” diyerek adımları daha da hızlandı.

İzmir  12.05.2010
Hüseyin DURMUŞ


Tarih 18 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Babasının Oğluna Mektubu

  Uy sevgili uşağum Dursun
  Allah´ın selamı üstine olsun…
 Mektubu çok yavaş yazayrum, çünkim pilurum, çabuk

okuyamazsun ! Benden
yana sual edersen, Allahuma pin şükür eyiyim, yeni bir iş puldum.
Emrimde yüze yakın adam var, hepisi da sessiz sedasuz, gendi
hallerinde. Ne iş pulduğumi soraysan söyleyeceğum da
patlama, mezarluk
bekçisi oldum. Bacin Emine bir uşak doğuracak, daha erkek
midur, kiz
midur, belli teğul. Haçan o yüzden sağa dayi mi oldin,
teyze mi oldin
 söyleyemeyrum. Temel emicen de tükan açtı, o da otuza
aldigini

 yirmibeşe vereyi sürümden kazanaymiş oyle tedu. Bizim köye
 findukçularin Temel´i muhtar sectuk, akillu uşakdur da!
Geçen gün

hepimizi zelzeleye karşi aşi etturdu. Temel akilludur, hem de
durusttur.. Geçenlerde bir taksinin şoforu köye varmış,
muhtari arayi, meğer yolda bir tavuk ezmiş sahibini sorayimiş.
MuhtarTemel tavuğa bakmış, ha bu bizden teğildur, bizim köyde yassu tavuk yoktur, demiş.
Senin küçüğün Memet cok akilli bir uşak çıktı. Geçen gün
tepeye varmış, elinde bir ip sallayup durayi. Anan, “Uy uşağum ne
edersun oraya ?” demiş. O da hava turumuna bakayrum demiş. Çektum oni akşam karşuma, anlat de bakayum şu hava durumu işinu dedim.
Anlatti, meğer ip sallanunca havanin rüzgarli olduğuni, ip islaninca da
yağmur yağdiğuni anlayimiş. Çok akilli uşak vesselam. Sen o yaşta
böyle akilli degildun!
 
Yaa işte boyle usağum…
Memleçetten sağa
           pol pol havadis.. Yeni havadis olursa yine yazarum..
           Baki Hudaya emanet ol.
           Baban
           not: sağa para göndereceydim emme zarfı kapatmış idum
koyamadum

Derleme