Kategoriler


Tarih 10 Eyl 2011 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

CİĞERLER YANINCA

CİĞERLER YANINCA

2000 yılı temmuz ayının son haftası. Henüz güneş doğmamış olmasına rağmen hava erkenden sıcak olmaya başlamış ve ben bugünü zor akşam ederiz diye düşünmeye başlamıştım. Sabah saat 5.00 de Didim’den Çanakkale’nin Biga ilçesine gitmek için çoluk çocuk özel arabamıza bindik ve serinlikte yola çıktık. Yol boyunca bazen yeşillikler gördük, bazen çorak toprakları seyrettik.

İlk mola yerimiz Bergama ilçesine 20 kilometre mesafede, yeşillendirilen özel parkı ile doğa ile iç içe olan bir benzin istasyonunda yaptık. Elimizi yüzümüzü suda yuğduktan sonra tekrar yola koyulduk. Güneş yükselmeye başlamış, yola dökülen asfalt bazı yerlerde erimiş vıcık vıcık olmuştu. Hani dikkatli olmasa insan belki arabanın kontrolünü bile elden çıkarmak mümkündü.

Çocuklar uykuya dalmışlar, eşim elindeki kitabı okurken uyuya kaldı. Ben TRT radyosunun 4. kanalındaki halk müziği ve Türk sanat müziği ziyafetini alarak ilerliyordum. Yeşilliğin henüz kaybolmadığı yolda daha dikkatli gitmeye çalışıyorum. Edremit körfezine gelince içim bir başka duyguyla kaplandı. Biraz sonra büyük bir körfezi baştan aşağı kat edeceğiz. Her taraf yemyeşil, sıcak alabildiğine artmış, öğlen sıcağı arabanın sağından girip solundan çıkıyordu. Camların hepsi açılmış, içeride ne sıcak ne de serinlik duruyordu. Kazdağlarını tırmanırken kızlarımı ve eşimi de uyandırmış, manzara seyretmelerini istemiştim. Öğle yemeği saati geçmişti. Kızlarım manzaranın etkisinden midir nedir, açız diye tempo tutuyorlardı. Bende:

“- Acele etmeyin. Ayvacık orman kampında hem dinlenir hem de yemeğimizi yeriz. dedim.” Yola devam ettim.

Ayvacık orman kampına vardığımızda “ Yangın mevsimi nedeniyle;ormanlık alana girmek yasak ve tehlikelidir.” yazısıyla karşılaştık. Bunun üzerine ben:

“- Çocuklar, Ezine’yi geçince çok güzel deniz manzarası olan bir yer biliyorum. İsterseniz oraya kadar devam edelim, isterseniz buradaki benzinlikte yiyelim.” Dedim.

Ayvacık orman kampında oyalanmadan tekrar yola koyulduk. Asfalt iyi kızmış, arabanın altı cayır cayır yanıyor, üstü de güneşten iyice ısınmıştı. Benzin istasyonuna varalım da şu arabaya bir su tutayım diye içimden geçirdim. Kampın olduğu yerden 15 kilometre ayrılmıştık ki yolun Çanakkale’ye giderken sol tarafında bir duman buluntunun göğe doğru yükseldiğini gördüm. Ben hemen:

“- Kızlarım, 169 u arayalım. Bakın orman yanıyor.” Dedim.
Büyük kızım hemen cep telefonundan orman yangın ihbar merkezini aradı.
“- Yangın ihbarı vermek istiyorum… Yeri tarif edeceğim…Ayvacık’tan Çanakkale istikametine giderken yolun solunda.. anladım.” Dedi ve kızım telefonu kapattı.
“- Babacığım, bizim gibi başka duyarlı insanlarında olduğunu, duyarlılığımız nedeniyle bize teşekkür ettiklerini söylediler. Ayrıca şuan yangına müdahale ettiklerini de bildirdiler.” Dedi.

Cayır cayır yanıyordu orman. Yangın söndürme uçağı belirdi ufukta, bir de Çanakkale yönünden gelen iş makineleri, insan dolu araçlar taşınıyordu. Belikli orman yangınını söndürmek için ekipler göreve gidiyorlardı. Kara duman bulutlarının yanı sıra ormandan yükselen alevleri de görebiliyorduk. O an içim cız etti. Yanan ormanlık alanı çok iyi biliyordum. Bu ormanlık alan çok eski ağaçların bulunduğu, köylünün eğlencelerinde mesire yeri yaptıkları alandı. Bu bölgedeki ormanın en güzel yerlerindendir dersem inanın abartmış olmam.

Bu ormanlık alanda meşe ağaçlarının asırlık ağaç olduğunu söyleyebilirim. Köylüler burayı kendi göz bebeği gibi bakarlardı. Ormanın tam ortasında buz gibi suyu akan bir de çeşme vardı bu ormanın içinde. Uzun uzun yalakları bulunan bu çeşme nice sevgililerin buluşup konuştuğu bir çeşmeydi. Buz gibi suyunu içen şifa bulduğunu bile söylerdi. Şimdi bu orman yanıyordu. Hem öyle bir yanıyordu ki… koskocaman bir tarihi de yanında yok ederek yanıyordu. Bu orman koruma altında olduğu için kuşlar, tavşanlar ve diğer hayvanların barınağı idi. Yaz aylarında köylünün büyük baş ve küçük baş hayvanlarının öğle saatinde dinlendirdiği bir alandı. Çobanlar peşkirlerini yere serer üzerinde ekmek yerlerdi çeşmenin başında. Karpuzlarını da yalağın içine atarlardı ve buz gibi olan su buz dolabı görevi yapardı. Şimdi simsiyah bulutların arasında yok oluyordu.

Ciğerlerimiz yanıyordu dostlarım, ciğerlerimiz yanıyordu. Bu ormanda bayramlarda, hidrellezde köy olduğu gibi bu mesire yerlerine akın ederdi. Burada sevgililer buluşur veya yeni sevgililer bulunurdu. Sevgililer aşklarını asırlık meşelere yazarlardı. Kimler bu meşelere sevgililerini yazmamıştı ki.. kendi babaları da bu ağaçlara sevgililerinin isimlerini yazarlarmış ve babaları öyle söylermiş. Şimdi sevgililerin isimlerinin bulunduğu o meşeler acımasız alevlerin içerisinde cayır cayır yanıyordu. Çeşme başında sevgililerin isimleri hala geçmişi hatırlatıyordu.

Şimdi bir kül yığını kalacaktı artık o tarihi yaşam mesiresinde. Artık çobanların dinleneceği o koyu meşe gölgeleri olamayacak, köylünün hayvanlarını dinlendireceği, püfür püfür esen yelin yerinde şimdi cayır cayır yakan güneş kalacaktı dostlarım. Kuşlar, tavşanlar ve keklikler kendilerine başka yuva yerleri arayacaklardı. Bir katliam vardı ormanda. Sonuç belliydi şimdiden ve anızlarını temizlemek isteyen bir cani bir kibritte büyük bir tarihi yok ediyordu. Acaba bu yaptığı işten dolayı ne kadar mutludur dersiniz?Böyle bir başarısı için sırtlan gibi kıs kıs nasıl gülüyordur dersiniz? Ormanı, hayvanları ve bir tarihi yok edişini acaba hangi tepeden seyrediyordur şimdi?

Evet sevgili dostlarım. Gelin şu ciğerimiz olan ormanlarımızı tarla uğruna, yazlık ev yapma uğruna, kamp yapma ve ya lüks bir otel yapma uğruna yakmayalım. Ciğerlerimizi kangren yapmayalım. Doğal yaşamdaki dengeyi bozmayalım. Doğal dengeyi bozmak; gelecek nesle ihanet etmekten farksızdır. Bizlere korunarak teslim edilen bu yeşillikleri daha da genişleterek yeni nesle bırakalım. Bizlere lanet etmesin ve bizleri lanetle anamsınlar.

En güzel günler sizin olsun. Tüm gününüz bereketli, bol kazançlı ve coşku dolu geçsin. Nice mutlu günlere ve yıllara dileğimle hoşça kalınız.

İZMİR/14.09.2000
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 10 Eyl 2011 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

TURNALARA TUTUNDA GEL

TURNALARA TUTUNDA GEL

Günler yine geçmek bilmiyor. Ortalık yine karışacak. Nedir Allah’ım bu içimdeki sıkıntı. Yine mi hüzün, gözyaşı var haber olarak. Yine mi gurbetten kara haber gelecek Allah’ım. Ne dir bu içimi kemiren duygu. İçim içime sığmıyor artık. Bu olumsuzlukların, çektiğim acıların bir sonu gelemeyecek mi Yarabbi, diyordu Ahmet Bey oturduğu koltukta. 53 yıllık ömründe inanın hep mutlulukla acıyı bir arada yaşamıştı Ahmet Bey.

Daha dün gibi hatırlıyordu 25 Temmuz 2006 Salı gününü. Daha dün gibi hatırlıyordu o gün yaşadığı mutlulukla acıyı, kahrolmayı ve acılar içerisinde iki evladının ona olan yaklaşımını. Unutulacak gibi değildi. Nasıl olmuştu, ne olmuştu ve ondan sonra yaşanan acılara başka acıların nasıl eklendiğini nasıl unutsun ki. Ahmet Bey de iki kız babasıydı. Hep onların hasretiyle yanıyordu. Onlarla konuşamamak, onlarla bir araya gelememek. Tam üç yıl oldu neredeyse. Ne bir bayram, ne bir özel gün, ne yaz tatilleri, ne de dini günlerde o hiç hatırlanmıyor, hatırı sayılmıyor, eli öpülmüyor, hani azıcık ta olsa gönlü alınmıyordu. Sen nasılsın diye yanına gelip sormayı bırakın, telefonlar bile bıçak keser gibi kesmişti Ahmet beyin arasındaki iletişimini iki kızı. Şuan onlar ne yapar, neredeler, ne haldeler diye de düşünmeden edemedi Ahmet Bey.

Evet. O uğursuz 25. temmuz. 2006 Salı günü. Allah’ım o gün hayatının dönüm noktası, aynı zamanda yeniden dünyaya gelme günüydü. Önünde okuduğu şiir istemeyerekte yaşadığı o kaza anını hatırlatıverdi birden.

AFFET ANNEM
Ne güzelde uyuyordun annem,
Seslenmeye kıyamadım sana bir an,
Kader ağlarını örmeye başlamış bilemedim,
Bir magandanın katil olmak için hazırlandığını,
Sinsi ve sessizce yaklaştığını bilemedim annem,
Bilemedim bizi hedef seçtiğini o yakıcı sıcakta,
Sağımızdan girip bizi yoldan çıkaracağını,
Bilemedim annem, bilemedim, sinsi magandayı.

Bir korna sesi bitirdi her şeyi annem,
Hazırlıksız yakalandım sağımdaki kahpeye,
Şaşırdım, irkildim, bir beyaz katildi sanki beliren,
Olmadı, yapamadım, beceremedim, koruyamadım seni annem,
Ve bir fren sonunda seni kurtaramadım annem,
Kurtaramadım, çünkü gafil avlandım annem,
Aynen bir vahşi aslana yem olan ceylan gibi yem olduk annem!
Metal yığınına dönen o izbeden, seni ben çıkaramadım annem,
Çünkü bende senin gibi çaresizdim, dermansızdım
Kahpe bir magandanın ban gülmesine bile dayanamadım!
Oysaki ne düşüncelerle evimize yol alıyorduk ikimiz,
Ama olmadı annem olmadı, yolu tamamlayamadık,
Bir magandanın kahpece tuzağına yakalandık,
Çok üzgünüm annem, seni koruyamadığım için. ….

Affet beni annem affet,
Hakkını helal et annem, seni çok üzdüm!
Şimdi seni bir yatağa uzun süre bağladığım için.
Bir şerefsiz magandaya karşı koyamadığım için
Affet annem beni affet,
Sana hayatı zindan ettiğim için güneşli günde,
Aydınlık günlerin seni beklediği bir günde,
Ağrılarının bitip, değneksiz gitmeyi beklediğin,
O güzel günlere doğru gitmeyi düşündüğünde
Seninle beraber yürüyecektik Davutların çevresinde,
Beraber nefes alacaktık yol boyunca annem,
Olmadı annem, olmadı, yine acılara gömüldüm,
Bir kahpenin yaptırdığı acı frende beceremedim,
Belki yaşamda bir çalım daha attık ikimizde azraile,
Belki kaderimizdi acılarla yaşamaya devam etmek,
Belki daha olgunlaşmamış ham meyveyim hala,
Beklide yaşamın bana hazırladığı en büyük sınavdayım,
Ve acemi öğrenci gibi davrandım, beceremedim annem!

Düçar kaldım annem, bağrım yanar ta derinden,
Sen yatağa bağlı, ben çaresiz, beklemeye dayanamam,
İsyanım yok Allah’ım, isyan bana yakışmaz,
Ama adaletin de bu dünyada kalmaz, kalmasın Allah’ım,
Bu kadar düçar kalan kullarına acıyansın,
Annemi koruyucu olamadım, koruyamadım,
Affet Allah’ım, Affet beni iyi günleri bekleyen ANNEM,
Affet, affet, affet….

Daha fazlasını okuyamadı şiirin Ahmet Bey. Çok yorgunluk hissediyordu. Kazadan sonra İzmir Bozyaka SSK hastanesine, oradan da İzmir Dokuz eylül üniversitesi aciline annesi ile beraber kaldırılmıştı. Dokuz eylülde kendisi 2 günü komada yedi gün yatmış, annesi ise 21 günü komada olmak üzere 32 gün kalmıştı hastane. Ölümle pençeleşirken tanıdıkları, arkadaşları başucunda olduğu halde iki kızı başucunda değildi. O günleri ise bir türlü unutamıyordu Ahmet Bey.

Ahmet Bey, internetle de uğraşıyor ve bir de yayın yaptığı radyosu vardır. Ahmet Bey kendine geldiğinde internetteki radyosunda dj. Kendisine sesleniyordu. Dj Çetine tehlikeyi atlattığını söylediğinde, dj Çetin Ahmet Beye, çok sevdiği bir türkü yollamıştı. Aynı zamanda radyosunu dinleyen tüm dostlarına sağlık haberini ve iyileşmeye başladığını müjdelemişti. Sonra da; Yavuz Bingöl’ün söylemiş olduğu “ Turnalara Tutunda Gel” parçasını dinlemişti. İlk defa kendine geldiğinde bu türkünün kendisinde ayrı bir yeri olmuştu. Kendisi de türküyü mırıldanmaya başladı Ahmet Bey;

TURNALARA TUTUNDA GEL

Uçup gittin buralardan
Canımın canı neredesin;
Gözümün nuru neredesin?
Gittiğin yol çok mu uzak,
Dönülmeyen yerde misin?

Gel, gel, yağmur ol gel,
Gel, gel, rüzgar ol gel.
Bulutlar yoldaşın olsun
Allah’ım seni korusun
Yolun açık aydın olsun
Turnalara tutunda gel.

Şimdi hangi yaban elde,
Belki dağda esen yelde,
Allah aşkına dön gel de,
Şu gönlüme bayram olsun.

Gel, gel, yağmur ol gel,
Gel, gel, rüzgar ol gel.
Bulutlar yoldaşın olsun
Allah’ım seni korusun
Yolun açık aydın olsun
Turnalara tutunda gel.

Aslında bu türkünün Ahmet Beyde iki acı anısı vardı. Biri yaptığı kaza, diğeri ise canından çok sevdiği, biricik Esmer Güzelinin kendisine söylediği; “ Hocam; senin turnaların yok burada, bana turnalarını yollar mısın? Beni turnalarınla buradan alabilir misin, senin turnalarına çok ihtiyacım var. Ne olur geç kalmasınlar.” Turnaların ona doğru havalandığını, onu geri getirmek için onun yanına gittiğini söylemişti.

Ahmet Beyin biricik esmer güzeli de bu sözü söylediğinde ölümle uğraşıyordu. Canı çok yanıyordu. O da göçmen kuşları gibi vurulmuş, bir kahpe kurşun; onun da kanadını yaralamış, Esmer Güzelinin canı çok yanıyordu. Nasıl ki trafik kazasında elinden bir şey gelmemiş ise, bu durumda da fazla bir şey yapamamış, ancak ona turnaları yollamıştı. Allahım; çaresizlik, yalnızlık, acı, vurgun, birkaç kendini bilmez maganda ile sadece öldürmeye odaklanmış o caniler var ya, onların kendini bilmezliklerine ne ocaklar, ne yuvalar kül oluyor. Ne gencecik fidanlar, ne gencecik kızlarımız, oğlanlar toprak olup gidiyorlar.

Esmer Güzeline turnaları yollayan Ahmet Bey; bir taraftan da odanın içerisinde duayay başlamıştı. Arada sırada Esmer güzeli ile telde konuşuyor, sağlığı ile ilgili bilgi almaya çalışıyordu. Biricik esmer güzeli hem oruç ibadetini ifa etmeye çalışıyor, hem de sağlığını tehlilkye atıyordu bu arada. Zaten turnalara erişmek, onlara kavuşmak ise bir mucize olacaktı ve o mucize de gerçekleşti.

Biricik Esmer Güzelini ekim2006 ayının ortalarında bir gece sabaha doğru turnalar kanatları arasına almış ve ölmekten kurtarmıştı. Belki turnalar Esmer Güzelini çok sevdiği Ahmet Beye getirmemişti ama, onun korunacağı, sığınacağı güvenli bir limana götürmüştü turnalar. Esmer güzeli de turnalar sayesinde ölümden kurtulmuş ve böylece bu turnalar; Ahmet Bey ile Esmer Güzelinin yeni yaşamlarına, acılarına, sevinçlerine ortak etmeye de devam etmişti. Bu nedenle turnalara ayrı bir özen gösteriyordu Ahmet Bey. Hele bu turnalar türküsü ne zaman radyoda, televizyonda çalınmaya başlasa, o acılı günleri, acılı anlar hatırlamadan edemiyordu. Bütün düşüncesi; bir gün gelecek ve Esmer Güzeli ile karşı karşıya gelerek, bir birlerini koklayacaklar, kucaklaşacaklar, gülümseyerek bir birlerini ne kadar çok sevdiklerini söyleyeceklerdi karşılıklı olarak. Hala o günleri büyük bir istek, büyük bir aşk ile bekliyordu Ahmet bey. Onun dudaklarından şu cümle dökülüverdi birden;
“Hiç bir aşk yok ki kısa bir süre kesintiye uğramasın. Ancak kesintiden sonra öyle bir duruma gelir ki, yıllanmış ne şarap ne de kadın onun ifadesine yetmez. ” değil mi diyerek bardağından bir yudum çay aldı….

İzmir 08.01.2008
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 31 Ağu 2011 Kategori: Mine POLAT

BEN AŞKIMA AŞIĞIM, AŞKIMA

BEN AŞKIMA AŞIĞIM, AŞKIMA

G’özüm çok dil döktü sana
Çok yalvardı…

Bir bakışına
Can’dan cayardım oysa…
Hiçbir vakit dokunmadın saçlarıma…
Bakmadın ne yazık ki suratıma…
Çekemedim kokunu en derinlere doya doya…

Eh be sevgili!

Sevemedim seni kana kana…
Hep bir başkasıydı hayatında…

Merhaba
Diyen güneşin altında
İki yabancıydık adeta…

Neler dilerdim
Neler görürdüm rüyalarımda…

Bir kere almadın ki adımı ağzına.
Aşk fısıldasaydın kulağıma,
Yar eder miydim seni başkalarına…

Şimdi başka kollarda,
Farklı yaşam tarzlarıyla,
Sayısız kulaklara yalan aşk fısıltılarıyla…
Böyle geldik böyle gideceğiz anlayışı var hala kafanda…

Oysa ben…
Ezelden beri ben sana…
Evet, ben sana…
Neyse sil gitsin…

BEN AŞKIMA AŞIĞIM, AŞKIMA…

Mine POLAT
www.kafiye.net


Tarih 31 Ağu 2011 Kategori: Mine POLAT

AL ÖMRÜNÜ ÖMRÜMDEN

AL ÖMRÜNÜ ÖMRÜMDEN

Çok muydu ki yüreğimi yüreğinle tatmin etseydin? Ne çıkardı o zehirli ama vazgeçilmezim saydığım dilinden doğru kelimeler aksaydı kulağıma?

Ey sevgili!
Gelmiş geçmiş tüm zamanların aşkıyla sevdim seni…
Âdetin midir, reva mı sayarsın?
Ömrümü çürütmeye adak mı adadın?

Sen! Olmadığında olmadığım, olduğunda da olmadığımsın… Sen sevgili! Sen benim ten sızım… Sen benim kemanım, sazım… Sen benim KAL’p yazımsın… Söyle sevgili, sen nefesimi nasıl yok sayarsın?

Çok sevmiştim, çok gitmiştim. Senin için yar, ben asıl yar’lardan vazgeçmiştim. Oysa sahteliğini kimimden kimsemden en çok ben gizlemiştim. Ey sevgili! Sana koşan çocukluğumu ağlatıp da niye gönderdin geri?

Toz dumanım şimdi… Enkaz altında kalan, güneşi görmek için ömrünü kazan biri gibi… İşte şimdi siliyorum her şeyi… Son kez konuş sevgili… Son bir kez doğru kelimeleri… Bilirim, gerçekler sevmez senin dilini… Ben gibi kimse sevmez seni…

Ah be sevgili!
Bir fırtınaydın esip geçtin ömrümden.
Al ömrünü ömrümden.
HOŞÇA KAL en ömürlüsünden…

Mine POLAT
www.kafiye.net


Tarih 31 Ağu 2011 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Bayramınız Mübarek Olsun

Bayramınız Mübarek Olsun

İslam aleminin; rahmet, mağfiret, sevinç, mutluluk, dayanışmanın ve daha bir çok özelliklerin birlikte yaşandığı rahmet ayı olan ramazan 29.Ağustos.2011 itibariyle sona eriyor. Bir ay boyunca çok yoğun ibadet çalışmaları yanı sıra hayır ve hasenatların bol bol yapıldığı, duaların gözyaşlarıyla Allah’a ulaştığı en güzel ay sona eriyor. Sağlık olursa 11 ay sonra yine aynı coşku, aynı mutluluk telaşı ile kutlamaya hazırlanacağız.

Bayramlar; dostlukların daha da kuvvetlendiği, pekiştiği, dost ziyaretlerin en yoğun olduğu çok özel günlerdir. Büyüklerimiz yollarımız gözleyecek. Annelerimiz, babalarımız sok camdan sokağı seyredecekler. Bir birlerine şu hanımlar bu beyler geliyor, hadi kapıda onları karşılayalım diyecekler. Bazıları anne ve babasından ayrı olduğu için çok buruk bir bayram geçirecekler. Bazılarımızda yalnızlığın verdiği olumsuz duygularla kapılara ve telefonların çalmasına dikkat edecek. Fakat sonuçta daha önce olduğu gibi yine bir bayram acısıyla tatlısıyla geçecektir. Bayram beklenirken beklendiği gibi değil beklenmedik biçimde geçecektir. Belkide beklenmedik biçimde müjdeli haberler, hiç beklemediğiniz bir biçimde karşınıza sizi terk ettiğini sandığınız akrabalarınız, eşiniz çıkacaktır bu bayram. Fakat sonunda acısıyla tatlısıyla geçecektir.

Gelin bu bayramda bir değişiklik yapalım değerli dostlarım. Dargınlar, küsler barışsınlar. Kırgınlıklar; yeni sıcak ilişkilere, dostluklara, bağışlamalara, yeni sarsılmaz akrabalık ilişkilerine dönüşsün. Küçükler büyüklerini arasınlar. Onlara mutlaka ulaşsınlar. Bağışlanma ayında Allah’ın günahkar kullarını bağışladığı, yaptıkları içten tövbeler ve yakarışlarla kullarına merhamet ettiği bir bayram gününde gelin bizlerde bağışlayalım kızdığımız akrabalarımızı, tanıdık eş dostlarımızı. En azında merhabalaşalım, tamamen konuşmamak ve akrabalık ilişkilerimizi tamamen kesmektense yine de konuşmaya devam edelim.

Değerli dostlarım, sözü fazla uzatarak bu bayram günü sizlerin canını sıkmak istemem. Ramazan bayramının; Türk ulusuna, tüm Müslümanlara hayırlara vesile olmasını diler, bağışlanmalara, mağfiretlere ve bereketlere vesile olmasını dilerim.

Saygılarımla.

Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 31 Ağu 2011 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Zafere Doğru

Zafere Doğru

Sevgili dostlarım, son günlerde Ankara toz duman olmuş, ortalık mahalle çocuklarının bile aklına gelmeyen ukalaca konuşmalar, hakaretler, ithamlar ile çalkalanıp duruyor. Ne acıdır ki bu konuşmaları, davranışları yapanlar bu ülkeyi yönetenler ile yönetmeye aday iken muhalefette kalmak durumunda kalan siyasiler. Aslında bu yapılan “Siyasi açılım” konusuna inanın değinmek bile istemiyorum. Ancak bir konu var ki söylemek zorundayım. Ulusun varlığının ve devamının bekası durumundaki Türk Ordusuna yapılan haksız eleştiri ve yaklaşımlar. İşlerine gelince askeri göreve çağırırlar, işlerine gelmeyince böyle demeç ve bildirimi olur diye yaygara koparırlar. Üstelik bu yaygaralarını da siyasi özgürlük ve düşünce özgürlüğünü ayırt edemeyen siyasiler ile sözüm ona yazar ve üniversitede öğretim görevlisi sözüm ona prof. larca yapılmaktadır. Ben bunlarla başınızı ağrıtmak istemiyorum. Sizler görsel ve yazınsal basından zaten izliyorsunuz.
Sevgili dostlarım, dünyada o kadar çok hızlı teknolojik ve siyasal yapı değişimi olmaktadır ki bu değişime insanlar çoğu zaman ayak uyduramıyorlar. Devletleri meydana getiren uluslar; çıkarlarını gözeterek yeni oluşumları meydana getirmekte ve ortak çıkarları doğrultusunda da olsa kendilerinin ULUS (DEVLET) olma özelliğinden kesinlikle ödün vermemektedirler. Kendi ulus çıkarlarını ön planda tutarak çalışmalarını yürütmektedirler. Gerekirse bulunmuş oldukları bu kuruluşlardan kendi çıkar ve ulus olma özelliklerini korumak için bulundukları kuruluşu terk etme ve ayrılmayı gündeme getirmektedirler. Kendilerinin istemedikleri bir başka devleti içlerine almada büyük bir zorluk çıkarmaktadırlar.

Avrupa Ortak Pazar Ülkeleri; ilk önce kendilerinin devlet ve ulus olma özelliklerini koruma altına almışlardır. Daha sonra ise bu kuruluşa katılan ülkeler ekonomik çıkarları doğrultusunda siyasi yapısını zedelemeyecek biçimde ortak çalışmalar yapmaktadırlar. Türk Ulusu olarak bizler de bu topluluğa üye olmak için var gücümüzle çalışıyoruz. Ama bizim gibi eş zamanda üye olmak için başvuruda bulunan devletlerle aramızda bir fark oluşmakta ve onlara göre daha zahmetli bir girişimiz olacağa benzemektedir.

Ortak Pazar Ülkelerinin oluşturmuş olduğu bu kuruluşun dışında da yine; IMF, OPEC, G7 gibi önemli kuruluşlarda vardır. Bu kuruluşlarda da yine ilk önce ekonomik çıkar ve ulus olma özelliklerini yitirmeden ortak çalışmalar yürütmektedirler. Aslında ben sizlere bu kuruluşlardan bahsetmeyi bile düşünmüyorum. Benim asıl üzerinde durmak istediğim büyük zaferin bizlere neler düşündürmesi gerektiğidir. 22.Ağustos.1922 de başlayan, 26.Ağustos.1922 tarihinde büyük bir zafere dönüşen başarıya değinmek istiyorum.

“ Hiç şüphe edilmemelidir ki; Yeni Türk devletinin, genç Türk Cumhuriyetinin temeli burada atıldı. Ebedi hayatı burada canlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada sinmiş olan şehit ruhları Devlet ve Cumhuriyetimizin ebedi muhafızlarıdır. 1” Evet sevgili dostlarım. Mustafa kemal Atatürk, bu sözü ile ULUS (DEVLET) olma özelliğimizi ne güzel dile getirmektedir. Bundan 87 yıl önce Afyon / Kocatepe’de başlayan ve “ Ordular, İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri.” Sözü ile yurdun 9 Eylül 1922 de Yunan askerinin Ege Denizi’ne dökülmesi ile son bulmuştur. Daha sonra ise geride kalan ufak birliklerin yurdu terk etmesinin yanı sıra yurdumuzu işgal eden, İngiliz, İtalyan, Fransız askerleri birer birer terk etmişler.

Bu öyle bir zaferdir ki; Çanakkale meydan savaşını kazandığı halde müttefiklerimizin yenilmesi nedeniyle galip bir ulus masa başında mağlup ilan edilmiş ve toprakları işgale başlamıştır. Çanakkale zaferindeki Türk askerinin başarısını hemen unutan itilaf devletleri bu seferine Anadolu topraklarında hak ettikleri ikinci yenilgiyi bir daha tatmış ve koşulsuz olarak topraklarımızdan ayrılmışlardır. Bu önemli zaferin yıl dönümünü kutluyoruz şu sıralar sevgili dostlarım. Ama benim üzüldüğüm bir tarafı var bu zaferin. Bu zaferi kazandık ama bazı özel girişimlerle ki; Ermeniler dünya devletleri içerisinde bağımsızlık savaşından önce bazı göçleri kıyım olarak göstermektedir. Savaş sırasında olan kayıpları savaş kayıbı olarak değil de katliam olarak dünya uluslarına yıllardır empoze etmeye çalışıyorlar. Topraklarımızda gözü olanlar, ne yazık ki birleri dünya uluslarının önünde kötülemek için ellerinden gelen gayreti gösteriyor. Ermeniler ayrı, Yunanlılar ayrı çalışma içerisindedirler.

Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusu 3 yıl boyunca, başta İzmir olmak üzere; Uşak, Afyon, Balıkesir, Eskişehir, Aydın, Kütahya yörelerinde köy halkını, masum kadınları, çocukları kurşuna dizmiştir. Hamile kadınlarımızın karınlarındaki ceninleri süngüleri ile çıkartırken büyük zevk almışlardır. Birçok genç kızımız ve analarımızın ırzına geçilmiştir. Bu yapılanlar elinde silah bulunmayan Anadolu insanıdır. Ama savaş döneminde aynı işlemi Ermeniler de Doğu ve kuzey doğu Karadeniz’de aynı işlemleri bizler için yapmış ve kendileri yapmamış gibi bütün yapılanları bizim üstümüze atmaktadır.

Anadolu’da Yunan askerinin yapmış olduğu bu mezalim acaba bir soy kırım değil midir? Savaş halinde de olsa birinin elinde silah yok ise ona ateş açamazsınız. Ancak tesirsiz hale gelmesi için esir alabilirsiniz. Kaldı ki Anadolu zaferini kurşunumuzun yetmediği yerde yumruklar, baltalar, oraklar… bu büyük zaferi kazanmamıza neden olmuştur. Ben tarihçilerimize sesleniyorum. Ortada bu kadar belge ve deliller varken her gün yeni yapay belge sunan Ermeni ve Yunanlılara karşı ne zaman karşı harekete geçeceğiz? Yunanlıların Anadolu’da yaptıklarını savaş nedeniyle oluyorsa “KATLİAM”a, savaş değil de yapılanların bir “SOYKIRIM ” olduğu söz konusu ise bu durumu bizler neden uluslar düzeyinde bir çalışma yaparak haklılığımızı ve o şehit edilen ecdadımızın hakkını aramıyoruz? Şehit edilen o çocukların, anne rahminden anne sağ olduğu halde karnı yarılarak öldürülen ceninin, sonra ölüme terk edilen o annelerimizin Uluslar arası adalet mahkemelerinde aramıyoruz? Bu konuda neden sesimiz çıkmıyor.? Yunanlısı, Ermeni’si kurduğu lobilerle daima bizleri sıkıntıya sokmak için uğraşırken aynı lobileri bizler ne zaman kuracağız?

Evet Anadolu’yu Türkleştirmek. Anadolu’yu Türkleştirmek önemlidir. Anadolu’nun Türkleşmesi değil; önemli olan Türkleşen Anadolu’nun Türk Ulusunun çatısı altında yükselmesidir. Bilgi, beceri, deneyim ve teknoloji çağında dayanışma ve kardeşlik ilkesinde bu ülkeyi yükseltelim. Ulus olarak varlığımızın devamını sağlayalım. Zaferin yıl dönümünde şu soruları kendimize soralım. Bu güne kadar; bu zaferde bizim için şehit olan ecdadımızın hangi isteklerini yerine getirdik? On yılda yurdumuzu demir ağlarla örerken Atatürk’ün ölümünden sonra bu hızlı kalkınma neden gerileme gösterdi ve biz bu teknolojik ilerlemenin neresindeyiz? Ulus ve toplum olma özelliğinin neresindeyiz? Geleceğin genç nesli olan çocuklarımız için neler yapıyoruz.? Bize emanet edilen bu topraklar üzerinde biz emanetçiler bu güne kadar neler yaptık? Akşam olunca yatağa yattığımızda acaba bunların cevabını verebilecek miyiz, ne dersiniz? Bugün uzay çalışmalarının hızla yayılması, bilgisayar teknolojisinin sayesinde birçok kolaylığın sağlandığı bu günlerde bizler kendimize ne zaman çeki düzen vereceğiz? Bu vatanın kalkınması ve yükselmesi için neyi bekliyoruz hâlâ? Eğreti de olsa bu kalkınma için elimizi şu taşın altına sokalım artık.

“ Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında ulusal birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgusudur. Ulus varlığını ve yurt erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve her şeyini derhal ortaya koymaya karar vermiş olmak, bir ulusun en yenilmez silahı ve koruma vasıtasıdır. Bu sebeple, Türk ULUSUNUN idaresinde ve korumasında ulusal birlik, ulusal duygu, ulusal kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir. Yüksek ve inkılâpçı bir kültür seviyesine varmak için, önümüzdeki yıllarda daha çok emek vereceğiz. Müspet bilimlerin temellerine dayanan, güzel sanatları seven, fikir ve terbiyesinde kabiliyeti artmış ve yükselmiş olan erdemli, kudretli bir nesil yetiştirmek, ana siyasamızın açık dileğidir. 2”

Evet sevgili dostlarım. Sizleri fazla sıkmak istemiyorum. 86 yıl önce kanla, şehitlerle, ceninlerle bize emanet edilen şu topraklar üzerinde yeniden bir kalkınma hamlesini hep birlikte başlatalım. Hiç kimse de bana ne demesin. Bana dokunmayan misali olmaksızın çalışalım. Bizlere hangi şartlarda ve zeminde bu vatanın nasıl emanet edildiğini unutmayalım. Ulu önder Mustafa kemal Atatürk’ün “ Artık bütün gücümüzü; bu ülkenin kalkınmasına ve imarına harcayacağız.” Sözünü bir an önce kendimize şiar edinelim ve tatbik alanına koyalım. Yoksa her şeye geç kalacağız. Güneş her gün doğabilir, ama biz geç kalırsak doğacağı bu toprakların bir gün bir başkasının elinde olduğunu görüp üzülmesin. Kalın sağlıcakla.

İzmir. 31.08.2011
Hüseyin DURMUŞ

1) Mustafa Kemal Atatürk / ağustos 1924/ Zafertepe – Çalköy
2) Mustafa Kemal Atatürk /1935 ( Atatürk’ün T.T.B. IV, s. 573)


Tarih 31 Ağu 2011 Kategori: Hatice HANTAL

Gelinliğin Bozuldu…

Gelinliğin Bozuldu…

Sanmayasın alnına kara yazı yazıldı
Konuşma gelinim sus! Sus ki sorun çözüle
Dile gelmesin sakın, ıstırabın söz ile
….Dertlerin tabur tabur asker gibi dizildi
….Konuşma gelinim sus! Gelinliğin bozuldu.

Bağla ağzını kapat sesini duymasınlar
Duyup da sırlarını etrafa yaymasınlar
Dünyanın gam yükünü çileden saymasınlar
….Çek cefayı gelinim deme; ‘ beden ezildi’
….Kız gözün kör olmaya! Gelinliğin bozuldu.

Ancak sen susar isen, takılmaz döner teker
Dünya gül- gülistanlık, zehir yut de ki; ‘ şeker’
Bırak eller bilmesin yürek kahırlar çeker
….İyi gelin odur ki, boyun büktü süzüldü
….Şikayet eyleme sus! Gelinliğin bozuldu.

Böyle gelmiş gider mi bu dünyanın düzeni
Siz güçlü mü sandınız, hep susturup ezeni
Kadın-erkek eşittir ‘ insan ‘ diye yazanı
….Hiç mi duymadılar ki, cehaletten bezildi
….Konuş artık gelinim! Gelinliğin bozuldu.

Kardes kalemlerden:

Kaf dağının ardına bu başına gelenler,
İffet ve onurunu, bilir seni bilenler.
Başa gelsinde görsün,sana kıs,kıs gülenler;
….Hazret-i Ayşeye de iftiralar dizildi.
….Kader böyleymiş de geç,gelinliğin bozuldu…İBRAHİM ETEM EKİNCİ.

Dili lâl olmuş sanki, gözünden akar yaşı,
Yüreği ateş topu, yere eğilmiş başı.
Güler yüz, sevgi nerde, çatarlar ona kaşı,
……Nasıl bir kaderdir bu, sanki mezar kazıldı?
……Gelin boyun devrilsin, gelinliğin bozuldu………Hâlenur Kor

Bu nasıl bir düzendir, haklılar eziliyor,
Sessiz kaldıkdoğuştan,sorunlar diziliyor,
Çekilen acıları, dünya alem biliyor…
….. Bırak duyanlar duysun, olanlar işte oldu,
….. Nasıl olsa doğuştan, gelinliğin bozuldu… Nafi ÇELİK

Gelin olan susmasın konuşmak ayıp değil
Bu adet bitsin artık bu büyük kayıp değil
Nasıl tutsun aklında gelin bir teyip değil
Bu konuda filimler ne kitaplar yazıldı
Hürsün gelinim artık gelinliğin bozuldu…Zaralı

Hatice HANTAL
www.kafiye.net


Tarih 31 Ağu 2011 Kategori: Hatice HANTAL

Niçin yaşar insan yoklar için mi?

Niçin yaşar insan yoklar için mi?

Hiç bahar uğramaz gönül bağıma
Niçin yaşar insan yoklar için mi?
Isyan değil, sözüm hazan dağıma
Niçin yaşar insan yoklar için mi?

Saadet bir umman yalnız dalınmaz
Makus talih ile mesut olunmaz
Bu dünyada murad bile alınmaz
Niçin yaşar insan yoklar için mi?

Ömür dedikleri dik yokuş bayır
Çıktıkça zorlaşır yamaçlar büyür
Sırtımda gam yükü aleme seyir
Niçin yaşar insan yoklar için mi?

Gam kasavet keder yüreğe serdim
Dünya tarlasından bin hüzün derdim
Günyüzü görmedim nedendir sordum
Niçin yaşar insan yoklar için mi?

Bahta güneş doğmaz yıldızsız gecem
Hicran yükü ağır çekmez bu hecem
Feryadım mazur gör, sen söyle hocam
Niçin yaşar insan yoklar için mi?

Hatice Hantal
www.kafiye.net


Tarih 31 Ağu 2011 Kategori: Zeynep EROĞLU

Anlatamam ki Seni

Anlatamam ki Seni (ŞARKI)

Bir ilkbahar mevsimi,kapladı yüreğimi
Bir pembe bulut sanki,yaladı gözlerimi
Sığdıramam romana,sendeki özlemimi
Sayfalarca yazsam da,anlatamam ki seni

Aşkın derdine düştüm,sardı tüm bedenimi
Hep seni anar oldum,kaybettim benliğimi
Bil ki sensiz olamam,kaptırmışım kendimi
Sayfalarca yazsam da,anlatamam ki seni

Sar sevgi çemberinle,artık bırakma beni
Yak volkan ateşinle,esirgeme sevgini
Seni gömdüm kalbime,anlamalısın beni
Sayfalarca yazsam da, anlatamam ki seni

Ömrüm seninle geçsin,hep seni severim ki
Gönül ışığım sensin,senden vazgeçemem ki
Herkes sevgimi bilsin,sensiz yaşayamam ki
Sayfalarca yazsam da, anlatamam ki seni

Dilimden düşmez adın,bölünmüş hece hece
Kalbimi çaldın benden,seni o an görünce
İnan hep anar oldum,şu sevdana düşünce
Sayfalarca yazsam da, anlatamam ki seni

Zeynep Eroğlu
16 03 2010
www.kafiye.net


Tarih 31 Ağu 2011 Kategori: Zeynep EROĞLU

Sabır Taşı

Sabır Taşı (Şarkı)

Sabır taşı oldum, zindan bahtımla
Hep arkadaş kaldım, göz yaşlarımla
Kahırlarla doldum, taşan bağrımla
Baştan yarat beni, ne olur tanrım

Gülmedi şu yüzüm, çilekeş oldum
Bitmeyen dertlerle, artık yoruldum
Şu kara yazımın, tutsağı oldum
Baştan yarat beni, ne olur tanrım

Ne günahım vardı, hiç gülemedim
Boşa geçti ömrüm, gün göremedim
Dertler vurdu beni, dur diyemedim
Baştan yarat beni, ne olur tanrım

Yüreğimi sardı, sonsuz hüzünler
Tükendi umutlar, kaldı hasretler
Kayboldu arzular, söndü emeller
Baştan yarat beni, ne olur tanrım

Zeynep Eroğlu
02 07 2010
www.kafiye.net

Beste: Berat Bahure Anteplioğluna aittir
Melbourne Başkonsolosluğu tarafından gerekli yasal işlemleri yaptırılmıştır