Kategoriler


Tarih 6 Ara 2019 Kategori: İlknur Özgün Yıldırım

Düş Gücü Ülkemde

Düş Gücü Ülkemde

Koca bir kapının önüne vardım
Çoktandır merhabalaşmadık
Fısıldasam şifreyi
”Açıl susam açıl”

Elim de armut devşirmiyor ya
Aradım durdum bir geçit
Daha büyük aşklara
Daha sıkı dostluklara

Hep bir fazlası
En çokça zihnime bu ketler
Yığılan yığınaklar
Köprü möprü müydü
Üstüme basıp ta çekip gitti

Yahu bu nasıl bir düzen
Dünyanın arkası hayal tacirleri ile dolu
Dört bir yanı konuşlanmış
Sakatlanmış,
Bombalar yağıyor
Gelene geçene kapalı

Aşmalı daha fazla karışmadan
Dudaklar ucunda hayat yabancı
Onlara neler yapıldığını dinle
Yada bana neler olduğunu anla

Bilemedi kıymet;
Ruhumun gözü boş ver dedi
Her anlatış her paylaşım öldüren
Körü körüne avundu baharlar
Tıknefes etti düş gücümü

Keşke yüreğim gitmese;
Bir adım ötede
Ne kadar da kaybım var.



İlknur Yıldırım
www.kafiye.net


Tarih 6 Ara 2019 Kategori: Kadriye Ramsaier

GERİDE KALAN

GERİDE KALAN

GERİDE KALAN

Geride bırakabilmeyi öğrenmiş kadınlara asla kalıcı bir hasar meydana getiremezsiniz.

Onda kalıcı olan tek daimi hasar geride bırakabilme yetisidir çünkü. Acıyı geride bırakmayı bilir sevdayı geride bırakmayı bilir çocukluğunu ve hatalarını da.

Korkularını pişmanlıklarını, hüznün heyecanını, kahkahalarını, alışkanlıklarını, hatıralarını, dişini sıktığı geceleri…

Hatta çok sevdiği insanları bile geride bırakabilir gerekirse.

Ve geçmişine yabancı hisseder daima.

Geride kalan ne varsa hiç olmamış gibi gelir.

Yaşadığı onca şeyi sanki bir başkası yaşamış da o da bir yerlerden duyduğu için belleğindelermiş gibi yahut bir kitapta veya filmde rastlamış gibi tüm olanlara ama asla yaşamamış gibi.

Bu sebeple hatayı tecrube edebilir elbet ama yine de sarsılmaz.

Bu kadınlar özlemeyi özleyenlerdir.

Bir şeylere tutunabilmeyi dileyenlerdir.

Lakin şairin dediği üzere ‘insan ölebildiğine göre kendinden bile soğuyabiliyordur yada insan dedigin kendi yokluğuna bile alışır işte bu kadınlar bunu bilir.

Bu bilinçle yaşadıkları için de gövdelerinde uzun süre barınamaz hiçbir yara.

İz taşımazlar İz yüktür onlar için.

Kimisi gamsız olarak adlandırır onları ama bilmezler ki onlar geride bırakabilmeyi geride bırakılarak öğrenmişlerdir ve bundan ala keder yaratılmamıştır.

Kadriye Ramsaier
www.kfiye.net


Tarih 6 Ara 2019 Kategori: Hacer Taner Bulut

TIPTIP YAZAR OLMAK İSTİYOR

TIPTIP YAZAR OLMAK İSTİYOR

O, gün Tıptıp akşam yemeğinde pişirmek için yiyecek toplamaya ormana gitti. Ormanda Baykuş Basri’yle karşılaştı.

Basri’nin elinde kalın bir kitap vardı. Onu ilgiyle okuyordu. Tıptıp’ın geldiğini bile görmemişti.

Tıptı:

Basri Dayı merhaba! Bu gün nasılsın? Dedi.

Basri kafasından kitaptan yavaşça kaldırıp Tıptıp’ı selamladı:

-Merhaba Tıptıp. Bu gün çok iyiyim. Kendime güzel bir kitap buldum. Çok heyecan verici bir kitap dedi.

Bu sözler Tıptıp’ı çok meraklandırdı.

-Kitapta ne anlatıyor? Bu kitabı kim yazmış? Onu nereden buldun gibi bir sürü soru sormuş.

Baykuş Basri:

Dur canım! Tane tane sor sorularını. Ben senin gibi genç delikanlının teki miyim de hemen cevaplayayım demiş.

Tıptıp:

Haklısın Basri Dayı. Senden çok özür dilerim demiş.

Basri başlamış anlatmaya:

Bu kitabı dünyaca ünlü bir yazar yazmış. Adı Yaşar KEMAL.

Tıptıp:

Yaşar KEMAL mi?

Basri:

Evet, Yaşar KEMAL. O Türkiye’nin en iyi yazarlarından biridir. Onun bir sürü kitabını okudum. En güzeli de İnce Mehmet adlı kitabıymış. Demiş.

Tıptıp:

Çok güzel bir adı varmış. O hala hayatta mı? Demiş.

Basri:

Maalesef Tıptıp. Onu geçen yıl bu vakitler kaybettik. Fakat hala kitaplarıyla yaşıyor demiş.

Tıptıp:

Nasıl kitaplarıyla yaşıyor? Anlamadım demiş.

Basri:

Bak Tıptıp! Yazarlar arkalarında bıraktıkları eserlerle unutulmaz olurlar. Onun kitaplarını okuyan herkes onu saygıyla anar. Evet, hatırlanmak çok güzel bir şeydir Tıptıpçığım demiş.

Tıptıp:

Ben de yazar olabilir miyim Basri Dayı? Demiş.

Baykuş Basri:

Tatbiki olabilirsin canım! Bak bu günden sonra eline kağıdı, kalemi al. Ne görüp duyduysan onları yaz. Demiş.

Bu sözler Tıptıp’ın çok hoşuna gitmiş.

Basri Dayıyla vedalaşıp evine gelmiş.

Gelir gelmez eline kâğıdı, kalemi alıp başından geçenleri yazmış. Sonra da yazdıklarını toplayıp Basri Dayıya okutmuş.

Basri Tıptıp’ın yazdıklarını çok beğenmiş ve şöyle demiş:

Tıptıp bu yazdıklarını bir kitap haline getirelim. Kitapları da ormandaki büyük kütüphaneye koyalım. Oradan tüm hayvanlar alıp okusun demiş.

Sonra ikisi bir olup matbaaya gitmişler. Yazdıklarını kitap haline getirip kütüphaneye koymuşlar.

Böylelikle Tıptıp bir hayalini daha gerçekleştirmenin sevinciyle evine gitmiş.

SORULAR:

1-Çocuklar siz Yaşar Kemal’i tanıyor musunuz? Öğretmen kısaca Çocuklara Yaşar Kemal’i anlatır.

2-Siz büyüdüğünüzde hangi mesleği seçeceksiniz?

3-Çocuklar sizce Tıptıp kitabında nelerden bahsetmiştir?

4-Siz bir kitap yazmak isteseniz neleri anlatırdınız?

YAZARIMIZ YAŞAR KEMAL HAKKINDA

Asıl adı Kemal Sadık Göğceli olan yazar Osmaniye, Adana doğumludur. Annesi Nigar Hanım. Babası Sadık Bey dir.

Büyüdüğünde birçok dergi ve gazetede yazılar yazmıştır.

2015 yılında İstanbul’da öldü.

En bilinen romanları:

İnce Memed

-Yer Demir Gök Bakır dır.




Hacer Taner Bulut
www.kafiye.net


Tarih 6 Ara 2019 Kategori: Nezahat KAYA

İnce sızı

İnce sızı

Menzile giden yolda ömrü cefakâr bilip
Yürek zindanlarında meçhule doğru aktık
Kaç veda kapısının eşiğine dikilip
Boyumuzdan da büyük ne hüzünler bıraktık
Nice duyguya gebe şu insan koruluğu
Eteklerinde umut, neler saklar doruğu
Muhabbet otağında candan umarız medet
Topuklarımız çatlak divana var çok müddet

Efkârı kıyılayıp seyre dalmak ne yaman
Gün ortasından şehre, bulutlanmış siretle
Ve, yaman imtihanda sabır taşıyan zaman
Kaderse vebal yüklü bilinmedik cüretle
Uyan aç gözlerini sabahın seherinde
Henüz ayak izlerin duruyorken yerinde
Yeri göğü nidanla inlet inceden ince
Sırra yakın gelerek insen gönle derince

Nefsimize dar gelir bağrı yanık sinemiz
Sanki başsızız gibi(!) Başımızda heyheyler
Rahatı terk etmeye yeter mi ananemiz
Alna yazılan çizgi kimi yolundan eyler
Sevgimizde taçlanan hangi aşk ola baki
Zatına muhtaç bağban bir gün açar illa ki
Ruhumuzu kuşatan yolculuktaki zahmet
Bezm-i ezelden beri arandığımız vahdet

Karanlığın dibinde her köşede bir boşluk
Korkup hızlanan kalbe neler oluyor ayan
Sûkutun lehçesinde kelimelerde hoşluk
Ağırlaşan uykuya ister istemez dayan
Gama aşina zerre nasıl kendinden emin
Bilir umutlarını bilir derdi El-emin
Sefa ile cefayı bir arada verince
Hangimiz kârlı çıktık güçlenip göverince

Kafamız kalabalık yalnız akibetimiz
Daha da muhtaç kaldık azalınca ihvanlar
Göğsümüzün içinde kaynar hararetimiz
Bizi ki; bizden iyi tanıyan, bilen anlar
Bir selam bir duaya nerde vermiştik mola
Çok hâl var üstümüzde, kulaklarda hayrola
Basiret bağlı diye neye gösterdik gayret
İtibar et kendine hadi bu defa ahdet.




Nezahat YILDIZ KAYA
www.kafiye.net


Tarih 6 Ara 2019 Kategori: Serap Okçu

SESSİZCE AĞLADIM

SESSİZCE AĞLADIM 


Bu kaçıncı mevsim gözümden akan
Hasreti içime atıp sessizce yakan
Peşime talihsiz kaderi takan
Bak şimdi yine sessizce ağladım

Bırak artık mevsimler geçsin kavursun 
Bu hayatı hiçe sayıp koşup yorulsun 
Bir siren sesiyle afallayıp durulsun 
Bak işte yine sessizce ağladım

Talihsizmiş hasreti çekip içine atan 
Yıldızsız gecelerde of çekip yatan
Ölüme meydan okuyup anasını satan
Bak gözlerim yine bulut sessizce ağladım

Bilemezdim ki talihim kötü yazılmış 
Mezarım kimbilir nerede kazılmış 
Alnıma doğuştan talihsiz yazılmış 
Bak şimdi yine sessizce ağladım 




Serap Okçu

www.kafiye.net


Tarih 6 Ara 2019 Kategori: Döndü Demir Şinel

O’NUN ÖYKÜSÜ

O’NUN ÖYKÜSÜ

Bir avuç balçık ve bir damla su
Sevgi katılmıştı hamuruna 
Korunsun, sevilsin diye özenle yaratıldığı
Olmadı hoyratların umuruna.
Hatırlamadı çocukluğunu
Çocukluğu da O’nu

Uçmayı öğrenmeden kırdılar kanadını
Daha doldurmadan on üç yaşını
Satılmıştı üç inek bir öküze
Altmışlık birisine!

Cayır cayır yandı yüreği
Çaresizlik kar gibi öylesine üşüttü
Gözdağı kor gibi düştü sineye
Cehalet kurşunuydu O’na biçilen değer

Evcilik oynar gibi oynadı düğününde
Çilenin başlangıcı, giydirilen gelinlik
Kuması komşudayken sürüklendi saçından 
Hissiz temaslarda kayboldu kadınlığı
Ruhunu öldürdü kocayla, baba
Taşıdığı beden kendinin değil

Aldıği her nefes acı yumağı
Kayın,koca, kuma, baba dayağı
Her hâlinden haberdarken Yaradan
Hangi vicdan, hangi yobaz töre diye dayatan?

Aldığı her darbe aş oldu O’na
Yuva diye sunulansa mezarı 
Çaresizlik tacını geçirdiler başına
Yastığın değişemez,kader kalıcı dendi.
O sabretti, berdeli inatlaştı
İçinde büyüyen cenini değil
Acıları oldu gürbüz gelişen

Çocukları büyüttü O’nu
Anneleri dövülürken bir köşede titreyen
Mutluluk uzaktı çoķ, olmadı ki dinleyen

İçi alev alev, dışı buz gibi
Susadı insanlığa
En sert kayaları deldi sessizliği
En kalın duvarlar eridi utancından

Kurtuluşun meltemi esti bir gün odada
O küçücük başını taşımadı bedeni
Ne bugünü yaşadı ne hatırladı dünü 
Kendine geldiğinde öğrenmişti hayırı
Teslimiyet zinciri çözülürken şifresiz
Doğruldu küllerinden göze aldı bayırı
O ruhsuz hoyratların tükürürken yüzüne
Törenin ayıbını haykırdı gökyüzüne

DÖNDÜ DEMİR ŞİNEL ŞİİRLERİ ÝÜREĞİN SESİ’NDEN


www.kafiye.net


Tarih 6 Ara 2019 Kategori: Hacer Taner Bulut

BALON BALIĞI SARSAR

BALON BALIĞI SARSAR

Çok uzun seneler evvel suyu berrak mı berrak, rengi mavi mi mavi, engin bir okyanus varmış. Bu okyanusta enva-i çeşit deniz canlısı yaşarmış. Bu canlılardan biri de koca dişli, geniş ağızlı, zehirli bir balık olan Balon Balığıymış. Bu balığın adı Sarsarmış.

Sarsar serseri ve avare bir balıkmış. Çalışmak nedir bilmezmiş. Bu sebepten de ailesi onu evden atmış.

Evden atılan Sarsar günlerini okyanus kahvesinde geçirmeye başlamış. Kahvehane sahibi Sarsardan hiç mi hiç memnun değilmiş. Çünkü Sarsar kahvenin tüm düzenini bozup, ortalığı birbirine katıyormuş.

Kahvehaneci Kendi kendine:

“Bir an önce kendine bir iş bulsa da buradan gitse!” Der dururmuş.

Yine böyle bir günde Sarsar erkenden kahvehaneye gelip oturmuş. Sarsarı gören kahvehane sahibi:

“Hoş geldin başımın belası! Bak bu günkü gazetede neler yazıyor! Oku da belki bir işine yarar!” Demiş ve gazeteyi Sarsar’ın önüne atmış.

Gazeteyi eline alan Sarsar’ın dikkatini ilk sayfadaki Yunus Balığı Yurga çekti.

Gazete Yurga hakkında şunlara yer vermişti:

“Okyanusumuzun gururu Yurga tam üç günde okyanusu geçerek, sıcak denizlere ulaşmış ve bu sayede tüm rekorları kırmıştır. Tebrikler Yurga! Başarıların daim olsun!”

Yurga ile ilgili yazılanlar Sarsar’ın epey ilgisini çekmiş.

Kendi kendine:

“Bu sakar Yurga okyanusu üç günde geçtiyse ben bir günde geçerim!” Demiş.

Hızla kahvehaneden çıkıp, yolculuk için alış veriş yapmış. Ertesi sabah ta erkenden yola koyulmuş.

Az gitmiş, uz gitmiş. Dere tepe düz gitmiş. Sonunda dediği gibi bir günün sonunda sıcak denizlere ulaşmış.

Sıcak denizlerin sahilleri insan kaynıyormuş. Sarsar daha önce hiç böyle yerler görmediği için sürekli insanlara yaklaşıyormuş. Fakat Sarsar’ı gören insanlar feryat figan ondan kaçıyorlarmış. Bu durum Sarsar’ı çok şaşırtmış.

Bir müddet sonra sahil güvenlik botu gelip, Sarsar’ın üstüne bir ağ atmış. Ağdan kurtulmaya çalışan Sarsar debelendikçe daha da beter ağa dolaşmış.

Sarsar’ı yakalayan güvenlik ekipleri, onu doğruca okyanusa geri götürmüş.

Sarsar bu sayede Yurga’nın rekorunu kırmış olmuş.

Yetkililer Sarsar’ın boynuna kocaman bir madalya takmışlar.

Sarsar o günden sonra kendine güzel bir iş bulup çalışmaya başlamış. Anne babası da onu affedip tekrar eve davet etmiş.

Sarsar ermiş muradına. Biz çıkalım kerevetine…


Hacer Taner Bulut
www.kafiye.net


Tarih 6 Ara 2019 Kategori: Hacer Taner Bulut

KISKANÇ PAPAĞAN PAMPO

KISKANÇ PAPAĞAN PAMPO

Bir, varmış, bir yokmuş. Uzun yıllar evvel, sıcak ülkelerin birinde Pampo adında kıskanç mı kıskanç bir papağan varmış. Kıskanç olduğu gibi de kendini beğenmişin tekiymiş. Bu yüzden yaşadığı yere ondan daha güzel bir hayvanın gelmesine hiç tahammül edemezmiş.

Gel zaman git zaman, buraya bir kelebek gelmiş. Kelebek gelir gelmez Pampo’nun yuvasının bulunduğu ağacın dalına konuvermiş.

Kelebeği fak eden Pampo:

“Hayrola kardeş? Ne işin var burada. Seni daha önce hiç görmedim. Belli ki buralı değilsin!” Demiş.

Papağanı gören kelebek:

“Şeyy! Evet, buralı değilim. Benim evim nehrin karşı kıyısında. Oradaki çiçek tarlasında yaşıyorum.” Diye cevap vermiş.

Kelebeğin bu sözleri Papağan Pampo’yu çileden çıkarmaya yetmiş te artmış.

Bunun üzerine:

“Eee! O halde burayı hemen terk etmelisin!” Deyince kelebek:

“Nedenmiş o? Burası senin tapulu arazin mi?” Demiş.

Pampo öfkeyle:

“Tapulu arazim değil elbette! Ben seni düşündüğüm için gitmeni söyledim.” Demiş.

Kelebek:

“Düşünmek mi? Neden?”

Pampo:

“Bizim buralar kelebek avcılarıyla dolu. Sen eşsiz bir kelebeksin. Seni gören avcılar, hemen koleksiyonuna katmak isteyeceklerdir.” Demiş.

Bu konuşmaları duyan maymun Manu:

“Yeter artık! Bıktık şu senin kıskançlığın ve kendini beğenmişliğinden. Yalan söylemekten utanmıyor musun? Ne zaman geldi kelebek avcıları buraya? Biz hiç görmedik!” Diye söylenmiş.

Yalanı ortaya çıkan Pampo yüzü kızararak:

“Şeyyy! Haklısın! Benden daha güzel bir hayvanın burada olması beni çileden çıkardı. Ama bu yaptığımın yanlış olduğunu, senin konuşmandan sonra fark edebildim. Kusura bakma! Bir daha asla böyle davranmam! Senden de özür dilerim kelebek kardeş. İstediğin zaman buraya gelip, bizi ziyaret edebilirsin.” Demiş.

Papağanın pişmanlık dolu sözlerini işiten kelebek:

“Hiç önemli değil papağan kardeş. Dediğin gibi ara sıra da olsa ziyaretinize geleceğim. Artık nehrin bu tarafında da arkadaşlarım oldu. Sizi tanıdığıma sevindim. Şimdi izin verirseniz evime döneyim.” Demiş.

Sonra da hızla uçup oradan uzaklaşmış.

O günden sonra bizim Papo bir daha asla yalan söylememiş. Üstelik kıskançlık huyundan ve kendini beğenmişliğinden vaz geçmiş.

Onlar ermiş muradına. Biz çıkalım kerevetine…



Hacer Taner Bulut
www.kafiye.net


Tarih 5 Ara 2019 Kategori: Ömer Faruk HÜSMÜLLÜ

Varoluş ve Ölüm

“Korkuyorum. Çünkü mezarlığın yanından ne zaman geçsem sesler duyuyorum. Bir hayalet yani hortlak çıkacak diye ödüm kopuyor. Gerçekte bunun bir düşsel görüntü olduğunu biliyorsam da korkmaktan kendimi alıkoyamıyorum.”

“Bedenimi bir tabutun içine sıkıştırıyorlar, bir buçuk metre derinliğindeki bir çukura bırakıyorlar. Birkaç kişi birbiriyle yarışırcasına çukuru toprakla dolduruyorlar. Başım, gözlerim, yüzüm kısacası her tarafım toprak altında kalıyor. Birkaç gün içinde bedenim şişiyor, iğrenç kokulu sıvılar toprağa karışıyor, kurtlar, böcekler her yanımı sarıyor. Ve sonunda benden sadece geriye kemiklerim kalıyor.”

“Yok olmaktan korkuyorum. Yok olmak istemiyorum. Cehennemde yanmak da istemiyorum. Sevdiklerimden ayrılmak bana çok zor geliyor, düşüncesi bile rahatsız edici. Uykularım kaçıyor aklıma geldikçe, bir kaçış ya da çıkış yolu bulamıyorum. Her gece kabus kabus…Bıktım artık bıktım…”

Yukarıdaki iadeler ölüm korkusu yaşayan insanlara ait.

Korkma! Bu anlatılanların tamamı tevatürden ibarettir. İnsanoğlunun dünyaya atıldığı ilk günden bugüne gelinceye kadar, ne bir tek ölünün konuştuğu duyulmuş, ne de bir tek ölünün hortlak veya hayalet görünümünde ortaya çıktığı görülmüştür. Öldükten sonra bedeninle ilgili değişikliklere gelince, bu doğa yasalarının bir gereğidir. Bunu gören Herakleitos “Değişmeyen tek şey, değişmenin kendisidir.” Demiş; ama bana göre bu tespit yanlış ya da en azından eksik. Çünkü değişmeyen bir şey daha var: Evrensel yasalar.

Ölümlülüğün farkına varmak

Her insan daha doğrusu her canlı ölümlüdür, fanidir yani bu dünyada kalıcı değildir; belki de o yüzden her insanda ölüm korkusu vardır. Ölüm her canlının peşinde. Epiküros’un iddia ettiği gibi acaba her insanın mutsuzluğunun gerisinde ölüm korkusu mu yatar?

Ölümlülüğün farkına varmak, varoluşu sorgulamayı sağlar. Ölmeyi önceden öğrenirsen zamanı geldiğinde korku ve acı çekmezsin. Kendini keşfet!En büyük keşfini, kendini keşfettiğin zaman yapmış olacaksın. Bu zor ve uzun bir yolculuktur. Sonunda ise seni bekleyen gerçekten çok büyük bir ödül var. İster büyük düşün ister küçük, o kadar önemli değil; yeter ki düşüncen doğrudan, gerçekten yana olsun. Düşünmeyi bilen yaşamayı da becerir. Yaşamayı beceren her insan da aynı zamanda bir kahramandır. Ya yaşadığının farkında değilsen! O zaman demek ki sen yaşamıyorsun… Veya yaşayan bir ölüsün. Onun için ölülerden, ölmekten korkuyorsun, kaçmak istiyorsun. Yaşayan ölüler, mezarlardaki ölülerden hoşlanırlar mı?

Unutma! Hayatının her anında sen bir öğrencisin. Hayatının hangi döneminde olursa olsun öğrenciliğinin bittiğini zanneden kişi, sınıfta kalmış sayılır.

Unutma! Ölüm, her zaman tek başına çıkılan bir yolculuk olmuştur. İstesen de bir başkasını yol arkadaşı olarak yanına alamazsın; ya da birisi seninle birlikte ölüme gitmek istese de gidemez.

Hayatı sev, saygı göster ona; onunla uyum içinde yaşamanın yollarını bul. Unutma! Hep hayata gol atmaya çalışan kişinin, yediği goller attıklarından daha fazla olacaktır. Çünkü bu coşkun bir ırmağın önüne çalı çırpıyla baraj yapmaya benzer. Bırak hayatı, o coşkun ırmak gibi doğal ortamında çağlayarak aksın ve sonunda büyük bir denize(ölüme) kavuşsun!

Unutma! Hayat, iki sonsuz sessizlik arasına sıkışmış kısacık bir gürültüdür. Varoluş söz konusuysa, ölüm de kaçınılmazdır. Ölümle birlikte o gürültü kesilecek ve hep sonsuz sessizlik olacak.

İnsan, doğa ve evren

Her şeyin ama her şeyin özeti sadece şu üç kelime: İnsan, doğa ve evren…Korkma! Yaşasan da, kaybolsan da, ölsen de evrendesin; yani bu koskocaman evindesin…

Bu evini gezerken, sana felsefe refakat edebilir. Felsefe ile yola çıkanın yolculuğu hiç bitmez. Felsefe, merak ile başlayan bir evren seyahatidir. Felsefe, düşünmeyi bilmeyenlerce zehir sunuyor sanılır; oysa panzehirdir sunduğu… Sana soru sormayı, sorgulamayı öğretir. Soru sormak, sorgulamak düşünce dünyasında yapılacak bir seyahatin hazırlığıdır. Sonraki aşama ise yola çıkmak ya da aramaya başlamaktır.

Mesela Felsefe sana “Ben, evren varolduğu için mi varım?” Sorusunu sordurup ve sonunda “Evren var olduğu için ben var olmuş değilim; aksine ben (Sen, o, şu ağaç, şu masa, şu taş v.s…) var olduğumuz için evren var olmuştur.” sonucuna varmanı sağlayabilir..

Bir ara da felsefe, insan ömrüne kafayı takmana yol açabilir. Çağımızda ortalama insan ömrünün uzadığı bir gerçek. Bunda tıbbın katkısı şüphesiz ki çok büyük. İnsanın ömrünün uzamasının duyulan korkuyu, hissedilen acıyı, kısacası yaşanan kötülükleri de artırdığı maalesef bir başka gerçek! O zaman kendine sorarsın: İnsan ömrünün uzaması iyi mi oldu kötü mü?

Yaşayan her şey bir gün mutlaka ölecektir

Asıl konumuza dönüp bir kere daha tekrarlayalım: Ölüm korkusu bütün insanlarda ortaktır. Yaşayan her şey ölecektir. Varoluşun en temel kurallarından biri budur. Bu kuralda eşitlik ve sosyal adalet vardır; ayrımcılık, kayırmacılık, istisnalık yoktur.

Ölüm karşısında ne yapabiliriz? Varolmanın farkında olmak ölüme karşı bizi güçlü kılar. Çünkü her canlı zaman zaman ölüm karşısında kendini güçsüz, aciz hisseder. Onunla nasıl başedeceğini bilemez. Ölüm, geleceği değil geçmişi yok eder; insana acı veren de budur. Geleceğin ne olduğu bilinemeyeceğinden ölümün onu etkileyeceğini düşünemeyiz; ama geçmişin ölüm tarafından silineceğinin farkındayızdır.

Ölüme meydan okuyan insanları anlamak zor. Ölüme neden meydan okuyorsun? Meydan okuyacağına onunla uzlaşmayı denemeyi düşünsene!

Ölüm korkusu her insan için her yerde ve her zaman var, dedik. Korkunun derecesi kişilere göre farklılık gösterse de bu korkuyu her insan yaşamış veya yaşamak zorunda kalacaktır. Dinler, mal-mülk hırsı, makam sevdası, diğer insanlara karşı duyulan kin hep bu korkuyla başetmeye çalışmanın bir sonucudur. Kendi ölümümüzle ilgili bir şeyler yapmak isteriz. Çünkü başkalarının ve hayvanların ölümüne karşı lakayt davranabilen insanlar; söz konusu kendileri olunca durum değişiyor.

Ölüm, insanın aklına varlığının sonlanması düşüncesini getirdiğinden acı veriyor. Bu kaçınılmaz sonuç karşısında insan zayıflığını görüyor, çaresizliği yaşıyor. Her şeyin bir sonu olduğunu anlamak istemiyor, bu gerçeğe  boyun eğmek ona çok zor geliyor. Oysa yalnız kendisi değil, evrende varolan her şey sonludur. Bizi ısıtan ve aydınlatan şu güneşimiz, bir gün gelecek patlayacak ve varlığını sona erdirecek. Bu sona erişle beraber etrafındaki gezegenlerin ve tabii dünyamızın da varlığı sona erecek. Gene bir gün galaksimizin ve gene gene bir gün evrenimizin varlığı da sona erecek. Sonra ne mi olacak? Hiç. Bu soruya bırakın doğru cevap vermeyi tahminde bulunmak bile mümkün değil. Çünkü burada artık düşüncemizin sınırındayız.

Beden öldükten sonra ruh yaşar mı?

Beden öldükten sonra ruhun yaşayıp yaşamadığı sorusu binlerce yıldır tartışılıyor. Mekanist teoriye göre bedenle birlikte ruh da ölmektedir, çünkü ruh bedenin bir ürünüdür. Oysa aksi görüşte olanlar (animist teori) beden öldükten sonra ruhun onu terk ettiğini ama varlığını sürdürdüğünü savunurlar.

Ruhun ölümlü olduğunu ileri süren düşünürler “Ben varken ölüm yok, ölüm varken de ben yokum.” diyerek bu görüşlerini savunmakta ve o nedenle ölümden korkmamak gerektiğini söylemektedirler. Çünkü ölünce her şey dağılıp yok olacak ve algılayan bir “ben” olmayacak. Bu düşünce karşısında şöyle bir soru sorulabilr: Öyleyse ben/ruh öldükten sonra ne olacağım? Bu sorunun cevabı çok basit: Doğmadan önce ne isen o olacaksın. Öyleyse ölüm sonsuz, büyük bir sessizlik ya da susuş mu?

Bir gün varolan her şey yok olacaksa yaşamanın ne anlamı var?

Bir gün varolan her şey yok olacaksa yaşamanın ne anlamı var, sorusu birçok insanın aklına gelebilir ve yaşama dair bütün enerjisini tüketen bir etken durumuna girebilir. Kişinin canı hiçbir şey yapmak istemez, etrafındaki insanları ve olayları önemsemez, ilgisiz, umursamaz yani lakayt bir davranış sergiler. Bir de şöyle düşünse: Ebedi olsaydım, ilanihaye yani sonu gelmeyen bir zamana değin yaşasaydım: Bedenim yaşlanıyor ama hiç ölmüyor. Hastalıklarımın sayısı her geçen gün artıyor. Olaylar birbirinin tekrarı ya da benzeri… Böyle bir hayatı çekebilir miydim?

Ölüme bak! Önyargısız, sakin ve rahat bir şekilde bak. Bu bakıştan onu arzuladığın anlamı çıkmaz. Bu bakış, ölümün de sana yüzünün korkutucu tarafını saklayıp huzur verici tarafını göstermesini sağlar.

Olumsuz bir yaşantı örneğinden sonra ölümün farkında olmak, bazı insanlarda bunalımlara yol açabilir. Hatta bu farkındalık yüzünden kırıcı, aksi, egoist bir insan görüntüsü yansıtanlar da olabilir. Oysa ölümün farkında olmak aslında o kadar kötü bir şey değildir; hatta iyi değerlendirilirse çok da faydalıdır. Kişi, bu farkındalığa ulaştıktan sonra hayattan çok daha fazla zevk almaya başlayabilir, diğer insanlarla olan ilişkilerini düzeltebilir, yardımsever ve merhametli olabilir. Geriye kalan zamanını anlamlı geçirmeye karar verebilir. Arkasında uzun yıllar yaşayabilecek izler bırakabilir.

Ölüm anksiyete(korku, endişe)si, daha önce ölümle yüzleşmemiş bazı insanlarda ciddi psikolojik ve ruhsal problemlere yol açabiliyor. Varolmama çoğu insana korkutucu gelse de bu yersiz bir korkudur. Çünkü varolmadığımızı asla bilemeyeceğiz. Öyleyse bilmediğimiz, farkına varmadığımız bir şeyden neden korkalım ki? Karen Homey, kaygıdan yakınan hastalarına “Tehlike ne?” diye soruyormuş. Siz de deneyin, kaygılarınızın azaldığını göreceksiniz.

İnsanların ölümle ilgili inançlarını sorgulamanın gereği yok; ölüm korkusunu din ile, inançla hafifletmeye çalışan kişiler belki bir zaman sonra bu durumlarını kendileri sorgulamaya başlayabilirler. Tabii dinler sadece ölüm anksiyetesini azaltmazlar bazen de artırırlar, ceza çekilecek yer olarak tanımladıkları cehennem bunun en başta gelen nedenidir.

Ölüm korkusunun bazen reenkarnasyon (ruhun sürekli olarak bedenlenmesi, ruh göçü) yoluyla, bazen paranormal (telepati, psikokinezi ) yani normal ötesi psişik fenomenlerle,   bazen de gizli bilimler (reiki, renk, hipnoz, ruhsal telkin, bioenerji, manyetizma, levitasyon, telekinezi) ile yapılan açıklamalarıyla da karşılaşırız. Aura (bedensel enerji alanı) terapisi, gurular (Brahmacı eğitimde, yüksek kasttan gençleri ve öğrencileri yetiştiren manevi gücünün en yüksek noktada olduğuna inanılan kimse/öğretmen), şifacılar, aroma terapisi (bitkilerden elde edilen yağlarla hastalıkları tedavi etme yöntemi), astral seyahat (ruhun fiziksel bedenin dışında ve başka mekanlarda seyahat etmesi), ve diğer paranormal inançları da bunlara ekleyebiliriz. Ancak bütün bu saydıklarımızın ölüm kaygısını azaltmada faydalı olup olmadıkları tartışma konusudur.

Ölüm konusunda model olmak ve son söz

Acaba şu ifadeyi dillendiren kaç kişi vardır? “Anneme ve babama sadece benim dünyaya gelmemde rol oynadıkları için değil, aynı zamanda benden önce bu dünyadan göç ederek bana ölümle ilgili model oldukları için de müteşekkirim. Onların benim için örnek olduklarını görünce dedim ki: Siz(annem ve babam) ölebildiğinize göre, demek ki ben de ölebilirim. Ve umarım ben de çocuklarıma ölüm konusunda sizin gibi örnek olabilirim. ”

Varoluşun yarattığı sıkıntıları, problemleri, acıları, soruları çözümlemenin tek bir yolu var: Varoluşçuluk. Özgür düşünceye dayanan, her türlü otoriteyi reddeden, insana varoluşunun farkında olmasını sağlayan bir varoluşçu anlayış.

NOT: Bu deneme çalışması Psikiyatrist Profesör Irvin D. Yalom’un “Güneşe Bakmak Ölümle Yüzleşmek” kitabından yararlanarak hazırlanmış olup, o nedenle bu kitabın kapağı görsel olarak kullanılmıştır.

Faruk Hüsmüslü
www.kafiye.net


Tarih 4 Ara 2019 Kategori: Hacer Taner Bulut

TIPTIP FİLM YÖNETMENİ OLMAK İSTİYOR

TIPTIP FİLM YÖNETMENİ OLMAK İSTİYOR

Ilık bir ilkbahar sabahı, Tıptıp bahçesindeki menekşelere su verdi. Sonra biraz dinlenip kahvaltısını yaptı. Ardından bir Türk kahvesi yapıp keyifle yudumladı.

Bahçesinde uçuşan kelebekleri seyrederken bir anda aklına film çekmek geldi. Şimdi bu kelebekleri kameraya alsam, ondan da bir film yapsam ne de güzel olurdu vırrrakkk dedi.

Bu fikir Tıptıpın bayağı hoşuna gitmişti. Saatlerce çekmek istediği filmin hayalini kurdu. Sonra bir koşu evinin deposuna indi. Orada yıllardır bir işe yaramadan duran kamera aklına geldi. Bu kamerayı ona kuzeni Uçuç hediye etmişti.

Hemen kamerayı aldığı gibi bahçeye çıktı. Kelebekleri, kuşları, böcekleri kaydetti. Tıptıp bu işe bayılmıştı.

Sonra kütüphanesine gidip, sinemayla ilgili kitapları karıştırdı. Çok ilginç bilgiler öğrendi. Öğrendikçe de sinemaya olan ilgisi arttı.

Akşam olunca Bahri Dayısına gitme isteği duydu. Ona güzel bir kek yaptı. Keki kutuya özenle yerleştirdi. Sonra da Bahri Dayısının kapısını çaldı. Bir zaman sonra Baykuş Bahri kapıyı açtı ve:

Ooo! Tıptıp! Hoş geldin. Yine mi sorular haaa? Dedi.

Tıptıp utanarak:

Bahri Dayı kusuruma bakma. Biliyorsun ben meraklı bir kurbağayım. Öğrenmeden duramam. Dedi.

Baykuş Bahri:

Hadi, hadi gir içeride iki laklak edelim seninle dedi.

Tıptıp getirdiği keki tabaklara koydu. Ardından güzel bir çay demledi.

Tıptıp’ın meraklı gözleri Bahri Dayı’nın kitabına daldı. Heyecanla sordu:

Dayıcığım bu gün ne okuyorsun?

Baykuş Bahri:

Ünlü yönetmen Nuri Bilge Ceylanın hayatı ve filmlerini okuyorum dedi.

Tıptıp:

Ooo! Ne kadar da şanslı bir kurbağayım ben yaaa! Tam da sana sinema hakkında sorular soracaktım dedi.

Baykuş Bahri:

Hayrola başımın belası. Şimdi de fil mi çekeceksin? Dedi.

Tıptıp:

Tam da üstüne bastın. Kaldır ayağını dedi.

İkisi de kahkahalarla güldüler.

Sonra Tıptıp eline kitabı alıp inceledi.

Kendi kendine:

Ben de senin gibi bir yönetmen olacağım Nuri hocam dedi.

O akşam keyifli vakit geçirdiler.

Ertesi sabah Tıptıp heyecanla yataktan kalktı. Eline kamerasını alıp ormana gitti. Ormandaki arkadaşlarına film çekmek istediğini söyledi. Bu fikir arkadaşlarının çok hoşuna gitti.

Başladılar senaryo yazmaya. Sonra da oyuncular seçildi. Ardından filmin çekileceği alan hazırlandı.

Hemen oynamaya başladılar. Herkes rolünü çok iyi oynadı.

O gün ellerinde çocuklarına bırakacakları güzel bir film vardı. Hepsi buna çok sevindi.

Tıptıp’a teşekkür ettiler. O akşam oturup çektikleri filmi izlediler.

Tıptıp bir hayalini de başarıyla gerçekleştirmiş oldu.

SORULAR:

1-Çocuklar siz yönetmen olsanız nasıl bir film çekerdiniz?

2-Sizce Tıptıp nasıl bir kurbağa? Onu sevdiniz mi?

3-Pekiii, Baykuş Bahri nasıl bir hayvan?

4-Şimdi sizinle kısa bir film çekelim mi?

YÖNETMENİMİZ NURİ BİLGE CEYLEN

İstanbul doğumlu yönetmen, üniversiteyi İstanbul üniversitesinde okudu. Bir süre fotoğrafçılıkla uğraştı. Sonra Mimar Sina Üniversitesinde Sinema bölümü okudu. Cannes Film Festivalinde ödül aldı.

En bilinen Filmleri:

Ahlat Ağacı

Kış Uykusu

Mayıs Sıkıntısı

Bir Zamanlar Anadolu dur.




Hacer Taner Bulut
www.kafiye.net