Kategoriler


Tarih 27 Tem 2020 Kategori: Adevviye Şeyda Karaslan

ŞEHİT YATAĞI GELİBOLU


Mazeret Bildirimi Ve Bir Süreliğine Veda

Yılda sadece bir kez yaşayabildiğim huzur yuvamda evlatlarımı görebilme, hasret giderme heyecanı içindeyim bu günlerde. Güzel kızım ve damadım, salgın koşulları nedeniyle ve yaz okulunda ders verdiği için gelemeyecek ne yazık ki bu yaz. Yakışıklı oğlum, güzel gelinim ve tatlı torunumla hasret gidereceğim üç gün sonra inşallah.
On yıl önce dualarla, ellerimle diktiğim çınar fidanımın altında ilk torunumla ikinci fotoğrafımızı da çekiliriz umudundayım. Hazırlık telaşı nedeniyle sizlere bir süre veda etmek zorundayım.
Rabbime kulluktan sonra en sevdiğim rollerimi, anneliğimi ve babaanneliğimi lutfedene sonsuz şükürlerle. Hasret çeken herkesin sağlıkla, mutlulukla kavuşması niyazıyla. Amin Ya Rab’bi!.
Hayırlı sabahlar. Sevgiler…

ŞEHİT YATAĞI GELİBOLU

Yıl 1992 idi. Gelibolu’daydık. Atandığımız şehirler içinde en sevdiğimiz olmuştu sanki. Harika koyları, iskelesi, sardalyası, balıkçı lokantaları ile tam bir balıkçı kasabası gibiydi o yıllarda. Askeri mahkemede yargılanma sürecinde fazlaca bunaldığımda, çocuklarımı öğle tatilinde arabayla orduevinde döner ya da mantı yemeye götürürdüm. Okullarına bırakıp hastaneye mesaiye yetişmeye çalışırken de mutlaka sahil yolundan gider, adını bilemediğim o kocaman çınar ağaçlarıyla gölgeli çay bahçesinin ve Ahmedi Bican, Mehmedi Bican çilehanelerinin bulunduğu koya uğrardım mutlaka. Orada farklı bir huzur vardı. Hemen yukarısında bulunan tepedeki yüzlerce bayrakla süslü türbede yatan bayrağımızı yere, düşman eline düşürmemek için ölmeden evvel yuttuğu anlatılan Bayraklı Baba’da da. Tüm Gelibolu yarımadası gibi o topraklarda yatan binlerce şehitimizin maneviyatı olmalıydı bizi ürperten.

Gelibolu Eceabat arasındaki sahil yolunda sıra sıra, doyumsuz güzellikte uzanan sapsarı çiçekli çalımsı bitkilerle süslü manzarayı seyirle yolculuğa hiç doyamazdım. Çanakkale abidelerimiz her misafirimiz geldiğinde mutlaka götürdüğümüz, Yahya Çavuş ve tüm şehitlerimize minnetle selam durduğumuz gurur kaynağımızdı. Orada çok badire yaşadığımız halde her fırsatta dayanma gücü veren güzelliklerin tadını da çıkarabiliyorduk çok şükür.

Çocuklarım folklor ekiplerinde harmandalılar oynuyor diye seviniyor, gitar çalmaya başlıyorlar, yatılı okul yıllarımda dört yıl boyunca Saman pazarındaki bir müzik aletleri mağazasındaki gitarı seyredip alamadığım için kendim başlamış gibi mutlu oluyordum. Kompozisyon, resim yarışmalarında birincilikler, spor dallarında madalyalar alıyorlardı. Kendimde gerçekleştiremediğim ukdelerimi, tüm mağduriyetlerimi onlarda yaşıyordum. Yorgunluklar, yolunda gitmeyen mahkeme işleri hiç koymuyordu o yüzden.

Oğlumun ilkokul son sınıfta olduğu, anadolu lisesi sınavına hazırlandığı yıl, o doğmadan kazanıp ekstern olarak okumakta iken kızımın hastalığı nedeniyle yarım bıraktığım işletme eğitiminden sonra yeniden üniversite sınavına girmiş, çocuklarımla birlikte ders çalışarak hem çalışıp hem ekstern olarak tıbbi laboratuar meslek yüksek okulunu bitirmiştim. O yıllarda başlayan peş peşe hastalık ve yıllarca süren yargılanma badireleri yüzünden lisans tamamlama, yüksek eğitime devam etme şansı bulamamam içimde kalan ukdelerden olacaktı.

Çocuklarımın babasının askeri hastane baştabibini, kendi muayenehanesinden gelen özel hastalarının tahlil ve filmlerini hastanede yaptırdığı yolsuzluğa kamuflaj çabası, devleti düşünen başhekim olduğu göstermelik uygulaması olduğunu düşündüğüm, dış laboratuvarda protez diş yapım paralarını ödetmiyor oluşu nedeniyle kolorduya şikayet etmesi, baş hekimin de bahaneler üretip bana ceza yağdırması üzerine, benim adıma yazdığı dilekçeler yüzünden iki buçuk yıl süren askeri mahkemede yargılanma dönemi sonrasıydı. Baş ağrılarının sebebi araştırılırken beyin tümörü tanısı konmuştu çocuklarımın babasına.

Öyle yorgundum ki, beyin tümörü nedeniyle ameliyat olması gerektiğini öğrendiğimde evin içinde deli gibi dolaşmaya başladım panik içinde. “Allah’ım ya dayanamazsam! Ya babalarına ve çocuklarıma bakamazsam!” diyordum kendi kendime. Güç verdi dayandım, bakabildim çok şükür. Ameliyat, tedaviler, aylarca hastanelerde kaldı bu kez. Görevim azmış gibi refakatçilik görevim de başladı.

Ameliyatında üç hafta gece gündüz devamlı refakatçi idim. İlk üç gün yatacak yer olmadığından sandalye tepesinde oturdum, uyukladım. Üçüncü gün babaları ayaklarını karnına çektiği için ayak ucunda boşalan bir metrekarelik boş yer gözüme öyle cazip görünmüştü ve öyle yorgun, uykusuzdum ki dayanamayıp üç gündür ayaklarımdan çıkmayan ayakkabılarımı çıkarıp o bir metre karelik yere kıvrılıverdim.

Gece yarısını geçmişti vakit, herkes uyuyordu. Nöbetçi ekip de artık gelmez diye düşünmüştüm fakat yanılmışım. Tam dalacakken aniden kapı açıldı ve kalabalık bir gurup halinde nöbetçi ekip içeri girdi. Çok korkmuştum. Uyuyor numarası yapmaktan başka çarem yoktu. Öyle de yaptım. Doktor beylerden birisi “Bu kadıncağız sürekli refakatçi üç gündür, mahvoldu, bir kampet varsa verelim yarın.“ dedi Allah razı olsun.

Diğer hastaların refakatçileri iki hatta bazıları üç vardiya halinde değişiyordu. Bizim başka kalacak kimsemiz yoktu. Dördüncü gün İzmir’den gelen kardeşleri de bize yatacak yer yok diyerek akşam üzeri hemen kaçmışlardı. Beni hiç düşünen olmamıştı. Hiç şikayet etmeyen her şeyi üstlenip dayanandım çünkü. Kendim hastalandığımda anlayacaktım hatamı ama geç olacaktı.

Ameliyat sonrası Ankara’da iki yıl süren tedavi sürecinde, hem babalarını arabayla taşıyarak vapura yetiştirdim, hastaneye uğurlayıp, dönüşünde karşıladım, moral verdim, hem dönüşte çocuklarıma istediklerini alıp sevindirdim, her türlü işleriyle, dersleriyle, gelişme çağı sorunlarıyla ilgilendim, hem de hastanedeki yine icabet nöbetli görevimi yaptım.

Otuz üç yaşımdaydım, dayanabilmek için hayal dünyasına kaçışlarımla birlikte sol göğsümdeki ilk sorun ortaya çıkmıştı bir süre önce aniden kızarıklık, şişlikle. Mastid tanısı konmuş tedavi sonrası fark edilen kistlerin alınması gerekli görülmüştü. Ayak üstü kimseye söylemeden mesai saatinde ameliyathanede lokal anestezi ile ameliyat olmuş, aşağıya inip çalışmaya devam etmiş, iki gün sonra da birlikte ameliyatı için Ankara’ya giderek üç hafta refakat etmiştim!

Böyle böyle bittim denir belki burada ama tam tersi böyle böyle çoğaldım çok şükür. Sonsuz şükür. Şimdi o yorgunlukların, sabrın meyvelerini topluyorum şükürler olsun. Babaları sağ salim hayatta ayrılmış olsak da. Çocuklarımız sürekli okul değiştirmelerine sebep olan sık atanmalar, hastalıklar, savaş, terör gibi peş peşe badire dolu yıllarımıza rağmen sağlıklı, erdemli, sevgi dolu güzel insanlar oldular. Çok güzel okuyarak güzel yerlere geldiler çok şükür.

Güzel sarı kızım ideali psikolojik danışmanlık ve kadın çalışmaları bölümlerinde Amerika’da doktoralarını tamamlayarak öğretim görevlisi oldu çok iyi bir devlet üniversitesinde. Annesi olamadı fakat kızıyla doktorluğuna da kavuştu çok şükür. Her yıl kadınlar gününde bir akademisyene verilen dünya kadınlarına hizmet ödülünü aldı geçtiğimiz yıllarda mülteci kadınlarla ilgili projesi nedeniyle hatta. Öğrencileri yılın profesörü seçtiler geçtiğimiz yıllarda hatta.

Yakışıklı bilge oğlum, çocukluk hayali olan pilotluğa kavuştu. Hava araçları elektroniği yüksek mühendisliğine ve bas gitaristliğe ek olarak hem de. Sekiz ay sonra baba olacak hatta inşallah. Ben de babaanne. Yorucu hayatın sonunda hasretle beklediğim torun hayalime, ilk torunuma kavuşacağım inşallah.

Artık tek başıma olduğum ömrümün sonbaharında güzel sarı kızımda kendimi yeniden yaşıyor, en ihtiyacım olduğu zamanımda uzaktan bile hissettiğim yakışıklı oğlumun kolu, kanadı altında kendimi güvende hissediyorum, heyecanla ilk torunumu bekliyorum şükürler olsun.

Hep hayalim olan, Allah’ımın lütfu bu dünyadaki cennetimde. Bozdağların eteğindeki yepyeni huzur yuvamda. Allah’ımdan başka kimseye muhtaç ve yük olmadan, hayatımdaki herkes için elimden gelenin en iyisini yapmaya gayret etmiş olmanın huzurundayım şükürler olsun.

Yedi yıldır balkonumda ve bahçemizde baktığım çiçekler ve sokak kedileri yanında, atılmış, hasta, yaralı yavru kedileri tedavi ettim, büyüttüm. Gözleri enfeksiyondan kapanmış halde bulduğum, annesini araba ezmiş son yavru olan kınalı kızım yanımda yumağıyla oynuyor mutlu mutlu şu an. O da anne olacak yakında inşallah. Yazılarımı yazarken yanımdaki sandalyesinde mırıl mırıl uyuyarak bir canlının memnuniyetine vesile olmuş olmanın inanılmaz huzurunu veriyor. Elmas parlaklığındaki su yeşili gözlerinde gördüğüm sevgi, minnet, ömrümce yaşadığım tüm yorgunlukları alma etkisinde.

Kınalı kızım, kara kızım, kara oğlum, Müezzam, Masumum, Egem ve diğerleri. Evime dönerken yollarda karşılayanlarım. Can yoldaşım onlar benim. Uzaklardaki yavrularımın hasretine onlarla katlanabildim. En derin yaraların ancak başka canlılara yardım etmekle, hizmetle iyileşebileceği bilgisini doğrular sonuçla, beş kuşaktır büyüttüğüm onlarla her gün biraz daha iyileştim çok şükür.

Çiçeklerim ve kedilerim yanında bu süreçte tasavvuf okumak, öğrendiklerimi hayata geçirmem, beraberinde başlayan ibadet ve hatıralarımı, duygularımı yazmak da ilacım oldu çok şükür.

Maneviyat, özellikle namaz kişiyi terbiye ettiği gibi hayatını da düzene koyuyor. Namazlarınızda sorun yoksa hayatınız sadece her gün daha iyiye gitmekle kalmaz, daha önce yetişemediğiniz her şeye yetişebilmeye başlarsınız. Hayatınızda öyle bir plan oluşur ki kendiliğinden, aldığınız her nefeste şükür, attığınız her adımda Allah’ın adını zikir ile daha da güçlenirsiniz.

Komşuna, anne babana, bir güzel sohbet ya da yazıların aracılığıyla yardıma ihtiyacı olanlara yetişebilir, daralmış gönüllere çare olurken kendin için de yapabileceğin en güzel şeyi yapmış olursun. Büyük acıların, onmaz yaraların tek çaresi insanlığa hizmettir çünkü. Koşulsuz, beklentisiz sevgi ve karşılık beklemeden hizmet! Yazılarımla ulaştığım, dokunduğum gönüllerden öyle bir sevgi dönüşü oldu ki zamanla, her derde çare türündendi.

Sevgili şair Gülten Akın’ın;
“Siz düşünmeden edemez misiniz
Gün günden kırılan siz, ezilen siz
Siz düşünmeden edemez misiniz
Korkar sevgisinden, yalnızlığından
Eğilir toprağa toprağa
Alaca dağlarda sarı çiçek
Bekleyin her gece bekleyin bekleyin
Bir gün unutulmuş bir aynadan
Bütün sevgiler size dönecek “

Muhteşem dizelerindeki o unutulmuş bir aynadan bir gün size geri dönecek denen sevgileri yaşadım, yaşıyorum şükürler olsun. Her şey Rab’bimizin verdiği koşulsuz sevgi enerjisi, sınırsız güç olan aşkla oldu. İlla Aşk’la! Beklentisiz hizmetin verdiği o doyumsuz haz olmalıydı Aşk! Lutfedene sonsuz şükürler olsun.



İlla Aşk / Adevviye Şeyda
www.kafiye.net


Tarih 27 Tem 2020 Kategori: Havva Keskin

GÖÇÜYORSUN BE

GÖÇÜYORSUN BE



Adını nakşettim gönül dağıma,
Gün gece aklımdan geçiyorsun be.
Rahmet olup benim gönül bağıma,
Her dem ab’ı hayat saçıyorsun be.

Sen benim neşemsin yaşama gücüm,
Sevdam diye başa taktığım tacım,
Gözümün nurusun gönül ilacım,
Hüznü kederimi içiyorsun be.

Nere baksam görüyorum simanı,
Sensin şu gönlümün dini imanı,
Her ne zaman gelse hasat zamanı,
Bana hep mutluluk biçiyorsun be.

Sağanak ,sağanak yağdığı zaman,
Hislerin zirveye ağdığı zaman,
Gözlerin gözüme değdiği zaman,
Kanatlanıp göğe uçuyorsun be.

Yürek dayanmıyor senin pozuna,
Canım kurban gülüşüne nazına,
Öpsem gözlerinden baksam yüzüne,
Alemden aleme göçüyorsun be


HAVVA KESKİN
www.kafiye.net


Tarih 26 Tem 2020 Kategori: Özge Topal

KENDİME


KENDİME


Kendime teşekkür ettim
Hiç vazgeçmediğim için
Aşırı hassas olsam da
Dik durabildiğim için

Bana teşekkür ederim
Kendimi yetiştirdiğim
Aptal değil abdal oldum

Benim dünya benim yerim

Haksızlığın bini bir para
Çok haksızlık yaptı bana
Kader beni yenemedi
Teşekkür ederim bana

Benim özge kimim vardır
Üstümde koca yük vardır
Çoğunu attım üstümde
Çoğu gitti azı kaldı




Özge Topal
www.kafiye.net


Tarih 26 Tem 2020 Kategori: Özge Topal

HANİ


HANİ


Hani bahar gelecekti
Ömre tekrar güz mü geldi
Aylardan ocakta doğdum
Kader beni çelikledi

Yani sizden dayanıklı
Ben herşeye hazırlıklı
Cellatlar can alır diye
Doğruluktan cayılır mı

Yüreğim bir nehir gibi
Can nehirden güç üretti
Ben nehrimi kirlettirmem
Almam nehre ben kimseyi

Güvenemem ben kimseye
Sevgisiz bir sevgiliye
Ömrüm varsın yanlız geçsin
Yalancıya yar demektense



ÖZGE TOPAL
www.kafiye.net


Tarih 26 Tem 2020 Kategori: Özge Topal

KAĞIT


KAĞIT


Kağıt bana bakıp durur
Ben kağıda bakar durur
Yarim gibi bakışırız
Kalem elden düşüp durur

Şairin de bir kalemi
Sığındığı tek kalesi
İki dünya buluşsa da
Alamazsın o kaleyi

Şiir yazmak ciddi iştir
Dünya başa bela derttir
Şair ya sabır der başlar
Sebebi de şiirdedir

Adı acun cihan dünya
Gönül verme değmez ona
Felekten bir tokat yemiş
Döner durur bir tarafa



ÖZGE TOPAL
www.kafiye.net


Tarih 26 Tem 2020 Kategori: Özge Topal

ŞAİRLERİN


ŞAİRLERİN



Şairlerin yazması suç
Hocanın ders vermesi suç
Sen dünyanın haline bak
Mecnunun da sevdası suç

Fatih yavuz yazdı şiir
Aşıklarda söyler şiir
Türkçe şiir dilidir de
Şahta şair köylü şair

Türk şairin bela dili
Tutamaz ki çenesini
Türkçede bol sesdeş sözcük
Alır başa bela derdi

Parasızca baştan olur
Arkasından övünç olur
Bir şairden neden korkar
Hükümdar-ı dünya olup



Özge Topal
www.kafiye.net


Tarih 26 Tem 2020 Kategori: Özge Topal

ZOR İŞİ


ZOR İŞİ




En zor işi önce yapmak
Güzel zoru yapan olmak
Kolay işler kalsın diye
Yorulmadan çok çalışmak

Çalışmakta güzel şeymiş
İşimde çok iyiceymiş
Yazmak kolay sanıyorlar
Yeteneği allah vermiş

Herşeyin bir zekatı var
İlimde de çok zekat var
Sanatta da büyük zekat
Yoksa allah hesap sorar

Sana güzel yeteneği
Anlatsaydın dertlerini
Şiirlei yazmalıydın
Bırakıpta tembelliği



Özge Topal
www.kafiye.net


Tarih 26 Tem 2020 Kategori: İlknur Özgün Yıldırım

Kardeşliğin İkrarı Olmaz

Kardeşliğin İkrarı Olmaz

Sorular soruyorken hayata
İnatçı yalın bir o kadar yerinde
Suçluyum bil ki sen gibi bende

İnce saydam bu suskunluğum
Duygularımın içe dönük dallarında
Peşinde en derin bencilliğim
Öfke kin nefret hastalığında
Şaşarak bakıyorum düştüğümle
İsyanla acıyarak şimdilerde kendime

Hayatı ve dünyayı betimlemek
Anlamaya çalışırken yapayalnız
Nedenlerle sonuçları çarpıyorum
Ki bölünmüşlüğün bin parçası kursağımda
Meğer ki haberi yokmuş meleğimin
Ağlamaktaymış
Canla paylaşmaktaymış
Ölene dek bu kardeşliğin

Anladım ki
Erdemliğin adı delilikmiş
Sevenin özünde kaybolan
Ama sözünde de hep yalandan mutlu olan

Sürükleyerek bir nice hayatı
Örnekler çıkarıp atmadık mı adım adım
Gel de öpeyim kıyamam
O temiz yüzünü
Silmedik mi bencilliğin kara kirini
Yinede kalbimin aynası
İnce kıvrımlarında
Çok derinlerde bil ki yitik

Kardeşlik olsun da çamurdan olsun
Adını öğretsin kalplere sığmayan
Sevmenin sebepsiz görünür hali
Öğretsin birinin üstüne özenle titremeyi
Akıp gitmesin o bin kollu ırmaklardan
Ne kadar da yanlışsa kendi yatağında
Yanıltmasın beni de bir o kadar

Şimdi diyorum
Bütün güzelliklerin başı
Ustalığı içimdeki erdemliği
Sevmek vede sevindirebilmek
O sıcak büyüsü bir o kadar hasretliği
Ak güvercinler gibi ağzımdan uçurduğum
Ve de yerinde söylenmemiş
Şu gönlümün günlüğüymüş meğer

Yıllarım sızıyor aralık kapıdan
Yıllar ki içinde binlerce düş ölüsü
Koparıp götürüyor da üzülüyorum
Anla artık
Kimlerden neleri sevabına
Selɑmınɑ
Merhɑbɑsınɑ bile muhtaç bu yürek



28.07.2012 
İlknur Yıldırım
www.kafiye.net


Tarih 25 Tem 2020 Kategori: Serdal Göçmen

Anlamlı gözlerde büyümek / Öykü

Anlamlı gözlerde büyümek / Öykü

Şafağın ilk ışıkları kimsesiz varoşların yoksul, bahtsız, umutsuz sokaklarına inerken küçük İbrahim erkenden uyanmış, yatağını düzeltmiş, çayı demlemiş kardeşinin ve annesinin uyanmasını beklerken yine o çok sevdiği şeyi; sağ elini delikli boru gibi yaparak güneşin doğuşunu izlemek için iki katlı, geniş avlulu eski evlerinin damına çıktı. Alt katı küçücük tahta kapılı tuvalet, banyo ve mutfaktan oluşan, üst katı iki küçük odalı, bahçe duvarları eski tuğlalarla çevrili bu evde doğmuş ve büyümüştü. Henüz on iki yaşındaydı ama o kadar durgun sakin ve olgun davranışları vardı ki yaşından çok büyük tavırları nedeniyle mahallede saygı duyulan ve sevilen bir çocuktu.

Babası üç yıl önce annesiyle şiddetli bir kavgasından sonra kendisini ve dört yaş küçük kız kardeşini terk edip gitmişti. Nereye gittiğini ne yaptığını bilmiyordu, iki üç ayda bir üç beş soğuk cümle ile zarfın içinde biraz para ile birlikte gönderici adresi belli olmayan bir mektup gönderiyordu. Babasının gönderdiği parayla iki kardeşinin ve annesinin geçinmesi mümkün değildi, üstelik evleri de kiraydı, maddi ve manevi evin yükü küçük İbrahim’in sırtındaydı, ona henüz ağır gelen sorumluluklar yüzden çocukluğunu yaşayamamış çocuk yaşta olgunlaşmıştı. Evlerine yakın küçük bir terzi dükkânında üç beş kuruşa çalışıyordu. Dükkânın sahibi ustası Mustafa amca onların durumunu biliyor ve elinden geldiğince yardım ediyor, her pazara gittiğinde İbrahim’e bir kaç parça sebze meyve alıyor ve ağlamaklı bir sesle “ al oğlum şunları zavallı annene götür “ diyerek başını babacan bir tavırla okşuyordu. İbrahim ustasını tutkuyla seviyor, ustasının samimi sesinde hiç yaşayamadığı baba şefkatini derinden hissediyordu.

Evlerinin damında avucundaki delikten güneşin küçücük dairesine bakarken; minicik avucuna bile sığan bu kadar küçük bir şeyin bütün dünyayı aydınlatıp ısıttığına anlam veremiyordu. Çocuk saflığıyla dar yokuş ve eski küçük kare taşlarla kaplı sokaklarından gelip geçenleri izlemeye koyuldu. Birden aklına güvercinleri geldi. Güvercinlerini kafesten çıkarıp yemlerken kafesin arkasında kümesten devşirme kilerde toz içinde battaniyenin altında uyuyan Cemal amcasını gördü. ‘Yine ne yaramazlık yapmıştır da babaannem evden kovmuştur diye düşündü. Amcasını bazen bu tozlu kilerde, bazen de odunlukta uyurken görüyordu. Annesi birkaç defa Cemal amcasını burada uyurken görmüş ve kovmuştu. Annesi amcasının bu eve gelmesini hiç istemiyordu İbrahim amcasını çok seviyordu ama annesinin amcasına olan tavırlarına bir anlam veremiyordu. Az çok hatırladığı kadarıyla annesiyle babası sık sık kavga ediyorlar, babası eve sık sık sarhoş gelip bir köşede sızıyordu. Babasını hiç de iyi anılarla hatırlamıyordu.

Cemal amcası babaannesinin onca emeklerle gönderdiği üniversiteyi yarım bırakmış önce serserilikle arkadaş çevresine bağlanmıştı, sonraları ise solcu anarşist gençlerden oluşan bir örgüte girmişti. Bazen günlerce gelmiyordu. Nereye gittiği nerede kaldığı ne yaptığı belli değildi. Babaannesi amcasını bazen evden kovarak cezalandırıyor. Ama bu kovmalar ve dışlamalar Cemal amcasını daha devrimci ve anarşist ve asi yapıyordu. Annesi son zamanlarda kendisi ve kardeşiyle fazla ilgilenmiyor, uzun uzun pencereden dışarı bakarak sessiz sessiz ağlıyordu İbrahim annesinin bu haline çok üzülüyor annesine moral vermek için öpüyor, saçını okşuyor, seviyor, güzel sözler söylüyordu ama bütün bunlar annesini eski gibi yapmıyordu.

İbrahim sabah erkenden kardeşinin elinden sımsıkı tutarak okula götürmek için evden çıktığında son zamanlarda sık sık gördüğü terk edilmiş evlerin, viranelerin, okulların, fabrikaların duvarlarında yazılı çeşitli örgüt isimleri ve sloganlarını korku ve merak içinde okuyordu. Duvarları kırmızı boyalarla yazılmış çeşitli kısaltılmış örgüt isimleri ve “Faşizme karşı omuz omuza” “Katil Amerika” “Tam bağımsız Türkiye” “Kahrolsun emperyalizm” vb. gibi afişler boylu boyunca uzanıyordu. Geceleri bazı evlerin kapıları çarpı işaretleriyle işaretleniyor sabah erkenden ev sahipleri tarafından acelece boyanıyor ama gece yine aynı şekilde boyanıyordu. İbrahim kısa süre önce herkesin birbirini tanıdığı sevdiği mahallelerinin nasıl bu hale geldiğine ve bütün bu yaşananlara bir anlam veremiyordu.

Daha önce adını duymadığı ve anlamını bilmediği bu kadar çok örgütün olmasına çok şaşırıyordu. Karanlık günlerin ortamında ve gölgesinde çabucak gruplaşan üç beş kişi kendilerine göre bir illegal örgüt kuruyor örgütün ismini koyup liderini seçip gençlikçi coşkularıyla çeşitli sloganlar türetip çeşitli eylemlerle adını duyuruyorlardı. Bu örgütlerin bazıları kısa bir zamanda büyüyor gelişiyor ve kendilerine göre bir amaç uğruna polis ve askerlerle çatışmaya girecek kadar cesaretleniyordu. Bazıları geniş kapsamlı düşünüp legal bir partileşmeye sürecine yöneliyor. Bazıları ise birkaç gencin büyük heyecan ve tutkuyla kurduğu bir çete olmaktan ileri gidemiyor ve saman alevi gibi yok olup gidiyorlardı. Ortam oldukça karmaşık ve anarşik bir ortama uygundu. Başta üniversiteler olmak üzere toplumun büyük bölümünde bölünmeler ve çatışmalar başlamıştı. İbrahim son zamanlarda geceleri çatışma ve silah seslerinden doğru dürüst uyuyamıyordu. Kardeşi de çok korkuyordu kendisi de çok korkmasına rağmen korktuğunu belli etmeden kardeşini ve annesini teselli ediyor onlara sımsıkı sarılıyordu. Nice geceler çocukluğunu unutmuş babacan bir tavırla ailesine sahip çıkmıştı. Acımasız hayat ona bu yükümlüğü vermişti.

Yine öyle korkutucu ve uykusuz bir gecenin şafağında uğultulu bir gürültüyle uyandı. Uykulu ve korkulu gözlerle odasının kapı aralığından baktığında diğer odada onlarca askerle birlikte eli önden kelepçelenmiş feci halde dayak yemiş ve işkence edilmiş ağzı burnu kan içinde perişan bir haldeki Cemal amcasını gördü. Birden yüreğini büyük bir korku sardı hemen kardeşini kucaklayıp kanepenin altına sakladı ve burada ses çıkarmadan beklemesini söyledi ama kız kardeşi korkmuş ve “anne” diye ağlamaya başlamıştı. İbrahim olanları izlemeye koyuldu. Askerler annesini ve amcasını ite kaka evlerinin damına çıkarıp damdaki kileri aramaya başladılar. Bir süre sonra bir asker kilerden çıkardığı bez içine sarılı küçük bir tabanca ile geldi. O andan itibaren askerler amcasına öyle acımasızca vurmaya ve sövmeye başladılar ki İbrahim korkudan küçük kalbinin duracağını sandı. Askerler genç bir yüzbaşı refakatinde amcasını dar ve yokuş sokaklarına çıkardılar. Sokak asker doluydu. Askerlerin arasında onlarca üstü başı yırtılmış, yüzü gözü kan içinde zavallı genç vardı. İbrahim bazılarını amcasıyla birlikte görmüştü ve tanıyordu. Gençlerden kimisi çok gençti, bazıları sessizce ağlıyor, bazıları korkudan titriyor, bazıları ise devrimci tavrını takınmış hiçbir şeyden korkmuyormuş izlenimi veriyordu. Dar sokağın pencere ve balkonlarından meraklı gözlerle olayları izleyen mahalle sakinleri çaresizlik ve korku içindeki gençlere bakıyorlardı. Askerler gözaltına aldıkları gençlerle birlikte sokağın yokuş yönüne doğru yürümeye başladılar. İbrahim annesini atlatıp onları takip etmeye başladı, gün ışığı tepeden ritmik ışıklar yayarak inmeye başlamıştı. Güneşin ilk ışıkları anarşist ve asi gençlerin yüzlerini aydınlattığında belki günlerce gördükleri işkence ve dayak izlerinin korkunçluğu daha ayrıntılı görülebiliyordu. Askerler gençleri birkaç kilometre uzaktaki çam ormanına götürdüler ve ellerinde kazma küreklerle belli ki önceden işaretlenmiş ağaçların altlarını kazmaya başladılar. Bir süre sonra çukurlardan çuvallar içinde çıkardıkları çeşitli dergi, kitap, afiş, Molotof malzemeleri ve birkaç el bombası ve bir kaç tabancayı ortada bir yere biriktirdiler. İçlerinden rütbeli ve yaşlı olduğu belli olan ve kepinin kenarından saçlarının beyazları görünen komutan perişan durumdaki gençlere yüksek ve kararlı bir ses tonuyla çeşitli sorular sormaya başladı, içinde Cemal amcasının da olduğu gençlerden bazıları kaçmaya çalıştı ama daha çamlığın tel çitine ulaşamadan yakalanmışlardı. Etrafın askerlerle dolu olduğunu ve kaçmanın mümkün olmadığını anlayan gençler çaresiz ve sonu belli olmayan kaderlerine razı bir şekilde boyunlarını bükerek gözleri yerde korku içinde meçhul sonlarını bekliyorlardı. Bir süre sonra yeşil brandalı askeri bir kamyon arkasına ite kaka doldurdukları gençlerle birlikte belki de bazılarının bir daha dönmemek üzere gideceği sonu muamma bir yöne doğru ilerledi. İbrahim’in aklında yüreğinde ve bilincinde son kalan ve her hatırladığında hüzünlendiği, hiç unutmadığı ve unutamayacağı şey; usulca uzaklaşan kamyonun kasasından namluların arkasından erken yaşlarda acılarla büyümüş gözlerle bakan ömrünün baharındaki bir bilinmeze giden gençlerin masum bir o kadar da dirençli, kararlı ve devrimci bakışlarıydı. O bakışlardaki anlamlar küçük İbrahim’i bir daha küçülmemek üzere büyütmüştü.



Yazan: Serdal Göçmen
www.kafiye.net


Tarih 25 Tem 2020 Kategori: Derya Akar Balcı

İNCİR MASALI

İNCİR MASALI

Güneşin alası çok, her evin çilesi çok
Analar çeker yükü kimsenin bilesi yok.
Gelin çiçek derelim , yollarına serelim
Sevgi dolu türkülerle annemize verelim.
Çocuğa bakar anne, evini yapar anne

………..nınınınını……………………

Çocukluğumun şarkısı…

Gün doğmadan giderdik dedemin incir bahçesine. Çoluk çocuk bütün torunlar, halamlar, annem ve babaannem hepimiz traktörün römorkuna biner , bahçeye varınca teker teker inerdik ilk bahçemizin dolmasında. Mis gibi incir kokusunu çekerdim içime.  Güneş doğmadan önceki serinlik, sabah rüzgarı ve incir ağacı kokusu…

Herkes bir ağacı alır, o ağacın incirini toplar. Amcam traktörü kullandığı için sabah şekerlemesini yapmak üzere gölgesi en koyu olan ağacı seçer ve uykuya dalar.  Ben ve benden bir yaş büyük kuzenimle birlikte ağacın dibine düşen kuru incirleri toplardık. Öğlen olunca babaannemin yapmış olduğu ocak ateşinde zeytinyağıyla yapılmış kızartmadan afiyetle yerdik. Tadı hala damağımdadır. Erkek kuzenlerim yaramazlık peşindeyken hep annelerinden azar işitirdi. Sonra da gelip zorla incir sepetlerini römorkun yanına kadar taşırlardı. Annelere hizmet lazım değil mi. Dedemin incir bahçesi büyüktü. İncirleri topla topla bitmezdi. Taze incirler bitmeden kuru incirler başlardı. Kuru incirler bahçeden toplanır, eve getirilir. Evin önünde kocaman incir sergileri olurdu. Sabahları kuruyan incirler sergiden alınır ve seçilirdi. Biz de çocuğuz ya incirlerin ballarını toplarız kuzenimle. Sonra da onları avucumuzda biriktirir ballı ballı incir ballarını yerdik. Çok mutlu olurduk!

Bir arada yaşamayı her zaman sevmişimdir. Şimdi bakıyorum da o günlerden eser kalmamış. Kuzenler hepimiz ayrı ayrı şehirlere dağılmışız. Görev gereği, evlilik gereği birbirimizden ayrılmışız. Çoğumuz öğretmen olmuşuz. Kardeşliği, sevgiyi, bereketli toprakları öğrencilerimize öğretir olmuşuz.

İncir bahçesinden eve dönerken traktörün römorkunda avazımız çıktığı kadar bağırarak söylediğimiz şarkı hala dilimde…

Gelin çiçek derelim, yollarına serelim

Sevgi dolu türkülerle annemize verelim.



Derya Akar Balcı
www.kafiye.net