Kategoriler


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

NEDEN KAFİYE NET?

NEDEN KAFİYE NET?
           Kafiye”  edebiyat terimi olarak; mısra sonlarındaki ses benzerliklerine denir.  Oluşumunun Türklerin sözlü Türk edebiyatı döneminden başlayıp günümüze kadar gelen, Türk halk edebiyatında şiir yazan ozanların üzerinde önemle durduğu bir uyumluluk, akıcılık olayıdır.
            Başlangıcından günümüze ozanlarımızın yazdıkları tüm şiirlerde göze olduğu gibi kulağa da uyum sağlayan kafiye;  aynı zamanda halkımızın da kabul etmiş olduğu günlük yaşam tarzının bir şiir gibi uyum sağlayan yaşam biçimidir aynı zamanda. Anadolu şiiri Anadolu halkının yaşam biçimini yansıtan bir yaşam tarzı olduğu için; halkın kendisinin kabul etmeyeceği ne bir yaşam tarzını, ne de kabul etmeyeceği bir şiiri de kendi yaşam tarzı içerisine almaz.
             Bu sayfaya “kafiye.net” dedim.Çünkü bu sayfada Anadolu insanın yaşamını da bulacaksınız. Anadolu insanının doğa ile uyumunu; doğa ile mücadelesini şiirlerde,öykülerde,türkülerde, fıkralarda bulacaksınız.Bu sayfa Anadolu insanının yaşam tarzı ve biçimi olarak karşınıza çıkacak.İl il Anadolu gezilirken yöre özelliklerini bulacaksınız bu sayfada.
             Bu sayfada ayrıca insanların sorunlarına yer verilerek çözüm yolları araştırılacak Bu sayfada öğrenci-veli-öğretmen ilişkilerine, sorunların çözümlerine yönelik uygulamalar göreceksiniz. Bu sayfada kendinizi görecek ve aynı zamanda çözüm yollarını da beraber bulacağız.
             İnsan yaşamının uyumunu şiirle birleştireceğiz, kafiye ile takviye yapacağız.  Ancak şunu asla unutmayacağız ki; yaşam bir uyumdur, doğa ile uyumudur, kendisi ile barışık olmasıdır, çevresi ile uyumudur.
             Bu sayfaya sizlerde katılabilirsiniz. Sizlerin seslerini de bu sayfada başkalarına duyurmak bizim için bir onur ve gurur olacaktır. Eleştirilerinizi, olumlu veya olumsuz her türlü görüşlerinizi almak istiyoruz. Sizlerin bize tutacağı ışık çalışmalarımıza büyük bir azim ve şevk verecektir.
            Sonsuz selam ve hürmetlerimizle.

                                                                          09.Şubat. 2005
                                                                        Hüseyin   DURMUŞ
                                                                          www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Ahmet AKTAŞ

YAĞMURCU

YAĞMURCU
O gün yine yatağın sağından kalktı. Zaten öyle ayarlamıştı yatağını da .
İnanıyordu böyle şeylere. Sabah yataktan sağından kalktığında bütün gününün iyi geçeceğine inanıyordu.

Saate baktı. Sabahın yedisiydi. Eşinin gece vardiyasından gelmesine daha bir buçuk saat vardı. Eşini düşündü, mutlu oldu. Varolduğunu, nefes aldığını bilmesi bile onu mutlu ediyordu. Aynada yüzünü yıkarken alnına baktı. Gözlerine baktı. Uzunca bi müddet gülümsedi aynadaki kendisine. Çünkü gülümsediği zaman yanaklarında kiraz gamzeleri çıkıyordu  ve bu da onu çok mutlu ediyordu. 

O zaten evinin ve bu dünyanın küçük ve her zaman mutlu polyanna’sıydı.

Çok şükür halleri vakitleri yerindeydi. Severek evlendiği ve onun için tüm zorluklara göğüs germiş ve hala daha gerebilecek bir eşi vardı. Ve belki eşinden daha fazla sevdiği ve tutkuyla bağlandığı iki tane oğlu vardı. Evleri kendilerinindi ve ikisinin de iyi birer işleri vardı. Ve bunlar bile bu hayattan mutlu dakikalar hatta saatler , günler , haftalar ve belki yıllar almak için bile yeterliydi ona göre. 

Aslında mutluluğunun kaynağı kendi içindeydi ama o bunu bilmiyordu. Olsun öğrenecekti bir gün. Onun içindeki mutluluğunun kaynağı yine içinde taşıdığı;

               HİÇ BÜYÜMEYEN KÜÇÜK BİR KIZ ÇOCUĞUYDU.

Belki ondandı; sokak aralarında gördüğü kız çocuklarının çizdiği sek sek çizgilerine bir taş atıp kaydıra kaydıra oynama isteği. Yada pikniklerde en çok ip atlamayı onun istemesi veya salıncakta sallanma yada yorgunluktan düşene kadar kırlarda delicesine koşma isteği. Hep o içindeki büyümeyen kız yüzündendi de; O bunu bilmiyordu.

Çocuklarını öpüp eşine “Seni seviyorum aşkım“ yazılı bir not bırakıp evinden dışarıya ilk adımını attı Cansu. Tabi hep ve her zaman olduğu gibi sağ ayağıyla. Evinden çıktığında, son zamanlarda trafonun dibine tünemiş sabah akşam elinde şarap şisesi zaman ve mekan kavramına aldırmaksızın içen sersefil o adamı gördü. 

Saçı sakalı birbirine karışmış üstündeki pantolon, kazak ve ceket lime lime olmuştu. Pantolonun yırtıklarından çok pis bacakları görünüyordu ve ayakkabıları paramparçaydı tabanı ve üstü birbirinden ancak iplerle bağlanarak bir arada tutturulabiliyordu. Anahtarlarını çantasına koydu adamın yanından yüzüne bakmadan acele adımlarla geçmeye başladı.

Ama adam arkasından seslendi.

– Hanımefendi bakarmısınız.

Ve buda bir ilkti.

– Efendim

Diyebildi.

– Bu parayı az önceçantanızı karıştırırken düşürdünüz; Deyince daha bi hayret etti. Kendisi parayı severdi ama; Bu adam tapardı herhalde diye düşündü. Parayı almak için ona doğru iki adım atınca ellerini gördü. O uzun tırnakları içleri pislik dolmuştu ve elleri kapkaraydı. Ne kadar mikrop var acaba elinde? şimdi o parada mikrop kapmıştır diye düşündü ve parayı almaktan vazgeçti.

– Kalsın, yemek yersiniz

Deyince adamın verdiği cevapla hayatın görmek istemediği yönleriyle karşılaşmaya başladı küçük polyanna.

-Bu parayı benim elimden almak istemiyorsun. Çünkü artık mikrop kaptığını düşünüyorsun ama banka veznelerinden, bakkaldan, minibüsten aldığın verdiğin paralara da aynı önemi gösteriyormusun? Biliyormusun veznedarlar en çok ekzama ve deri hastalıklarına kapılırlar belki de sende kendi bakış açına göre haklısın hem zaten o parayı bana normal bi zamanda da verseydin yemek yerine şarap alıp içerdi diye düşünüyorsun; Düşündüğün de doğruydu şarap alır içerdim. Ama ben düşündüğün gibi bir sokak serserisi yada bir vazgeçmişte değilim.

– Ya nesin o zaman?

– Ben sadece bir gün gölgemin beni sessizce yakalıyacağı o anı bekleyen ve o yeri bulmaya çalışan ve bunuda yağmurların altında başarabileceğine inandığı için başının üstünde asla bir çatısı olmayan biriyim.

Deyince Cansu iyice şaşırdı. Zaten kendine inanamıyordu. Böyle biriyle sokak ortasında durmuş konuşuyordu!

– Ben dilencide değilim ki neden bana para vermeye çalışıyorsun? Ben sizin merhamet ve acıma duygularınızın trafik ışıklarıyım ve şimdi burada sana kırmızı ışık yandı, artık oturup düşünmelisin.

Cansu iyice şaşırdı.

– Güzel evlerinizin pahalı zevklerinizin eşlerinizin çocuklarınızın olması, pahalı mücevherlere iyi arabalara sahip olup, plazma tv seyredip deniz kenarında rakı balık yapınca hayatlarınızın daha iyi olduğunu düşünüp; Sizin gibi yaşamayanlara baktığınızda gördüğünüz karşısında söylediğiniz tek şey

                              “ ALLAHA ÇOK ŞÜKÜR “ 

Mü oluyor sadece? Ben vicdanlarınızın ahlak polisi miyimki yirmi liraya sana içsel huzurunu vereyim. Ha bu söylediklerime bakıp ta beni hayatı  insanları ve olayları sorgulayan bir sorguç yada;

Derin bir filozof sanma. Ama bana illaki bi şey demek istersen

                          YAĞMURCU

De dedi.

-Peki o zaman dedi Cansu ve arkasını dönüp çekip gitti. Gitti ama; Bütün gün kendi içinde bu hayatı, kendi hayatını, evlerini, arabasını ve olayları ve yağmurcuyu sorguladı. Ve; Hiçbir sonuca ulaşamadı. Konuşması gerekiyordu onunla. Ve akşam evi yerine doğruca ona gitti.

– Ben bunca zaman kendimi ayakta ve gökyüzüne, güneşe bakar durumda zannediyormuşum

Ve herkesle bir şeyler alıp verip hayatımı sürdürüyordum. Hayatsa hep lay lay lom gidiyordu işte ve elimi kolumu sallayarak istediğim her yere gidebildiğim için kendimi özgürüm diye zannediyordum. Oysa sabah 08.30 akşam 17.30  iş ve ev ayaklarımda görünmeyen zincirlerle bağlıymışım kapıp koyverme duygusunu bilmiyormuşum aslında  ve suyu çekilmiş bir kuyunun dibinde yatar vaziyetteymişim ve güneş sandığımsa sadece bir sanrı imiş. Peki beni neden uyandırdın? Neden bu şeyleri görmemi sağladın? Deyiverdi. Ve kendiside şaşırdı kendine. Onun gibi konuşuvermişti bir anda.

– Kuyunun dibinde olduğunu biliyor ve kabul ediyorsan en azından yatay durumda değilsin ayaktasın artık tek yapacağın tuğlalara tutunup çıkmak olmalı

– Peki nasıl yapacağım bunu ?

– Kalbin ve ruhun artık özgür . Yeterki onu takip edecek cesaretin olsun

Dedi ve pis ceketinin cebinden pis elleriyle dörde katlanmış bir kağıt çıkardı ve yine pis elleriyle yine ona uzattı.

Hiç çekinmeden aldı bu sefer onu. Okumaya çalışırken

-Burada okuma. Yalnız başına kaldığında okursun dedi.

– Peki deyip evine gitti. 

Evinde yazıyı okudukça kendi içinin en derinliklerine indi ve o küçük kız yine ayağa kalktı. Ve bu sefer farklı bi şeydi ama.

Artık herkese eşit gözle bakmayı öğrendi ve belki en önemlisi insanları anlamaya çalışmaktansa onlarla beraber yaşamayı öğrendi o yazı sayesinde.

Cebinden çıkardı bir daha ve bir daha okudu ve içinden bir şeyler yapma isteği doğdu onun için. Ve kalkıp onun yanına gitti.

-Hadi kalk gidiyoruz dedi.

– Nereye ?

– Önce bir hamama sonra berbere ve sonra sana kıyafet almaya dedi.

– Neden ?

– Çünkü ben mutlu olmanı istiyorum

Deyince başka bir şey daha öğrendi.

-Ben mutlu olmayı istiyormuyum bakalım! Belki benim ruhum acı çekerek besleniyordur. Hem kılık kıyafetimi saçımı sakalımı düzeltsem ne olacak ki sence ben böyle çokmu mutsuzum? Ne bileyim pi sayısının 3,14 olduğunu marilyn Monroe‘ nun asıl adının norma jean baker olduğunu, wireless in kablosuz ağ bağlantısı olduğu Nistzche nin en sevdiğim sözünün insanları anlamaya çalışmaktansa onlarla yaşamaya alışmanın daha kolay olduğunu söylesem tüm bunlar bana bakış açını mı değiştirecek?  Ama sen illaki benim için bir şeyler yapıp beni mutlu etmek istiyorsan mp 3‘ üne birkaç tane loreena mc kennith parçası, goran bregoviç şarkıları, İron maiden, Metallica parçaları yükleyip bana dinletirsen sevinirim bu aralar pek dinleyemiyorum dedi.

– Peki o zaman dedi Cansu.

Ve gitti yeni bir mp3 aldı internetten bütün şarkıları indirdi yanınada bir şişe Kavaklıdere şarap aldı hemde en kırmızısından. Ve heyecanla onun yanına gitti. En nihayetinde onun için bir şeyler yapabildiği için yine mutlu olmuştu polyanna.

Hey yarabbim kendine inanamıyordu. Yüzü, koltuk altı üstü başı için türlü parfümleri, deodorantları olan ve evinin banyosunda envai çeşit kokulu sabun bulunduran kendisi şimdi bir serserinin yanına gidiyordu ve üstelik onun için bir şeyler yapabildiği için mutluydu. Mp 3 ‘ ü alıp çalmaya başladığında ilk parça Goran Bregoviç

– Ederlezi idi Hüzünlü bir balkan şarkısıydı.

– Biliyormusun Çingeneler zamanı filminin müziği bu çok severim dedi ve incecik ağlamaya başladı. Sonra gözlerindekileri aceleyle silerek yaa ne zahmet ettin bak birde şarap almışsın keşke köpek öldüren alsaydın. Dedim ya benim ruhum acı çekerek besleniyor dedi ve şarkıya dalıp çocuklar gibi mutlu oldu.

Kendilerini düşündü Cansu. Bütün normal insanları! Hep bir üstünü isteyip te bir türlü mutlu olmayı başaramayan insanlara inat bir mp3 ve bir şişe şarap ha! Diye düşündü.

-Biliyormusun senin gözlerinde bir hayaletin izlerini yakaladım dedi. Yıllar öncesinden kalma bir hayaletin dedi ve

Cansu sustu.

Cansu günler boyu ona anlattı o dinledi. O günler boyu Cansu ya anlattı Cansu dinledi. Bir haziran sabahı kalkıp dışarıya baktığında mevsime inat havanın karardığını gördü Cansu. Giyindi evinden dışarıya adım attığında evlerinin bahçesindeki ağaca asılı bir kağıt buldu. Ve üzerindeki yazı yağmurcu’ya aitti. Ve yazı şöyle başlıyordu. 

Seninle çok güzel şeyler paylaştık. Ama ben yağmurcuyum ve benim görevim iyi insanlara yağmurlarda son yolculuğunda veda etmek ve gölgemin beni sessizce yakalıyacağı yeri bulmak. Ve şimdi ben o zamanın geldiğine inanıyorum. Sana neden kendime yağmurcu dediğimi anlatmamıştım değilmi?

Anneannemin öğretisine göre iyi bir insan öldüğünde arkasından mutlaka yağmur yağar ve onun dünyadaki kalıntılarını alır onunla beraber götürür olmuştu. 

Bir gün arkadaşımın 14 yaşındaki kız kardeşi ummahan ilik kanserinden öldü çok iyi bir insandı, çok küçüktü ve bana göre günahsızdı ama bir türlü yağmur yağmıyordu.

Anneannemi gördüm rüyamda bana oğlum hiç kimse kendi gölgesini yakalıyamaz sen bile yakalıyamazsın diyordu. Ama bir gün gölgen aniden seni yakalarsa; korkma. Bilki gölgenin içinde bizler varız. Bilki  bizlerde seni özledik ve bir kereliğinede olsa gölge bilede olsak sana son bir kez dokunmak istedik. Bu şehrin parkları bahçeleri eski ve hayal kırıklığıyla bitmiş aşkları, kalp kırıklıklarını ve derin melankolinin en koyu kalıntılarını içlerinde barındırıyor ve gölgen seni bu şehirde yakalıyamaz.

Yağmurların arasında bir gün bekle bizi yağmurcu bir gün ansızın bekle bizi dedi ve ben mutlu bir şekilde uyandım. Artık o şehirde kalamazdım ve bir sabah ince bir yağmur yağarken hem o şehre hemde ummahana veda ettim. Ve hayat beni buralara kadar getirdi. Ama şimdi kalbim hissettiriyorki; Dünyanın bir yerinde iyi bir insan öldü ve yağmur yağacak ve ben o yağmurun altında o iyi insanı uğurlayıp sessizce ve yalnız başıma yürüyüp gölgemin beni yakalamasını bekliyeceğim.

Onları çok özledim be arkadaşım.

Aslında sana bir loreena mc kennith parçası çalarken arkamı dönüp elimi sallamadan sadece havaya kaldırıp yürüyüp gitmek isterdim ama bunu yapamam ben yağmurcuyum yalnız yürümem gerekir. Sana sadece bu yazıyı bırakıyorum ve sadece onu okuyup mutlu olmanı isterim. Hoşça kal iyi ve güzel insan.

Yağmurcu

Yazıyordu. Ve yağmurcunun altında rüzgar tersten eserse adlı kısa şiirsel anlatımlı bir düz yazı vardı

RÜZGAR TERSTEN ESERSE
DOĞRU SÖYLÜYORSUN GÜLÜM.

BİZ SENİNLE ASLA;
KAHVENİN YANINDA SİGARA ,
ÇAYIN YANINDA SİMİT,
RAKININ YANINDA BALIK ,
OLAMAYIZ.

OLSAK OLSAK ;

AYNI KİRAZ AĞACINDA AMA ;
AYRI AYRI DALLARDA ,
AYRI YÖNLERE BAKAN
İKİ MUTSUZ KİRAZ OLURUZ.

AMA GÜN OLUR
DEVRAN DÖNER
RÜZGAR TERSTEN ESERSE ;
BELKİ YÜZ YÜZE
BAKARIZ BE GÜLÜM… 

Cansu yazıyı okudu. Evine geri döndü , bilgisayarını açtı içine bir cd koydu ve parçanın başlamasını bekleyip pencereye yürüdü dışarıda yağmur başlamıştı.yağmurcuyu düşündü yağmuru düşündü mutlu oldu.

İnce ince ağlamaya başladı. Cd ‘ de parça başlamıştı ve hüzünlü bir balkan parçası doldu odaya;

Goran Bregoviç – Ederlezi

Cansunun gözünden yaşlar süzülmeye başladı ve;

Titreyen dudaklarından üç cümle çıktı

GÜLE GÜLE YAĞMURCU…

STRAWBERRY ICE
Ahmet AKTAŞ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Ahmet AKTAŞ

VEFASIZDI BÜTÜN KUŞLAR

” GÜZEL YURDUMUN HERHANGİ BİR YERİNDE , HERHANGİ BİR ZAMANINDA ÖLEN BÜTÜN MEMET AMCALARA ”

                                           VEFASIZDI BÜTÜN KUŞLAR

– Allah belanı versin pis moruk. Ne ulan bu yatağın hali böyle ?

– Gelin , gece seslendim duymadınız bende daha fazla bağırıp seni uyandırmak istemedim. Hem dün akşam Ali osman’la kavga etmiştiniz senin   moralin bozuktu birde gecenin bi yarısı benimle uğraşmanı istemedim.Sıkarım dedim. Sabaha kadar tutarım dedim ama Dalmışım.

– Ne yapayım uykumda kaçırıvermişim. Kusura kalma gayrı gelin.

– Allah bana bir çocuk vermedi ama ; Sen benim başıma öyle bir belasın ki ; On tane çocuğum olsaydı yinede senin kadar uğraştırmazlardı beni. Boklu donlarını , sidikli çarşaflarını ben yıkıyorum. üstünü başını ben değiştiriyorum. Ben olmasam karnını bile doyuramazsın sen be .

– Ne yapayım gelin Ali osman dan başka , senden başka dünyada kimsem kalmadı ki. Üstelik paramda yok . Hani biraz param olsaydı , ben çok zaman önce gidip huzur evine yatacaktım. Ama ne yapayım ki param yok işte. Bana geçmişimden kalan , İstiklal Savaşı madalyam ve
kopmuş iki bacağım birde ölmüş , öteki tarafa göçmüş bir sürü yakınım. Bana geçmişimden kalanlar bunlar işte.

– Kazıkmı çakıcan dünyaya ? İki tane yüz yıl gördün daha ne yaşıyorsunki. Sonra yaşamak mı bu. Hem kendini hemde beni canlıcanlı mezara soktun be ! Ali osman işten çıktığında yiyecek bir lokma ekmeğimiz yoktu ama sen ; Şu madalyanı satıp yiyecek almamıza bile müsade  etmedin.

– Ben Atatürk’ün askeriyim. On tane ayağım olsa yinede ; Hiç çekinmeden feda ederdim on ayağımıda. Onlar bu ülkeye armağan oldu. İstiklal savaşı madalyamda o günlerden bana kalan tek hatıra. Yine zorda kalsak yine satmam madalyamı. Ölünce madalyamı da atın beni gömdüğünüz o çukurun içine.

– Aman iyi halt edersin. Keşke ölsende , on tane madalya atsam o çukurun içine !binsekizyüzdoksanyedilerde mi ne doğmuştu memet amca. Hatırlamasa bile binsekizyüzlü yılları görmüştü. Bindokuzyüzlü yıllarıda görmüştü. Allahtan şimdi bir isteği vardı ; O’da ikibinli yıllardan da o hiç hatırlayamadığı binsekizyüzlü yıllar gibi olsada bir kaç sene görebilmekti. Bu ülkede padişahlık dönemini görmüştü. Kölelik düzenini gördü. Sonra , sonra onu gördü.

Atatürk’ü gördü.

O , Genci , yaşlısı , kadını , erkeğiyle hep beraber vatanı işgalden kurtarmak için herkesi cepheye çağırıyordu. memet amcada gitti. Cepheden cepheye koştu. Ta ki ; Çanakkale de bacaklarını bırakıncaya kadar. Patlayan bir topun gürültüsüyle , uykuya dalan bir bebek gibi deliksiz bir uykuya daldı. Gözlerini açtığında ilaç kokan bir hastanenin beyaz tavanını gördü önce. Çok hafif hissediyordu kendini. Doğrulmak istedi , doğrulamadı. Ellerini destek yaptı , yine doğrulamadı. Üstündeki örtüyü araladığı zaman acı gerçeği gördü memet amca. patlayan bir topun gürültüsünde bebek gibi bir uykuya dalarken iki bacağını da orada ; Cephede bırakmıştı.

Artık bir daha cepheden cepheye koşamıyacaktı. Ya da dam başlarına çıkıp çok sevdiği leylek karlarından bi çanak dolusu doldurup üstlerine pekmez döküp bana çıka yiyemiyecekti.

Ama ülke için can veriliyordu !

Hey babam be ;

Kimler ölmüştü yanıbaşında. Kimler kucağında ölürken mektuplarını ona emanet etmiş ; Anasına , Babasına , Yavuklusuna emanet eşyalar , mendiller bırakmıştı. O iki bacağını vermişti.

Çokmuydu ?

Geride hatırladığında en çok sevindiği şeylerin başında Atatürk’ün yakasına taktığı İstiklal Madalyasının gururu geliyordu. Yıllarsa akıp gidiyordu ve giden yıllar ha bire ondan bir şeyler götürüyordu. karısı gitti. Bütün çocukları gitti. İşte geriye kala kala bir tek en küçük torunu ali osman ve onun karısı kalmıştı. Allah’ta onlara bir çocuk nasip etmemişti. Zürriyetimiz kurudu diye düşünüyordu zaman zaman memet amca.

Çok uzunca bir zamandan beri ali osman’ların evinde kalıyordu. Bir tekerlekli sandalyesi bile yoktu. Tek avuntusu , sevinci , içeriye doğru girintisi olan iki kanatlı pencerenin önünde oturup geleni geçeni , dışarıyı , hayatı ve dünyayı seyretmekti. En çok hoşuna gidense gelinin getirdiği ekmeğin hepsini yemeyip , bir parçasını ayırıp ; Pencerenin önüne gelen kuşlara ekmek kırıntısı vermekti.

Yaz kış hiç farketmiyordu. her gün hep aynı saatte sakladığı ekmeği çıkarıp küçük küçük kırıyor ve o küçük kırıntıları avucuna döküyordu. Bütün kuşlarda alışmıştı artık. Hepsi gelip ürkmeden ,korkmadan memet amcanın elinden ekmek kkırıntılarını yiyiyorlardı. Onlar avucundan ekmek kırıntısı yerken yada pencerenin önünde dinlenirlerken memet amca onlarla konuşuyordu.

– Serçe kuşu ; Üstüne lapa lapa kar yağmış çam dalı nasıldır acaba ; Yine eskisi gibi güzel bir soğukluğu varmı üzerinde ;

– Ya sen kumru söyle bana ; Üzerinde bir su damlası bulunan gül yaprakları hala eskisi gibi harika kokuyorlarmı ? Biliyormusunuz ben üstünde bir damla su bulunan gülleri her zaman çok sevmişimdir.

– Ah sen , ah sen hırsız karga ; neden siz hep sabun çalarsınız ? Acaba kapkara tüyleriniz yıkana yıkana beyaz olur ümidiylemi sabun çalarsınız hep siz. Hiç çalınmış sabun görmedim. Bana birgün çalınmış sabun getir olurmu ?

Hayat hep aynıydı. Hep tekdüze gidiyordu.Kuşlar bile aynıydı. Kötü olansa ; İçinde bulunduğu evin ortamının artık içinde durulamayacak kadar kötüleşmesiydi.

İkibine iki gün vardı ve sabahında memet amca yine yatağa işemişti.Yine bir sürü laf yedi. Yüreği sayısız kere örselenmişti. Ha bir eksik ha bir fazla ne farkeder diyenlerden değildi memet amca. Çok incindi çok kırıldı üzüldü , ağladı.

Ama biraz sonra kuşlar gelecekti. Bi parça sevinç doldu yüreğine. Zaman gelmişti. Usulca pencereyi açtı. Yine her zamanki gibi avuçlarının içine kırıkladığı ekmekleri usulca uzattı pencerenin dışına. Otuz aralıktı. Lapa lapa kar yağmıştı ve ;

İkibine iki gün vardı.

Hiç bir kuş küçük ekmek kırıntıları bulunan ele gelmedi o gün. Beş dakika , on dakika , bi saat bekledi memet amca . Hiç bir kuş gelmedi. İşte şimdi iyice yıkılmıştı memet amca. Dünyaya , geline , geçmişe , geleceğe sövdü saydı.

– Her şey unutuluyor . Her şey yıkılıyor. Kalpler inciniyor , yürekler örseleniyor.

Dedi.

Öfkeliydi. O sakin . yumuşak halinden eser kalmamıştı. Herkesin vefasız olduğunu düşünüyordu.
                                       
                                        VEFASIZDI BÜTÜN KUŞLAR !

Dedi.

Bu onun son lafıydı. Başı usulca sola açılmış pencerenin yanına düştü. İçinde ekmek kırıntıları bulunan sol eli hala dışarıdaydı. ve içinde hala ekmek kırıntıları vardı. Yaşamı bitmişti memet amcanın. Uzanma mesafesine iki gün kalmıştı ama ; uzanamamıştı memet amca.

Belki de daha iyi olmuştu.

Önce serçe geldi pencerenin önüne. Ağzında bir parça çam yaprağı vardı. Üstünde de karlar.
Sonra hırsız karga geldi. Usulca ağzındaki bir parça sabunu memet amcanın sol elinin yanına bıraktı. En son kumru geldi. Hırsız karganın bıraktığı sabunun yanına üstünde bir su damlası bulunan bir gül yaprağı bıraktı.

Hiç ekmek kırıntısı yemedi kuşlar. Hiç ötmediler bile. Saatlerce orada öylece durup memet amcanın yüzüne baktılar. Belki ağlayabilseler ;

Ağlarlardı da.

Ya işte böyle. Vefasız değildi bütün kuşlar memet amca. Hem sadece yanlızca kuşlarmı ?Büyük bir ihtimalle bir hafta sonra TRT 1’de 20:00 Ana haber bülteninde eğer varsa ; Ekranın sol üst köşesine bir resmini koyarlar ve ;

– İstiklal savaşı gazilerinden Mehmet ALABAYIR geçirdiği bir kalp krizi sonucu 102 yaşında hayata gözlerini yumdu. Derler. Seyredildiği ölçüde bu ülkede herkes seyreder vede dinlerlerdi senin öldüğünü. Nasıl yaşadığını , nasıl ızdırap çektiğini kimse bilmedi sen yaşarken belki ama ; İşte öldüğünü bütün ülke öğrenmişti. Belki seyredenlerin içinden bazılarının kalplerini incecik bir sızı kaplar , gözleri nemlenirdi.

Ya işte böyleydi.

                                VEFASIZ DEĞİLDİ BÜTÜN KUŞLAR MEMET AMCA !

Ahmet AKTAŞ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Hilmi ERÇELEBİ

TUĞBA’NIN ZOR GÜNÜ

TUĞBA’NIN ZOR GÜNÜ
Küçük bir kız çocuğu olan Tuğba kocaman siyah zeytin gözlü tombiş tombiş yanaklıydı. Dalgalı sarı saçları omuzlarına dökülürdü. Daha üç yaşında Rabbim ne güzel yaratmış. Dünyayı istese veresi gelir insanın.
Annesi babası beş yıllık evli güzel insanlardı; Tuğba da ALLAH’ın onlara bir ikramı.
O gün Tuğba’nın babası ile annesi Ayşegül üç aylık hamile olduğu ikinci çocuğunun ikinci kontrolüne gideceklerdi, babası işten erken çıkmış eve gelmiş bizim ufaklığıda babannesine bırakaya karar vermişlerdi. Doktor dönüşü ona pamuk şekeri alıp hem mutlu edecekler hemde onun yanaklarına bulaştırarak o küçücük ağzına tıkıştırmalarını izleyip kendileri
mutlu olacaklardı. Toparlanıp üçü birlikte doğru babannenın evine gittiler. Babasıyla annesi ayak üstü babannesinin halini hatrını sorup Tuğba ve eşyalarını bırakıp doktorun yolunu tuttular.
Tuğbanın gözleri doldu arkalarından, tam aglayacaktı ki; babannesi “Kızım bak!” dedi evin kedisini göstererek. Tuğba onunla oynamayı çok severdi ama Mahsuncan pek sevmez hemen kaçardı.
Tuğba anne ve babasını unutup kedinin yanına koştu ve onu sevmeye başladı.
“Cici cici tedii cici maskusçan” diyor ve tüylerini okşuyordu.
Sonra kedinin kuyruğunu tuttu. O anda babannesinin yokluğu dikkatini çekti, irkildi! Birden döndü, kedinin kuyruğunu çektiğinin farkında bile olmadı…
Canı yanan Mahsuncan can havliyle Tuğba”nın elini tırmaladı. Tuğba”nın canı yandı,sehbaya çarptı, sehba Mahsuncan”ın üzerine devrildi. Mahsuncan çevik bir hareketle sehbanın altından çıktı ama çok canı yanmış,ürkmüş ve savunmaya geçmişti; sırtını şişirmiş dişlerini göstererek Tuğbacık”a pıskırıyordu.
Tuğbacık şok olmuş Mahsuncan”ın tırmaladığı yere bakıyor, orada üç tane yara var ve kanıyordu.Kanı görünce buz kesmişti ve Mahsuncan”ın çıkarttığı seslerden çok korkuyordu. Nefes bile almadan donup kaldığı yerde dudakları mosmor olmuş, gözlerine yaş birikmiş ama ağlayamıyordu… Sonra mahsuncan birkez daha pıskırdı ama diğerlerinden daha kuvvetliceydi. Tuğba”nın yüreği ağzına gelmiş ani bir refleksle geriye doğru bir adım atmış, bu hareket onun nefes almasını sağlamıştı. Artık nefes alabiliyordu. Başını eğdi kanayan yarasına baktı, gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akmaya başladı.
Mahsuncan bir düşman gibi karşısında ne zaman nasıl saldıracak ve ne yapacağı belli değildi. Zaten elide kanıyordu hiç birşey düşünemiyor sadece ağlıyordu. Sonra iç çekmeye başladı. Hıçkırır gibiydi.Aklına yarasını öpmesi gerektiği düştü derin bir nefes aldı, yutkundu, nefesini verdi. Kediye masumane, yalvarır gibi bir bakışla elini dudaklarına götürüp üç kere öptü. Bu zor anında aklına gelen tek şey uf olan yerine annesinin kondurduğu öpücüklerdi. Başka ne yapabilirdi ki! O küçük kalbi korkuyu yetişkin bir kalbin tadacağı kadar tadıyor, çaresiz yetişkin bir insan ne hissederse aynısını hissediyordu. Başı tehlikedeydi. Biraz önceki öpücüklerden bulaşan tükrüğü canını yakmaya başlamış, sağnak sağnak akan göz yaşlarına “Anne anneciğim kuytay beni! Kuytay beni canım annem!” sözleri eşlik ediyordu artık…
Acıyan yarasını bir kez daha öpmek istedi. Kolunun hareketini gören Mahsuncan zaten ilk tedirginliğide üzerinden atmış biraz önce Tuğba”nın geriye attığı adımla açılan boşluğu kullanıp hızla kaçtı skıştığı köşeden evin emektar kedisi… Canı çok yanmış ve köşeye sıkışmış olmasaydı zaten zarar vermezdi yaşlı kedi. Eve gelen misafirlerin çocukları ona ne eziyetler ederlerdi de o sadece dışarı kaçar ve onlar gidinceye kadar eve gelmezdi.
Zaten bizim tombiş Tuğba”ya da daha fazla zarar verecek değildi ama onun küçük yüreği bunu anlayamazdı. O bir tehlike atlatmıştı hemde biz yetişkinlerin hayati tehlike dediklerimizden… Biz bir aslanla karşılaştığımızda ne hissedersek onu hissetmiş ve yaşamıştı küçük yüreği…
Babannesinin, dünya tatlısı yaşlı kadın, ilerleyen yaşı yüzünden kulakları iyi duymuyordu, mutfakta annesinin Tuğba için hazırladığı mamayı ısıtmış ve ona getirmişti. Tuğba babannesini görünce kocaman zeytin gözlerini açtı; “Babannee” diye koştu, bacaklarına sarıldı. Yaşlı kadın olan bitenden habersiz tombişi kucağına aldı, kanepeye yatırıp biberonunu verdi…
Tuğba;” Babanne bak uf oldu! Maskscan uf yaptı!” dedi. Yaşlı kadın tırnak izlerine baktı, pek de önemli olmayan üç küçük çizik vardı, üzerlerindeki birkaç küçük kan damlacığı da Tuğba”nın öpücük ve ovalamalarıyla silinmişti. Sadece derideki üç küçük iz vardı.
“Birşey yok kızım ,şimdi ben ona gününü gösteririm merak etme sen haydi sen mamanı ye” dedi. Ama tombiş iç çekerek gözüne bakıp duruyor mamasını yemiyordu.Yaşlı kadın yerinden kalkıp kapının arkasındaki Mahsuncan”a;” Sen benim kızıma ne yaptın kötü kedi!Defol dışarı! Kızım gitmeden eve adımını atma” dedi Tuğba”ya duyura duyura, kapıyı açmış, Mahsuncan dışarı çıkmıştı. Kedinin dışarı çıkmasıyla babannesi Tuğba”ya “Hadi mamanı ye kızım. Bak ben onu kovdum” dedi. Zaten uyku vakti gelen Tuğba uykuya daldı . Her on dakikada panikle ağlayarak kalkıyor yaşlı kadına sarılıp yeniden uykuya dalıyordu. İki saat böyle geçti…
Annesi ve babası geldiğinde tuğba her ikisine olayı anlatmaya çalıştı dilinin döndüğü kadar. Yarasına onlarda birer öpücük kondurdular. Ama Mahsuncan”ı tanıdıkları ve ondan bir kötülük gelmeyeceğini bildiklerinden bu olayın Tuğba için ne ifade ettiğini bir türlü anlayamadılar.Getirdikleri pamuk şekeri verdiler. Karı koca onu izlediler ama alıştıkları o hapur hupur yeme manzarasından eser yoktu. “Hasta herhalde!” dedi annesi ateşine bakıp, “Biraz ateşi var benim minik kızımın. Eve gidelim bir şurup içsin hiç birşeyi kalmaz .”
O küçük yürek yaşadığı olayın etkisinden zamanla yavaş yavaş kendi başına kurtulmak zorundaydı. Çok sevdiği anne baba ve babannesi onu hiç anlamıyordu, anlayamayacaklardı da.. Ama o onları çok sevdiği ve onlara çok güvendiği için onların bunu anladığını düşünüyor böyle düşünmek onunda işine geliyordu. Onların sevgi dolu bakışlarından bu manayı çıkarıyordu .
Olaydan sonra üç gün geceleri ağlayarak yatağından fırladı. Annesi onu koynuna alıp uyuttu…
“Dünya tatlısı sevimli kız! Allah yardımcın olsun yüzünden gülücük kalbinden umut eksik olmasın!…..”

26.05.2006
Hilmi ERÇELEBİ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Şerife ÇİMEN

ZAMAN

ZAMAN
Zaman  yine sensizliğin yokluğu geçmekte… Ben  perişanım. İlk bakışın kaldı bende, o korkak ve mahcup bakışın. bu kadar mı acı çekecektim yokluğunda, bu kadarmı yanacaktım. Şimdi ben ne yapayım, her gece yollara mı bakayım, şimdi bu şehri mi terkedeyim, yoksa zehir gibi yokluğunda her an kendimi daha da çok mu bitireyim.

Oysa göremedin giden sevgili… göremedin içimi,  ne sevdalar vardı bende,  ne aşklar doğmuştu içimde. Hepsini her an yenileyerek verecektim sana tek tek… Bir gün yanacaktın benim için, birgün kavrulacak, bir an canım olacaktın, bir an hayatım, öyle güzel şeyler vardı ki içimde bilemedin… Anlayamadın beni… Didindim, koştum ardından, yoruldum tükendim ama hiç   anlamadın. Ne varsa geçmişte gözümden geçti şimdi. Seni zamansız ve yalansız sevmiştim ben… Şimdi gönül yaralı, bir düş kadar yakın ama ellerimi uzatınca tutamayacak kadar uzaksın bana.

Zehir gibi yokluğunla yaşamaya çalışıyorum. Şimdi her anım acı ve ızdırap dolu, hasret dolu…Ne şarkılar çare yokluğuna, ne şiir kitapları, ne mehtap parlak artık, ne yakamozlar pırıltılı… Bilmiyorsun ne haldeyim, kan revan içinde kalbim… Oysa böylemi olacaktık… Şimdi hayallerde olanlar.  Bir zamanlar ikimizin de gözlerinde  ışıldayan o tertemiz duygular şimdi  sadece hatıralar… Hani herşeyi kendimiz yapacaktık… Herkese mühürleyecektik sevdamızı, damgası olacaktı aşkımız bütün aşk mektuplarının…

 Böylemi bitecekti sevdamız…. Bana baka baka gittin. Yıllar, yüzyıllar geçti ardından  ama benim sevdam hep taze; ama hep ezik taze… yokluğunda yandı durdu bu kalbim. yaşananlar anlatılmaz…

Hangi kalemi alsam elime hep seni yazıyor ellerim,  hangi yöne baksam hep seni görüyor bu kara gözlerim, hangi yöne dönsem kıblem misali yükseliyorsun önümde… Divane, avare bile az gelir halime.  Kalbimin  kırıkları ruhumu kesti derin derin. Şimdi kan içinde her yerim…  Hani hayaller kurduğumuz o şehir dışındaki küçücük mekanda budum kendimi bir anda. hesap sordu yokluğun   benden. O ağacın altında ve gökyüzünde aradım seni…

Kahroldum tükendim, ölmek istedim yokluğunda. Sensiz ölmek bile acı veriyor bana… Ellerini tutamayan ellerim, hesap sordu bana – Hani elleri ! Gözlerini göremeyen gözlerim dert yandı – Hani  o eli sevdalı bakışlar… Ve o ağaca yaslandım düşmemek için o bile hissetti buz kesmiş ellerimi, katran karası yüreğimse nasıl sızladı bilemezsin… Bilemezsin çünkü yoksun …! Savrulduk yaprak misali, sen nerelerde şimdi,  bense yapayalnız… havasında bile sen kokan şehirde… Belki bir gün bir yerlerde karşılaşırız diye şaşkın şakın bakışlar, rengini arayışım caddelerde,  senin suretinde aramak bir sıcacık bakışı… sen bilemezsin ne kadar acı… Kimbilir belki ailen olmuştur pembe cüzdanlı, birde kızın simsihay  kömür gibi saçlı… Kimbilir işte sevgili, hangi kollarda ve hangi öykülerdesin şimdi…Artık hayallerle yaşıyorum kalbimin sevdasını, duy şu kalbimi vurduğu sesi… Duy artık… Ah bir duysan, ah bir gelsen… Kırık kiremitli derme çatma kulübe bile olsa evim; gönlümün sarayları senin… Ama yoksun!…

Bilseydim sana bu kadar yanacağımı, düşünüyorum acaba çıkarmıydım karşına. Ama benim sevdam öyle büyük, öyle içten ki sevgili; sürünsem de yerlerde, hergün ölsem de yokluğunda, zamanım olsa da sensizlik ve yine sensizlik yine ölesiye, yine delicesine severdim seni… Yokluğunun acısında bile sen varsın ya sevgili işte bu en büyük tesellim. Oysa ne güzellikler vardı içimde, ne hevesler, ne heyecanlar… Hiçbirini yaşamadan gittin. Ardında yıkık dökük bir sevdalı kalbi bitirdin… Yoktur başka acı yaşamadığım, yaşayamadığım, hiçbir ızdırap yoktur yokluğunda, hiçbir gönül acısı acıtmamıştır kimseyi… Sen benim derinimdeki aşkımsın öyle derinsin ki bende yokluğunda ölemiyorum bile…

Şimdi o sokaktayım yine. Gecenin karanlığında kaybolup gitmen ve bitti gidiyorum dediğin, herşeyin bittiği o sokakta. yanımdan  geçen bir çift sevgili takılıyor  gözüme. Bakıyorum ikisineelele gözgöze geçerlerken yanımdan sevda sözleriyle kaybolup giden karanlık gecenin içine, lanetler okuyorum birkez daha bırakıp giden sevgiliye… Oysa böylemi olacaktı sevgili… Kalk gel şimdi o sıcacık yatağından, gelde gör halimi, üstüm başım yırtık, ellerim pis, saçlarımda katran gibi kir içinde, gel de  gör  eserini, nasıl perişan, nasıl harabe ettiğin beni…

Nasıl isterdim bir rüyanın içinden oh be rüyaymış  deyip kendime gelmeyi… Nasıl isterdim bilemezsin. gözlerimden akan damlalarla üşüdü yüzüm, canım acıyor, parmaklarımı hiç hissetmiyorum. yüreğimin sızısı da bir hiç artık. dilim susmuş. gidemiyorum sokağından… Oysa  bir baksan bana bir gülsen anıt olacağım aşkına. keşke bu kalbe hapsedip götürsen benide yanında… Ölüyorum, bitiyorum ve tükeniyorum yavaş yavaş yokluğunun acısıyla… 

Şerife ÇİMEN
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Şerife ÇİMEN

SEN BENİM “HİÇBİRŞEYİMSİN”

SEN BENİM “HİÇBİRŞEYİMSİN”
Sen benim hiçbirşeyimsin;

Sessizliğimin çığlığı, duygularımın kor ıslaklığı gibisin… Bilmem,  ne kadar varlığın, yokluğun kadar çok mu? Başı olmayan hikayenin son paragrafısın adı bile olmayan hikayemde…
Sen Benim Hiçbirşeyimsin;

Aslında bütününe sahip ama, yüzünü bile göremediğim hiçbir zaman… Sokağımın başında bekleyen bir gece gölgesi gibisin ay ışığında kaybolan, güneş ile yok olan… Belki bir kara çalı ile kavak ağacının orantısızlığısın gönlümün yemyeşil ile  kızıl renkli ormanlarında… Gecenin sessizliğinde karabasan çığlığımsın rüyalarımda… Şimdilik sessizlik oturuyor bırakıp gittiğin o evde…Sessizlik paylaşıyor şimdi boş kalan yokluğunun dolduğu buz gibi odalarını…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Hiçbir zaman ben olamayan bende…Hayatla ölüm arası o incecik çizgide aslında can çekişen…

Sen benin hiçbirşeyimsin;

Bir çiğ tanesi  gibi… Sağnak yağmurda kaybolan ve güneş açtığında aslında yağmurunda yenildiği…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Vedalarla gelen kavuşmalar gibi… aslında hiç kavuşamayan Leyla ile Mecnun misali…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Legal aşkında ölesiye kaybolduğum, yaşamaya doyamadığım, her an kalbimde büyüttüğüm kocaman aşkımsın cezası da illegal sensizlik olan…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Zifiri kara zindanlarda bembeyaz ışıkların hayalisin hiçbir zaman sönmeyecek…Sadece  hayallerimde…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Hasret kitaplarında çığlıklarım, hiçbir zaman   konusunu bulamadığım, yazamadığım bembeyaz sayfalara… Hiçbir zaman pembe düş olamayan korkulu rüyalarımsın, geceler boyu uyuyamadığım zamanlarda…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Bestesi olmayan, güftesiz ve her aşığın içini  burkan o meşhur aşk şarkısı gibi… Kelimelerin kifayetsiz kaldığı sayfalarca mektuplarımsın posta kutularında kaybolan…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Gül bahçemde güllerin,  senin kokunla unutulduğu…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Bir nefes kadar kısa ömrüme sığdıramadığım gönül acımsın… Aslında hiç kimsenin bilmediği  bütün dünyaya haykırdığım tek cümlesin her an…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Yokluğunda hep varlığınla avunan,  aslında varlığınla yokluğunun hiçbir zaman olmadığı… 

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Okyanusların kapkara derinliğinde bir küçücük deniz yıldızı,  hiçbir zaman fark edilmediği gibi…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Boş kalan çerçevemde rengarenk resimlerimsin anlam veremediğim suretine… Gökkuşağında rengini aradığım ve ardından siyaha dönüşen  bütün renk cümbüşlerinde…

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Gözyaşlarım sel olduğu ve gözlerimde hapis olmaya mecbur olduğu ağlayamadığıma dair…

Evet; 
Sen benim hiçbirşeyimsin;
Çünkü benim hiçbirşeyim diye birşeyim yoktu  önceden…  kaç zamandır bende hiçbirşeyim olacak bişey beklemişim. beklemişim; öyle uzun zaman olmuşki hiçbirşeye sahip olamayalı yıllar yüzyıllar gibi… ”hiçbirşey” denen şey  bazen  anlamları dağlar kadar sevgi satırları,
bazen de bir sigara dumanında kaybolduğun beni düşünürken;

Sen benim hiçbirşeyimsin;  
Çünkü benim daha önce hiçbirşeyim diye birşeyim olmadı
Taa ki  sen beni, sonrada ben seni  bulana kadar… “hiçbirşeyim”  olman bana göre çok güzel
öyle birşey ki….

Sen benim hiçbirşeyimsin;

Yokluğunda kendim bile olamadığım,Sadece gözlerinde kaybolduğum…

Sen benim hiçbirşeyimsin
Çünkü benim daha önce hiç olmadı hiçbirşeyim,
Çünkü Sen benim

HİÇBİRŞEYİMSİN…   

25 / 07 / 208 16:23 
Şerife ÇİMEN
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: İrem SELÇUK

ŞAMATALI SINIF SINAVDA

ŞAMATALI SINIF SINAVDA
Yarın Şamatalı sınıfta sınav var. Şamatalı sınıf teneffüste şöyle çalışıyor. — Esmer Bomba Dilan okuyarak.
— Tatlı Kız Dilehan yazarak.
— Zeki Kubilay ezberleyerek.
—Çalışkan Nilay çizerek çalışıyor diğerleri de böyle çalışıyor. Yarın sınav var ve herkes deli gibi çalışıyor. Kimisi yazarak, kimisi çizerek çalışıyor. Şamatalı sınıf olmuştu Çalışkan sınıf. Hiç biri konuşmuyor konuşsalar da oda kalem, silgi istemek için oluyordu. Hepsi dikkatle dersi dinliyor çünkü sınavdan yüksek not almak istiyordu. Şamatalı sınıf 4/E yi hiç böyle görmemiştim. Okul bitti. Şamatalı sınıf çok heyecanlıydı. Evde hepsi çok güzel çalıştılar ve okula geldiler.heyecanından kikir kikir gülüyordu. Çalışkan Nilay hala çalışıyordu. Sınav başlayana kadar çalışacağını söyledi Çalışkan Nilay. Artist Atahan’m sanki sınavla ilgisi yoktu. Cok çalışmıştı ama hala aynada saçlarını düzeltiyordu. Bilgin Efe kendinden emindi. Bu her halinden belliydi. Zeki Kubilay hala beynini yokluyordu. Kendine sorular sorup beynini zorluyordu. Kara Sıla ve Çilli Burcu delilik yapıyorlardı. Bağırıp durdular. Tüm Şamatalı sınıf o ikisine susun diye bağırdı.Prenses İrem biraz korkuyordu ama Prenses İrem de kendinden çok emindi.
Uzun Kız Elif durmadan dua ediyordu. Sınava çalışmadıysa duanın ne faydası vardı ki? Kavgacı Berke bile konsantre olmuştu. Bu sınav Şamatalı Sınıfı değiştirdi diye düşünüyorum. Pasaklı Selcan bu kız neden böyle acaba? Sınav herkesi değiştirdi. Ama bu Pasaklı Selcan’ın kötülüğünü değiştirmedi. O kadar kötü bir kız ki hatta arkadaşlarım dövüyor. Hep kötülük ve kavga peşinde. Bence kavga ve kötülük bu iki sözcük olmamalı. Onun yerine barış ve iyilik olmalı. Sınav başlamak üzereydi. Kağıtlar dağıtıldı.Maviş Aleyna dua ederek başladı. Zeki Kubilay sayıkladı ondalık kesirler, basamaklar diye oda başladı sınava. Herkes sınava başladı. Sınav çıt çıkmadan 2 ders sonra bitti. Öğretmen 1 ders sonra Şamatalı sınıfın sınavdan kaç aldıklarını söyledi şöyleydi:Esmer Bomba Dilan — 87
Maviş Aleyna — 92
Tatlı Kız Dilehan — 96
Çalışkan Nilay — 100
Zeki Kubilay — 94
Artist Atahan — 92
Kavgacı Berke — 96
Bilgin Efe — 100
Boncuk Selen — 84
Uykucu Atakan — 76
Prenses İrem — 100
Uzun Kız Elif — 98
Kikirik İdil — 86
Pasaklı Selcan — 28
İkizler1 Ege — 90
İkizler2 Efe — 80
Çılgın Doğan — 88
Futbolcu Utku — 100
Tembel Burak — 25
Başkan Alperen — 84
Çilli Burcu — 86
Kara Sıla  — 38
Basketçi Sefa — 97
Küçük İsmet — 82Aldı ve düşük alanlar çalışıp notlarını düzeltecek. İyi olanlar ise çalışmanın peşini bırakmayacaktı böylece sınav da bitti.İrem SELÇUK
www.kafiye.ne
Mesut Öğretmen: Din öğretmenimiz çok iyi bir öğretmen fiziksel özellikleri mavi gözlü, orta boylu. Haftanın ilk günü pazartesi!! Şamatalı sınıf tam formunda. En son ders din dersinde arkadaşlık ve kardeşlikten bahsedildi din öğretmenimiz Mesut öğretmen bir soru sordu bizlere
— Arkadaşlığın ve kardeşliğin acaba bir bağları var mıdır? Artist Atahan yanıtladı
— Mesut öğretmenim bence var. Mesut Öğretmen
— Neden peki? Diye sordu. Artist Atahan
— Arkadaşlık ve kardeşlik bir arada olunca ortaya dostluk çıka dedi.Kavgacı Berke atıldı şöyle dedi
— Biz beşimiz kardeşiz o zaman dedi Gruptan bahsetmişti. Mesut— O zaman hepiniz kardeşsiniz hiç kavga etmezsiniz. Sizin kardeş sandığınız ilişki çok iyi dostluktur dedi Mesut öğretmen.Uykucu Atakan’dan bir soru geldi. Şuydu:
—  Peki kan kardeşi ne demek oluyor? dedi Uykucu Atakan.Mesut Öğretmen bu kez şöyle dedi
— Birbirlerini çok seven arkadaşlar bir yerleri kanadıklarında kanlarını karıştırırlar ve kan kardeşi olurlar. Ama bu sadece iyi bir arkadaşlık, dostluktur öz kardeş olmazlar.Bir soruda Başkan Alperen’den geldi şuydu
— Gerçek dostluk ve arkadaşlık nedir?Mesut öğretmen
— Birbirlerine değer veren ve seven iki insan arkadaş olurlar. Birbirlerini gerçekten seviyorlarsa bu gittikçe dostluk olur. Dostlukta sırlarını paylaşırsın, iyi vakit geçirirsin. Bu böyle iyi bir şekilde giderse gerçek dostluk olur. Gerçek dostlukta dostunu incitmemeye dikkat etmek önemlidir. Onu incitirsen sana olan güveni sarsılabilir ve buda kötü sonuçlar doğurur dedi. Mesut Öğretmen.Bir başka soruda Çılgın Doğan’dan geldi.
— Dost olmak için ne yapmalıyı?Mesut öğretmen şöyle dedi. 
 — Dost olmak için ilk önce o arkadaşının güvenini kazanman, ona iyi davranman ve başkalarının yanında küçük düşürmemen lazım dedi. Mesut öğretmen ve devam etti.Arkadaşlarınıza değer verin çocuklar.Onları İncitmeyin. Bir gün gelir arkadaşsız kalırsınız. O zaman arkadaşlarınızın değerini anlarsınız. Diye bitirmişken zil çaldı ve din dersi bitmiş olduwww.kafiye.net

Kikirik İdil

ŞAMATALI SINIF DİN DERSİNDE

Öğretmen şöyle dedi.

İrem SELÇUK

ŞAMATALI SINIF MÜZİK DERSİNDE
Çarşamba günü müzik dersinde de Şamatalı sınıf yerinde duramıyor. Bugün Şamatalı sınıf müzik dersinde flüt çalacaklar. Öğretmen içeri girince flütler çıkarıldı. Öğretmen notaları öğretti. La, Fa, Do, Mi, Sol. Bir kişiyi seçip flüt çaldıracağım dedi. Kikirik İdil’i seçti öğretmen. Kikirik İdil ne varsa sanki yine kikir kikir gülmeye başladı. Öğretmeni dinlemeyip Pasaklı Selcan’la konuştukları için ne flüt tutmayı biliyordu nede çalmayı boğazına getirip üfledi 
 — Doootü
Diye bir ses çıktı. Çok komikti. Şamatalı sınıf gülmeye başladı. Aralarından Çilli Burcu’nun sesi geldi şöyleydi
— Öyle yapılmaz Kikirik İdil izle ve gör dedi.
Prenses İrem şöyle fısıldadı
— Ne kadar havalı çilli işte dedi. Ama kimse duymadı. Çilli Burcu flütü üfledi
— Düüütü
Çok komikti. Kikirik İdil de dahil olmak üzere herkes gülüyordu. Kikirik İdil’e göstereceği şey Kikirik İdil’inkinden daha kötü olmuştu.
Çilli Burcu rezil olmuştu. Kara Sıla onu teselli etmeye çalışsa da faydası yoktu. Rezil olmuştu bir kere. Hava atmanın sonucunu şimdi çek bakalım diye bağırdı Pasaklı Selcan.
Öğretmenin sesiyle irkildi Şamatalı sınıf derste olduklarını unutmuşlardı.
Müzik dersi hatalı ama eğlenceli bir o kadar da sanat dolu geçti.

ŞAMATALI  SINIF DERSTE
Mine Öğretmen: Şamatalı sınıfın öğretmeni disipline ve Atatürkçülük ilkelerine önem veren öğrencilerini seven bir öğretmendir. Fiziksel özellikleri orta boylu kısa ve kumral saçlı mavi gözlü, sevecen bir öğretmendir.İdil Lakabı: Kikirik İdil lakabının sebebi kikir kikir gülmesiyle meşhurdur. Fiziksel özellikleri orta boylu, orta kilolu, uzun saçlı
İREM SELÇUK
6 Nisan 1999’da Konya’da doğdum. Büyüyünce yazar olmak istediğim için şimdiden kitap yazıyorum. Bir serim var. Şuan 1. serisini yazıyorum. Serimin adı Şamatalı Sınıf. Bu kitapta Prenses İrem olarak bazı zamanlar sizlerle olacağım. Şamatalı Sınıf serim ilerleyen zamanlarda devam edecek. Şamatalı Sınıf serimi okumanızı tavsiye ediyor iyi dileklerimle sizi kitaplarımla baş başa bırakıyorum.
TANITIM
Şamatalı Sınıf sınıfımızın adı bu. Çok küçük bir aile burası. Sadece 24 Şamatalı öğrenci var burada. Şamatalı Sınıfta her yeni gün her yeni bir macera demektir. Bu maceraları size İrem Selçuk anlatmaya hazır. Peki siz maceraları yaşamaya hazır mısınız? Emin olun ki bu maceralardan biri sizi anlatıyor olabilir çünkü Şamatalı sınıfın öğrencileri bambaşka. İyi okumalar…www.kafiye.net 

O gün cumaydı Şamatalı sınıf 4/E de ilk ders sosyaldi. Öğretmen Şamatalı sınıftan seçilen bilim yarışmasına katılacak şamatalı öğrencilerin adlarını okuyordu şöyle dedi

Nilay Lakabı: Çalışkan Nilay lakabının sebebi çok çalışması fiziksel özellikleri zayıf, orta boylu, uzun saçlı.

— Çalışkan Nilay

Atahan Lakabı: Artist Atahan lakabının sebebi çok artist olması fiziksel özellikleri orta boylu, kahverengi saçlı, zayıf.

— Artist Atahan

Efe Lakabı: Bilgin Efe lakabının sebebi her şeyi bilmesi fiziksel özellikleri uzun boylu, siyah saçlı, zayıf

— Bilgin Efe

Selen Lakabı: Boncuk Selen lakabının sebebi gözlerinin mavi olması fiziksel özellikleri mavi gözlü, uzun, orta kilolu, saçları kısa.

— Boncuk Selen

Kubilay Lakabı: Zeki Kubilay lakabının sebebi zeki olması fiziksel özellikleri büyük gözlü, orta boylu zayıf  

— Zeki Kubilay dedi öğretmen. O an şamatalı sınıf adına uymuştu.

Aleyna Lakabı: Maviş Aleyna lakabının sebebi mavi gözleri var. Fiziksel özellikleri kısa boylu, uzun saçlı, mavi gözlü, zayıf.

Berke Lakabı: Kavgacı Berke lakabının sebebi çok kavga etmesi fiziksel özellikleri sarı saçlı, kısa boylu, zayıf

Öğretmen sınıftan çıkınca Maviş Aleyna’yla Kavgacı Berke kavga etmeye başladı. Bunun sebebi Artist Atahan’la, Kavgacı Berke’nin Maviş Aleyna’yı kızdırmasıydı. Maviş Aleyna da bunun karşılılığında Kavgacı Berke’ye tekme attı zaten Maviş Aleyna’nın tekmeleri meşhurdur. Kavgacı Berke şaşıp kaldı.

Kikirik İdil adını anlatarak kikir kikir gülmeye başladı. Çok komikti.

Elif Lakabı: Uzun Kız Elif lakabının sebebi çok uzun olması fiziksel özellikleri çok uzun boylu, orta kilolu, kısa saçlı Kavgacı Berke Uzun Kız Elifle düşman gibiydi laf aramızda… Ama bugün kalem istediğinde ters cevap vermek yerine kalem verdi. Bu kırk yılda bir olurdu. Çok şaşırdım.

Dilan Lakabı: Esmer Bomba Dilan lakabının sebebi çok esmer ve güzel. Fiziksel özellikleri kısa boylu, zayıf, esmer.

Dilehan Lakabı: Tatlı Kız Dilehan lakabının nedeni tatlı olması fiziksel özellikleri orta kilolu, kısa boylu, uzun saçlı.

Öğretmenin Şamatalı sınıfa girmesiyle herkes irkildi özellikle Esmer Bomba Dilan ve Tatlı Kız Dilahan o ikisi çok bağırıyordu çünkü.

Sefa Lakabı: Basketçi Sefa lakabının sebebi iyi basketbol oynaması fiziksel özellikleri uzun boylu, orta kilolu.

İsmet Lakabı: Küçük İsmet lakabının sebebi çok küçük olması fiziksel özellikleri kısa boylu, zayıf. Basketçi Sefa ve Küçük İsmet çok konuşuyordu. Öğretmenin bağırmasıyla bütün ses kesildi. Ama Şamatalı sınıfta bu sessizlik uzun sürmezdi. Çünkü bu sınıf bir başka ve ayrıydı.

Atakan Lakabı: Uykucu Atakan lakabının sebebi çok yorgun gibi durması fiziksel özellikleri zayıf, uzun boylu.

Efe Lakabı: İkizler2 Efe lakabının sebebi bir ikizi olması fiziksel özellikleri orta boylu, zayıf.

Uykucu Atakan’la Ikizler2 Efe çok konuştular. Bir anda Şamatalı sınıfın neşesi gitti. Şamatalı sınıfta hiç olmamış bir şey oldu. Çok büyük bir kavga çıktı. Şamatalı sınıfta kavga çıkardı ama sonra şaka diye tatlıya bağlanırdı. Ama bu öyle değildi herkes bağırıyor. Öğretmen Ikizler2 Efeyi dürtüyordu. Hiç böyle bir şey olmamıştı. Çok kötüydü.

Selcan Lakabı: Pasaklı Selcan lakabının sebebi dağınık ve kötü olması fiziksel özellikleri kısa boylu, uzun saçlı, zayıf.

Pasaklı Selcan ağzını kapatmış olanları hayretle izliyordu. Prenses İrem de öyleydi.

Doğan Lakabı: Çılgın Doğan lakabının sebebi delidolu olması fiziksel özellikleri uzun boylu, mavi gözlü, orta kilolu.

Birden kapı çaldı gelen Çılgın Doğan’dı geç kalmıştı. Hatta ikinci ders bitmek üzereydi. Kavga devam ediyordu.

Burcu Lakabı: Çilli Burcu lakabının sebebi çok çili var fiziksel özellikleri uzun boylu, kısa saçlı, orta kilolu.

Sıla Lakabı: Kara Sıla lakabının nedeni çok kara fiziksel özellikleri kısa boylu, kara tenli, kısa saçlı, zayıf.

Çilli Burcu’yla Kara Sıla deli gibilerdi tabi her zaman öyleler. Kavga biraz dinmişti ders başladı.

Burak Lakabı: Tembel Burak lakabının sebebi tembel olması fiziksel özellikleri, orta boylu, zayıf.

Tembel Burak yine tembeldi derse katılmıyordu. Ders önceki derslere hiç benzemiyordu. Hiç kimse konuşmuyor konuşsa da onlarda kavga sözcükleriydi.

Uzun Kız Elif ve Prenses İrem şöyle dediler:

— Önceki günlerde barış, mutluluk kelimeleri çıkardı şimdiki dudaklarımızdan dökülen nefret sözcükleri değil dediler. Boncuk Selen yanlarına gelip şöyle dedi.

— Şamatalı sınıfımız bozulamaz.

Kavgalı gün bitti. Ertesi gün okula gittiklerinde kavgadan eser yoktu. Bizim Şamatalı Sınıfımız geri geldi.

Şamatalı Sınıfta eğlence dorukta Şamatalı sınıf ile hayvanat bahçesine gideceksiniz, ders işleyeceksiniz, diş çekeceksiniz. Ve daha sayısız macera. Hadi daha ne duruyorsun? Oku başlamaya!!

İÇİNDEKİLER ŞAMATALI SINIF DERSTE
ŞAMATALI SINIF BEDENDE
ŞAMATALI SINIF MÜZİKTE
ŞAMATALI
SINIF DİN DERSİNDE
ŞAMATALI SINIF
SINAVDA 
ŞAMATALI SINIF
İNGİLİZCE DERSİNDE 
ŞAMATALI SINIF
BULUTLARLA RESİM DERSİNDE 
ŞAMATALI SINIF OKULDAN ÇIKINCA
 
ŞAMATALI SINIF SAHİLDE BİR GÜN
ŞAMATALI SINIF HAYVANAT BAHÇESİNDE
ARTİST ATAHAN’IN DİŞİ SALLANIYOR
ŞAMATALI SINIFIN PROBLEMLERİ
UZUN KIZ ELİF VE PRENSES İREM ALIŞVERİŞTE
ŞAMATALI SINIF YILBAŞI GECESİ
ŞAMATALI  SINIF PİKNİKTE
PRENSESE ELVEDA

İrem SELÇUK
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Safiye ÇAKIR

Dolandı Çevresinde Terk Edeceği Zamanların

Dolandı Çevresinde Terk Edeceği Zamanların
Güneşin denizi kucaklamak için acele ettiği, baharın ılık ılık tenini okşadığı, akşamın hüznünün yüzünü maskelediği genç bir kadın gecenin karalığını kendi karanlığına katarak, acıları kendine siper yaparak sessizce oturuyordu.
Önünde doldurulmayı bekleyen boş bir kâğıt, yazmak için acele eden telaşlı bir kalem, yazmak istiyordu sadece yazmak bölük pörçük kelimeler uçuyordu havada…
Cümleler bölünmüş ne yazacağını bilmeden nasıl başlayacağını düşünmeden sadece yazmak istiyordu…
Cümle kurmayı mı bilmiyordu yoksa yazmayı mı unutmuştu?
Gökyüzünün ince çizgisine takılıp kaldı gözleri…
Bir an, bir kelime yakalayıp yapıştırıverdi boş kâğıda telaşla…
Şimdi anlamına, anlam veremediği tek bir sözcük, her şeyi anlatan tek bir cümle, “sevdim” kalemi dondu, gerisi gelmiyordu…
Yoksa her zaman yaptığı gibi kalemiyle onu kırmaktan, kelimeleriyle onu incitmekten mi korkuyordu?

Hangi karanlığın sabahıydı, onu sevdiği günler, ne zaman sevmişti, ne çabuk kırmıştı yılların pas tutmuş zincirlerini…
Seni seviyorum derken, gururunu nasılda yerlere serdiğini, düşünmeden nasıl kapılıp gitmişti…
Duygu dalgalarının sel olup akan karanlık kollarına, “özledim” dediğinde mi terk etmişti ona yüreğini…

Yoksa ‘seni merak ettim’ dediğinde mi terk edip gitmişti ruhu bedenini?
Sadece sevmişti, felç olmuş hayalleri vadilerde gezen liseli gibi, dokunmuştu yüreğine ama şimdi terk edeni terk ediyordu…

Genç kadın, “kelimelerinden ayrılık akıyor beni bırakmaz” dediği gibi gidiyordu…
Git dediğinde yüreğindeki alevi köreltir gibi, git/meee dediğinde, mıhlanıp kaldığı gibi, affetmişliklerini affetmek için…
İşte şimdi gidemediği gitmelerinin eteklerine basarak dönmemek üzere gidiyordu…
Kırılmış gururunun kalan son kırıntısının yanına birdamla gözyaşını, mendiline sararak kaleminden onu hatırlatan harfleri silkeleyip, ismini dudaklarına dokundurmadan, dudaklarını sile sile elvedalara sığınmadan, işte şimdi gidiyordu.

Gökyüzünün ince çizgisine terk etti Terk edip gideni, çöken bedenini topladı sessizce…
Önce kalemini sonra kendini terk etti dönüşü olmayan bir yoldan, yüreğindeki adresi sile sile gitti genç kadın…
Sırtında bir enkaz parçalarının ağırlığı… Gözlerinde yaşamadıkları…
Dönüp ardına baktı, unutacağı ne kadar şey varsa, hepsi üst üste duruyordu…
Cesaretsiz adımlarla ezdi geçti tüm geçmişin sıcaklığını, yosun kokusu, burun deliklerini,
kimsesizliğin kokusu sardı avuçlarında alışılmadık yalnızlığın dokusu yüreğini kanata kanata..

Dolandı çevresinde terk edeceği zamanların, terk edilmiş gururunu son kırığını takıp koluna gün dönümlerinin döngüsüne gidemezlerin gidişine hikâyeler bırakarak gitti ve bu son gidişle bitti…

Safiye ÇAKIR
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Samiye Sezen SAYIN

Umutlarım Yarınlarda Kalmasın

Umutlarım Yarınlarda Kalmasın
      Masamın başında, evrakların arasında kendimi kaybetmiştim. Bir ara başımı kaldırdım. Kapıya gayri ihtiyarı baktım. Kapıda bir bayan, sağında ve solunda kız çocuğu. Elinde nüfus cüzdanı ve bir kağıt. Kızlardan biri on üç diğeri altı yaşlarında. Her ikisi de yaşlarını göstermiyor oldukça çelimsiz görünüyorlar… Biraz ezik, biraz mahcup gülen ve çekingen gözlerle, göz göze geldim.
       O bakış anının arkasındaki kadını yakalamak var ya! İçime bir şeyler aktı, yüreğim çiz etti. Neydi beni bu derece etkileyen ? Her gün gördüğüm sıradan insanlardan biriydi belki ama; farklı bir yönü vardı… Bir yüzü gülen, diğer  yüzü ağlayan;  bir yüzünde ışık diğer yüzünde karanlık; bir yüzünde bolluk, diğer yüzünde yoksulluk kol  geziyordu.  Bir de yüreğine sığmayan sevgi denizi, diğer yüreğinde derin dalgaların açtığı, aşındırdığı yaralı yürek sancısı, tümüyle yansıyordu yüreğime …Sanki yüreğinden, yüreğime ayna tutulmuştu. Tıpkı şarkıdaki gibi ben ona  tutuklu kaldım… Saniyeler geçti. Belki çok kısaydı o an. Ama ben onun yüreğine akalı saatler olmuştu. Onun evreninde  çoktan geziye çıkmıştım. İlmek ilmek çözüyordum onu.
       Beş kız annesi, daha otuz sekizinde … Yılların değil belki ama yaşadıklarının izlerini görebiliyorsunuz yüzünde. Bakışlarındaki soruların, sözlere dökülmesine gerek duymuyorsunuz. Kitap gibi yüreğini okuyabiliyorsunuz.  O da sizi okuyor sanki. Çok zeki ama işe yaramamış…
       -Erkek çocuk mu  aradınız ?
      -Sorma beş kız çocuğum var. Haklısınız. Cahildik, aklımız ermiyordu ,yol gösteren olmadı.
    -Baba boyacılık yapıyor. Şuan çalışmıyor. Çünkü hasta, bende hastayım aslına bakarsanız. Yeşil kartlıyız. Eşimin sürekli kullandığı ilaç var, bazen alabiliyoruz bazen de….
      -Neden beş çocuk ? Sorusu, kadını bu açıklamalara götürüyordu.
Ezikliğini, boynunu bükerek, gözlerini kaçırarak, oturduğu koltukta  daha da küçülerek zaten belli ediyordu. Çaresizlik her davranışına yansıyordu.
     Yüzüne baktıkça, insanımın nasıl kendi haline terk edilişini; başının çaresine bak; saldım cayıra mevlam kayıra anlayışının sonucunu görüyordum.
      Çocuklar bir şeylere aç. İlgiye, bilgiye, sevgiye, paraya. Bedenleri, zihinleri aç. Bir şeylere susamışlar belli…
      Anne sıkılarak söz ediyor. Okula yazdıracağız ama …nasıl diyeyim bilmem ki  .
     Arif olan anlar misali. Başımla onaylıyorum. Anladım diyorum. Bu zamana kadar nüfus kağıdını çıkarmamışlar. Bütün paramı buna verdim diyor . Belli ki çok koymuş verdiği para   tam ” yirmi dört milyon”
     Biraz daha yoklamak istiyorum. Gerekli evrakları tamamlamanız lazım diyorum. Küçük kızın yüzü hemen düşüyor. Gülen gözler kayboluyor. Derinlere daldı… Çekip çıkarmam lazımdı. Kardelenlerin boyunlarını bükmeye hakım yoktu.  Annesinin boynu zaten bükülmüştü.
     -İsmini söyler misin ? diyorum. Hemen canlanıyor. Değerli olma duygusu kendini hemen hissettiriyor.
     -Aysun … Aysun Demir, diyor. Gözlerinin içi gülerek. Biraz alçak sesle.
    -Bak ben seni, duymuyor ve görmüyor olabilirim; bana kendini nasıl hissettirebilirsin?diyorum. Hemen yanıma sokuluyor.  Gözlerimin içine bakıyor.
   -Gerçekten görmüyor musun ? diyor.  Gülümsüyorum. Küçüksün, büyümen lazım bu sene büyüde gel demeye kalmadan, ablası atılıyor. Harflerin hepsini biliyor. Sözcükleri okuyor, diyor.
    -Abla cin gibi, gözleri ışıl ışıl zeka fışkırıyor. Anne üç çocuğunun da diğer okulda okuduklarını, gönlünün onların da bu okulda okumasını istediğini, söylüyor. Ama imkanlarının el vermediğini, güçlerinin   yetmediğini  anlatıyor.
      Ablaya dönerek :Kaçıncı sınıfta okuyorsun ?diye soruyorum. Altıncı sınıfa geçtiğini, okulundan ve öğretmenlerinden memnun olduğunu bir çırpıda söylüyor. Derslerinin iyi olduğunu da… Onunla da uzun uzun bakıştık.. Yoksulluk her şeylerine yansımıştı. Onları içime almak sarmalamak geçti o an. Çaresizliklerini unutturmak, yanaklarına gülücükler kondurmak. Kendine gel dedim. Polyannacılık oynama zamanı değil . Çözüm bulmalıydım …
     Küçük kıza dönerek. Elimdeki kağıdı uzattım. Bunu al ve iki oda ötede  bulunan ablaya verip fotokopisini çektirmesini ve tekrar bana getirmesini istedim. Hemen atıldı. Arife tarif gerekmez  misali becerip geldi. Ablası arkasından gidecek  gibi oldu. İzin vermedim.
     Anne derdini dinleyen birini bulmuşta kaçırmak istemezmişçesine soluksuz anlatıyor hayatını. Her insan bir romandır, bir kitaptır, oku  oku bitmez derler. Ben bu roman kısmına değinmeyeceğim. Asıl konu ,üzerinde durulması gereken şu bence:
    Kız çocuklarımıza yönelik beş yıldır sürdürülen kampanya var. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin öncülüğünde yürütülen “KARDELENLER” projesi. On bin kız çocuğunu okula kazandırmak. Hayat basamaklarını adım adım çıkmalarına yardımcı olmak, dünyaya yüzlerini döndürmek. Çok güzel gurur, verici  bir kampanya.
     Derneğin kuruluş amaçlarından olan, bilinçli, eğitimli, evrensel  insan, kadın haklarına saygılı, çevreye duyarlı, çağdaş bir toplum oluşturulması ilkelerini gönülden destekliyorum ama, eksik bence.
     Asıl yüreğimi yakanda  bu . Ya anne babalar ? Onlar ne olacak? Onlar ne zaman ışık olacak, karanlık odalara?… Onları nasıl bilinçlendireceğiz?
     Evlerine girebiliyor muyuz, ekmeklerini bölüşebiliyor muyuz, düşünce dünyalarına akabiliyor muyuz? Onlar bizleri anlayabiliyorlar mı? Çocuklara kendimizi anlatabilmek yetmiyor. Büyüklere anlatmak çok daha önemli. Tıpkı örnekte olduğu gibi
     Aynı sınıfı paylaşan iki öğrenci.  İkisi de sınıfın en çalışkanları. Birisi çalışarak başarılı oluyor. Diğeri ise oldukça zeki ama yoksul. Suat, fakirliğin cahilliğin ve ilgisizliğin kurbanı. Sınıf öğretmeni  günün birinde bunun yeteneğini fark eder  ve kolundan tutar. Kendi çocuğu gibi her şeyiyle ilgilenir. Masraflarını karşılar, harçlığını verir. Maddi ve manevi desteğini 8.sınıfa kadar sürdürür. Suat’ın hayalleri vardır. Günün birinde belediye başkanı  olacak. Evsizlere ev yapacak, dev futbol  sahaları kuracak, her çocuğa bisiklet armağan edecek. Ama önce bir fabrikası olacaktı. Suat bu hayallere her gün dalardı. Bir gün öğretmeni  o ilden gider. Tayin olur. Çocuk yine başarısını sürdürür ama…  Ya aile ? Evin geçimi için  para lazım, okuyup da ne olacaksın? Çalışacaksın ,zaten yıllarca hazır yedin içtin. Hadi bakalım işe. Okul karın doyurmuyor. Diyerek öğrencinin okul hayatını bitirirler. İkilem arasında kalan Suat  kısa bir süre sonra baliye arkasından uyuşturucuya alışır ve yaşamı köprü altlarına akar.
      Dileğim sorunların bir parçası olmak değil sizin hedeflerinizden biri olan çözümün bir parçası olmaktır.
      Batıda  kardelenler yok mu? İzmir’de, Manisa’da, Muğla’da, Balıkesir‘de, Çanakkale’de, Kütahya’da, Tekirdağ’da, Bursa’da…  Buradaki   kardelenlere kim ellerini uzatacak?

                                                                        Samiye SEZEN-SAYIN
                                                                       BURSA- 23 / 08 / 2005
                                                                       www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Mimoza SARIŞIN

Sevgiliye Mektup 1

Sevgiliye Mektup 1 ( Vuslata Doğru Bir Adım Daha)
Merhaba sevdam…

Yüreğim yüreğindeyken, duygularımın hafızamdaki kelimelerle birleşebildiği şu anlarda sana uzanan aşk, vuslat yollarındaki sevda katarına bir yenisini ekliyorum… Güneşli, yaza yakın sıcak bir Mayıs günündeyim. Gülümsüyor tabiat bana ,gülümsediğim gibi sana.. Başımda deli bir sevda, içimde şarıl şarıl akan aşkın damlalarıyla,sessiz, dingin, duru bir ırmak gibi önümde kıvrıla kıvrıla, içime huzur veren bir yolda sana doğru ilerliyorum her adımda. Bir elimde sonsuz mutluluk, bir elimde bitmeyen umut. Yürürken vuslata doğru besliyorum kalbimi, ruhumu.. Aklımda sana dair en güzel düşünceler, hayaller.. Gönlümün en güzel yerinde sadece senin için sakladığım hediyeler.. Bilmem kabul eder misin? Bir gün ya ben sana geleceğim ya da sen bana geleceksin ya,onun için..

Bir gün kavuşacağız diye hep böyle avuttum kendimi şimdiye kadar; mutluyum yine de hayali bile güzel vuslatın. Bak şimdi üzerimden kara bulutlar yerine
sevda bulutları geçiyor, karşıki ağaçta bülbülün güle aşkı şakıyor, sevgi nağmeleri var sesinde, bunların hepsi sonunda vuslat var diye..

Sana doğru yürüdüğüm yolun kenarları hep güzelliklerle dolu. Yerlerde sarı papatyalar,laleler,gelincikler.. Biraz ötede aşkın anlamı kırmızı güller.. ve saçlarımda MİMOZAlarla ben-biz sana geliyoruz sevinçle. Papatyalar, laleler, güller ve MİMOZAlar hepsi müthiş bir ahenkle dansediyorlar  hasret rüzgarının her esişinde.. Hepsini hasret çektiğim zamanlardaki gözyaşlarımla suladım sevdam. Gönül çiçeklerim de senin için açtı.

Yürüdüğüm bu yol senin yolun,aşkın yolu,vuslat yolu. Yürürken suluyorum çiçek çiçek açmış umudu.. Yüzümde hissediyorum senden esen mutluluğu.. Ruhum yolundayken huzur buluyor… Vuslat bu yolda beni bekliyor  Biliyorum bir gün kader gülümseyecek ve beklenen vuslat sonsuzluğa erecek… Sevdam.. Bugün hayatımdan, sensiz geçen bir günü daha sildim… Her yeni gün vuslata bir adım daha yaklaşırken hasret yangınlarım daha çok büyümekte… Yangınlarımda ve sevinçlerimdesin… Vuslat bulutlarından süzülecek mutluluk yağmurlarında birlikte ıslanmak tek dileğim… Kendine bana baktığın gibi bak…

Seni seviyorum…

…. 24.MAYIS.2010….
Mimoza Sarışın
www.kafiye.net