Kategoriler


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Safiye ÇAKIR

Dolandı Çevresinde Terk Edeceği Zamanların

Dolandı Çevresinde Terk Edeceği Zamanların
Güneşin denizi kucaklamak için acele ettiği, baharın ılık ılık tenini okşadığı, akşamın hüznünün yüzünü maskelediği genç bir kadın gecenin karalığını kendi karanlığına katarak, acıları kendine siper yaparak sessizce oturuyordu.
Önünde doldurulmayı bekleyen boş bir kâğıt, yazmak için acele eden telaşlı bir kalem, yazmak istiyordu sadece yazmak bölük pörçük kelimeler uçuyordu havada…
Cümleler bölünmüş ne yazacağını bilmeden nasıl başlayacağını düşünmeden sadece yazmak istiyordu…
Cümle kurmayı mı bilmiyordu yoksa yazmayı mı unutmuştu?
Gökyüzünün ince çizgisine takılıp kaldı gözleri…
Bir an, bir kelime yakalayıp yapıştırıverdi boş kâğıda telaşla…
Şimdi anlamına, anlam veremediği tek bir sözcük, her şeyi anlatan tek bir cümle, “sevdim” kalemi dondu, gerisi gelmiyordu…
Yoksa her zaman yaptığı gibi kalemiyle onu kırmaktan, kelimeleriyle onu incitmekten mi korkuyordu?

Hangi karanlığın sabahıydı, onu sevdiği günler, ne zaman sevmişti, ne çabuk kırmıştı yılların pas tutmuş zincirlerini…
Seni seviyorum derken, gururunu nasılda yerlere serdiğini, düşünmeden nasıl kapılıp gitmişti…
Duygu dalgalarının sel olup akan karanlık kollarına, “özledim” dediğinde mi terk etmişti ona yüreğini…

Yoksa ‘seni merak ettim’ dediğinde mi terk edip gitmişti ruhu bedenini?
Sadece sevmişti, felç olmuş hayalleri vadilerde gezen liseli gibi, dokunmuştu yüreğine ama şimdi terk edeni terk ediyordu…

Genç kadın, “kelimelerinden ayrılık akıyor beni bırakmaz” dediği gibi gidiyordu…
Git dediğinde yüreğindeki alevi köreltir gibi, git/meee dediğinde, mıhlanıp kaldığı gibi, affetmişliklerini affetmek için…
İşte şimdi gidemediği gitmelerinin eteklerine basarak dönmemek üzere gidiyordu…
Kırılmış gururunun kalan son kırıntısının yanına birdamla gözyaşını, mendiline sararak kaleminden onu hatırlatan harfleri silkeleyip, ismini dudaklarına dokundurmadan, dudaklarını sile sile elvedalara sığınmadan, işte şimdi gidiyordu.

Gökyüzünün ince çizgisine terk etti Terk edip gideni, çöken bedenini topladı sessizce…
Önce kalemini sonra kendini terk etti dönüşü olmayan bir yoldan, yüreğindeki adresi sile sile gitti genç kadın…
Sırtında bir enkaz parçalarının ağırlığı… Gözlerinde yaşamadıkları…
Dönüp ardına baktı, unutacağı ne kadar şey varsa, hepsi üst üste duruyordu…
Cesaretsiz adımlarla ezdi geçti tüm geçmişin sıcaklığını, yosun kokusu, burun deliklerini,
kimsesizliğin kokusu sardı avuçlarında alışılmadık yalnızlığın dokusu yüreğini kanata kanata..

Dolandı çevresinde terk edeceği zamanların, terk edilmiş gururunu son kırığını takıp koluna gün dönümlerinin döngüsüne gidemezlerin gidişine hikâyeler bırakarak gitti ve bu son gidişle bitti…

Safiye ÇAKIR
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Samiye Sezen SAYIN

Umutlarım Yarınlarda Kalmasın

Umutlarım Yarınlarda Kalmasın
      Masamın başında, evrakların arasında kendimi kaybetmiştim. Bir ara başımı kaldırdım. Kapıya gayri ihtiyarı baktım. Kapıda bir bayan, sağında ve solunda kız çocuğu. Elinde nüfus cüzdanı ve bir kağıt. Kızlardan biri on üç diğeri altı yaşlarında. Her ikisi de yaşlarını göstermiyor oldukça çelimsiz görünüyorlar… Biraz ezik, biraz mahcup gülen ve çekingen gözlerle, göz göze geldim.
       O bakış anının arkasındaki kadını yakalamak var ya! İçime bir şeyler aktı, yüreğim çiz etti. Neydi beni bu derece etkileyen ? Her gün gördüğüm sıradan insanlardan biriydi belki ama; farklı bir yönü vardı… Bir yüzü gülen, diğer  yüzü ağlayan;  bir yüzünde ışık diğer yüzünde karanlık; bir yüzünde bolluk, diğer yüzünde yoksulluk kol  geziyordu.  Bir de yüreğine sığmayan sevgi denizi, diğer yüreğinde derin dalgaların açtığı, aşındırdığı yaralı yürek sancısı, tümüyle yansıyordu yüreğime …Sanki yüreğinden, yüreğime ayna tutulmuştu. Tıpkı şarkıdaki gibi ben ona  tutuklu kaldım… Saniyeler geçti. Belki çok kısaydı o an. Ama ben onun yüreğine akalı saatler olmuştu. Onun evreninde  çoktan geziye çıkmıştım. İlmek ilmek çözüyordum onu.
       Beş kız annesi, daha otuz sekizinde … Yılların değil belki ama yaşadıklarının izlerini görebiliyorsunuz yüzünde. Bakışlarındaki soruların, sözlere dökülmesine gerek duymuyorsunuz. Kitap gibi yüreğini okuyabiliyorsunuz.  O da sizi okuyor sanki. Çok zeki ama işe yaramamış…
       -Erkek çocuk mu  aradınız ?
      -Sorma beş kız çocuğum var. Haklısınız. Cahildik, aklımız ermiyordu ,yol gösteren olmadı.
    -Baba boyacılık yapıyor. Şuan çalışmıyor. Çünkü hasta, bende hastayım aslına bakarsanız. Yeşil kartlıyız. Eşimin sürekli kullandığı ilaç var, bazen alabiliyoruz bazen de….
      -Neden beş çocuk ? Sorusu, kadını bu açıklamalara götürüyordu.
Ezikliğini, boynunu bükerek, gözlerini kaçırarak, oturduğu koltukta  daha da küçülerek zaten belli ediyordu. Çaresizlik her davranışına yansıyordu.
     Yüzüne baktıkça, insanımın nasıl kendi haline terk edilişini; başının çaresine bak; saldım cayıra mevlam kayıra anlayışının sonucunu görüyordum.
      Çocuklar bir şeylere aç. İlgiye, bilgiye, sevgiye, paraya. Bedenleri, zihinleri aç. Bir şeylere susamışlar belli…
      Anne sıkılarak söz ediyor. Okula yazdıracağız ama …nasıl diyeyim bilmem ki  .
     Arif olan anlar misali. Başımla onaylıyorum. Anladım diyorum. Bu zamana kadar nüfus kağıdını çıkarmamışlar. Bütün paramı buna verdim diyor . Belli ki çok koymuş verdiği para   tam ” yirmi dört milyon”
     Biraz daha yoklamak istiyorum. Gerekli evrakları tamamlamanız lazım diyorum. Küçük kızın yüzü hemen düşüyor. Gülen gözler kayboluyor. Derinlere daldı… Çekip çıkarmam lazımdı. Kardelenlerin boyunlarını bükmeye hakım yoktu.  Annesinin boynu zaten bükülmüştü.
     -İsmini söyler misin ? diyorum. Hemen canlanıyor. Değerli olma duygusu kendini hemen hissettiriyor.
     -Aysun … Aysun Demir, diyor. Gözlerinin içi gülerek. Biraz alçak sesle.
    -Bak ben seni, duymuyor ve görmüyor olabilirim; bana kendini nasıl hissettirebilirsin?diyorum. Hemen yanıma sokuluyor.  Gözlerimin içine bakıyor.
   -Gerçekten görmüyor musun ? diyor.  Gülümsüyorum. Küçüksün, büyümen lazım bu sene büyüde gel demeye kalmadan, ablası atılıyor. Harflerin hepsini biliyor. Sözcükleri okuyor, diyor.
    -Abla cin gibi, gözleri ışıl ışıl zeka fışkırıyor. Anne üç çocuğunun da diğer okulda okuduklarını, gönlünün onların da bu okulda okumasını istediğini, söylüyor. Ama imkanlarının el vermediğini, güçlerinin   yetmediğini  anlatıyor.
      Ablaya dönerek :Kaçıncı sınıfta okuyorsun ?diye soruyorum. Altıncı sınıfa geçtiğini, okulundan ve öğretmenlerinden memnun olduğunu bir çırpıda söylüyor. Derslerinin iyi olduğunu da… Onunla da uzun uzun bakıştık.. Yoksulluk her şeylerine yansımıştı. Onları içime almak sarmalamak geçti o an. Çaresizliklerini unutturmak, yanaklarına gülücükler kondurmak. Kendine gel dedim. Polyannacılık oynama zamanı değil . Çözüm bulmalıydım …
     Küçük kıza dönerek. Elimdeki kağıdı uzattım. Bunu al ve iki oda ötede  bulunan ablaya verip fotokopisini çektirmesini ve tekrar bana getirmesini istedim. Hemen atıldı. Arife tarif gerekmez  misali becerip geldi. Ablası arkasından gidecek  gibi oldu. İzin vermedim.
     Anne derdini dinleyen birini bulmuşta kaçırmak istemezmişçesine soluksuz anlatıyor hayatını. Her insan bir romandır, bir kitaptır, oku  oku bitmez derler. Ben bu roman kısmına değinmeyeceğim. Asıl konu ,üzerinde durulması gereken şu bence:
    Kız çocuklarımıza yönelik beş yıldır sürdürülen kampanya var. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğinin öncülüğünde yürütülen “KARDELENLER” projesi. On bin kız çocuğunu okula kazandırmak. Hayat basamaklarını adım adım çıkmalarına yardımcı olmak, dünyaya yüzlerini döndürmek. Çok güzel gurur, verici  bir kampanya.
     Derneğin kuruluş amaçlarından olan, bilinçli, eğitimli, evrensel  insan, kadın haklarına saygılı, çevreye duyarlı, çağdaş bir toplum oluşturulması ilkelerini gönülden destekliyorum ama, eksik bence.
     Asıl yüreğimi yakanda  bu . Ya anne babalar ? Onlar ne olacak? Onlar ne zaman ışık olacak, karanlık odalara?… Onları nasıl bilinçlendireceğiz?
     Evlerine girebiliyor muyuz, ekmeklerini bölüşebiliyor muyuz, düşünce dünyalarına akabiliyor muyuz? Onlar bizleri anlayabiliyorlar mı? Çocuklara kendimizi anlatabilmek yetmiyor. Büyüklere anlatmak çok daha önemli. Tıpkı örnekte olduğu gibi
     Aynı sınıfı paylaşan iki öğrenci.  İkisi de sınıfın en çalışkanları. Birisi çalışarak başarılı oluyor. Diğeri ise oldukça zeki ama yoksul. Suat, fakirliğin cahilliğin ve ilgisizliğin kurbanı. Sınıf öğretmeni  günün birinde bunun yeteneğini fark eder  ve kolundan tutar. Kendi çocuğu gibi her şeyiyle ilgilenir. Masraflarını karşılar, harçlığını verir. Maddi ve manevi desteğini 8.sınıfa kadar sürdürür. Suat’ın hayalleri vardır. Günün birinde belediye başkanı  olacak. Evsizlere ev yapacak, dev futbol  sahaları kuracak, her çocuğa bisiklet armağan edecek. Ama önce bir fabrikası olacaktı. Suat bu hayallere her gün dalardı. Bir gün öğretmeni  o ilden gider. Tayin olur. Çocuk yine başarısını sürdürür ama…  Ya aile ? Evin geçimi için  para lazım, okuyup da ne olacaksın? Çalışacaksın ,zaten yıllarca hazır yedin içtin. Hadi bakalım işe. Okul karın doyurmuyor. Diyerek öğrencinin okul hayatını bitirirler. İkilem arasında kalan Suat  kısa bir süre sonra baliye arkasından uyuşturucuya alışır ve yaşamı köprü altlarına akar.
      Dileğim sorunların bir parçası olmak değil sizin hedeflerinizden biri olan çözümün bir parçası olmaktır.
      Batıda  kardelenler yok mu? İzmir’de, Manisa’da, Muğla’da, Balıkesir‘de, Çanakkale’de, Kütahya’da, Tekirdağ’da, Bursa’da…  Buradaki   kardelenlere kim ellerini uzatacak?

                                                                        Samiye SEZEN-SAYIN
                                                                       BURSA- 23 / 08 / 2005
                                                                       www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Mimoza SARIŞIN

Sevgiliye Mektup 1

Sevgiliye Mektup 1 ( Vuslata Doğru Bir Adım Daha)
Merhaba sevdam…

Yüreğim yüreğindeyken, duygularımın hafızamdaki kelimelerle birleşebildiği şu anlarda sana uzanan aşk, vuslat yollarındaki sevda katarına bir yenisini ekliyorum… Güneşli, yaza yakın sıcak bir Mayıs günündeyim. Gülümsüyor tabiat bana ,gülümsediğim gibi sana.. Başımda deli bir sevda, içimde şarıl şarıl akan aşkın damlalarıyla,sessiz, dingin, duru bir ırmak gibi önümde kıvrıla kıvrıla, içime huzur veren bir yolda sana doğru ilerliyorum her adımda. Bir elimde sonsuz mutluluk, bir elimde bitmeyen umut. Yürürken vuslata doğru besliyorum kalbimi, ruhumu.. Aklımda sana dair en güzel düşünceler, hayaller.. Gönlümün en güzel yerinde sadece senin için sakladığım hediyeler.. Bilmem kabul eder misin? Bir gün ya ben sana geleceğim ya da sen bana geleceksin ya,onun için..

Bir gün kavuşacağız diye hep böyle avuttum kendimi şimdiye kadar; mutluyum yine de hayali bile güzel vuslatın. Bak şimdi üzerimden kara bulutlar yerine
sevda bulutları geçiyor, karşıki ağaçta bülbülün güle aşkı şakıyor, sevgi nağmeleri var sesinde, bunların hepsi sonunda vuslat var diye..

Sana doğru yürüdüğüm yolun kenarları hep güzelliklerle dolu. Yerlerde sarı papatyalar,laleler,gelincikler.. Biraz ötede aşkın anlamı kırmızı güller.. ve saçlarımda MİMOZAlarla ben-biz sana geliyoruz sevinçle. Papatyalar, laleler, güller ve MİMOZAlar hepsi müthiş bir ahenkle dansediyorlar  hasret rüzgarının her esişinde.. Hepsini hasret çektiğim zamanlardaki gözyaşlarımla suladım sevdam. Gönül çiçeklerim de senin için açtı.

Yürüdüğüm bu yol senin yolun,aşkın yolu,vuslat yolu. Yürürken suluyorum çiçek çiçek açmış umudu.. Yüzümde hissediyorum senden esen mutluluğu.. Ruhum yolundayken huzur buluyor… Vuslat bu yolda beni bekliyor  Biliyorum bir gün kader gülümseyecek ve beklenen vuslat sonsuzluğa erecek… Sevdam.. Bugün hayatımdan, sensiz geçen bir günü daha sildim… Her yeni gün vuslata bir adım daha yaklaşırken hasret yangınlarım daha çok büyümekte… Yangınlarımda ve sevinçlerimdesin… Vuslat bulutlarından süzülecek mutluluk yağmurlarında birlikte ıslanmak tek dileğim… Kendine bana baktığın gibi bak…

Seni seviyorum…

…. 24.MAYIS.2010….
Mimoza Sarışın
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Erol GÜLDİKEN

Sevgiliye Mektup 3

Sevgiliye Mektup 
Merhaba yüreğim…

Yüreğinden yüreğime akan ilhamınla ve aşka dair en güzel duygularla dolduğun yüreğimde hissettiğim sana, merhaba yüreğim derken, akıyorum yüreğimle yüreğine yüreğimdeyken sen… Bana en güzel saray olarak sunduğun yüreğine öyle sahiplendim ki… Sen oldum kendimle yüreğinde, sana merhaba yüreğim derken…

Seni ilk tanıdığım günden beri şiir oldun dilimde… En girift yürek seslerimizin tek nağmede birleştiği andan beri Seni yazıyorum, seni söylüyorum akarken sana doğru aşka susamış ruhumla… Merhaba ile başlayan günümün gecede son kelimesi de sensin dilimde aşk dolu… Hayatımda yeni bir hayat, ömre bedel anların en kıymetli varlığısın ışıltınla dopdolu… SENİ SEVİYORUM sözü hiçbir lugat ve hiçbir duygu da hiç bu kadar güzel, bu kadar derin anlam bulmamıştır bu güne kadar… SENİ SEVİYORUM sevdam…

Nakış nakış işlenen bir aşkın şaheseri…
Çok özelsin.. Çok farklısın.. En anlamlı sözlerimsin yüreğimden akan… İlhamım her an duygularında, sözlerinde, yüreğinde… Sevginle sararken yüreğimi, aşksın ruhuma… Aşksın yüreğe sığmayan… Aşksın gözlerden süzülen…

Bir ömür okuyacağım, bir ömür yazacağım; okumaya ve yazmaya doyamayacağım şiirimsin… Aşka ilham veren aşksın…
Bir Günaydın sözünle aydınlanır günüm…
Bakışlarının resmini çiziyorum her gün yüreğime…
Öncesinde sensiz geçen yıllarımı, ve şimdi sensiz geçen her saniyemi hayattan alacak olarak kaydediyorum…
Yüreğinden doğan güneşle ışığımız oldun aşk yollarında…
Güç verdin adımlarımıza…
Aşkı bir deniz yaptık alabildiğine derin ve büyük..
Gemiler yüzdürdük aşk rotamızla… Martıların kanadında özgürlüğe uçurup lirik şarkılarda gizledik sevdamızı… Yüreklerimizde çözdük aşkın şifrelerini esrik akşamlarda… Ve birlikte yüzdük şiir deryamızın aşk dalgalarında…

Bir şarkı çalıyor şu an radyoda…

Kaybolan o yılların acısı derin,
Çıkamazsın gönlümden, orası yerin,
Gözlerim gülüyorsa senin eserin,
Söyle şu kalbim seni nasıl sevmesin…

İnanması zor ama hayatın sürprizi mi yoksa aşkın sürprizi mi demek lazım bilmiyorum… Bildiğim tek şey: Rahmetli Özdemir Kiper ağabeyimin yazdığı bu şiiri ilk okuduğumda böyle bir aşkı hayal edip bestelemiştim… Ve sana şu mektubu yazarken bu şarkının çalmasını birbirine bakan yüreklerimize bir özür armağanı olarak hissettim bizi geç bırakan hayattan… Ve ben de bu bestemi sana armağan ettim sevdam…

Bu Aşk, hayat denizinin dalgaları arasında ruhlarımızdan kopan en masum duygularımızın Sığındığı Issız Bir gemi İdi…
Bu Aşk, en acımasız imkansızlıkları bile bile, gülümseyebilmekti acılara…
Bu Aşk, esaretin prangaları içinde sınırsız özgürlüğü yaşayabilmekti en güzel, en özel duygularda…
Bu aşk, bir destanın en masum, en yürekli, en fedakar kahramanlarını bir olmaya mahkum etmekti en istisna, en müstesna çerçevede…
Bu aşk, yanmak, almadan vermek ve sevgilide ölmeyi bilmekti kendinden vazgeçerek…
Sen ve ben, bu acımasız hayatın en kaybeden ancak bu aşkın en kazanan İki Kahramanıyız…
Ve biz, dünya cehennemini gül bahçesine çevirmek için bir ömür mücadeleye mahkum aşk esiri, gönül kölesiyiz…
Ve ben, ölene dek bu kölelikte gönüllü olacağım sevdam…
Aşkım masum… Aşkım sonsuz… Aşkım duru….
Her yanımı kararttım.. Tek yönüm sana doğru…

EROL GÜLDİKEN
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

SAÇMALAMAK PARAYLA DEĞİL

SAÇMALAMAK PARAYLA DEĞİL
Nasıl başlarsınız, nasıl söylersiniz, nerelerden anlatmak istersiniz? Hayırdır deyip bir ipin ucunu yakalayarak bir şeyler karalamak, bir şeyler yazmak, bir şeyler söylemek… Evet can dostlarım. Çoğu zaman yazmak istediklerinizi yazamazsınız ve yazdığınız zamanda, siz ne yazdığınızdan ne de yazmaya çalıştığınızdan bir şeyler anlatamazsınız. Ben nasıl olsa saçmalamaya başladım. İsterseniz ilk defa bugün benim saçma cümlelerimi, bölük pörçük olan ve doğru dürüst bir anlamı olmayan satırlarımda hele bir gezinin olmaz mı? Sonra çalakalem bana bir de yorum yapın, bu ne biçim yazıdır demeyin sadece. Ne bileyim dostlarım, insan saçmalamaya başlayınca, işte böyle satırlar dudaklarımdan kaleme doğru akıverdi.

Benim son zamanlarda iki sıkıntım oluştu. Biri hasta olmama karşın ilaç kullanamamak. Aspirin de dahil bana antibiyotik ve penisilin ilaçları yasak. Çok az dozda ve doktor kontrolünde ancak verilebilecek. Başka hastalar gibi her ilacı çok rahat kullanamıyorum. Bu durumumu duyan doktorlar hemen bana;” Beyefendi, size tavsiyemiz asla hastalanmayın. Hastalanırsanız İmamı yanınıza çağırın size okumaya başlasın.” Demeye başladılar. İnanın bu konuda o kadar çok canım sıkılıyor ki. Düşünseniz ya dostlarım. Hasta olacaksınız ve tedavi amaçlı ilaç kullanamayacaksınız.  

Bir diğer düşüncem de değerli dostlarım şuan bu rahatsızlıklardan dolayı bazen de kara kara düşünüyorum. Nasıl düşünmem ki. Ölümüne seviyorum dedikleri gibi gerçekten ölümüne seviyorum ve aşığım. Hem öyle çok seviyorum ki, yemin ederim sesini duymayınca, onunla konuşmayınca içim rahat olmuyor. Esmer güzelini gerçekten ölümüne seviyorum ve bu uğurda da ölmeye kararlıyım. Ölümün dışında esmer güzelimden başka bir şey beni ayıramaz. Kavlim, sözüm ve Allaha verdiğim yeminim de bu uğurda. O benim biricik esmerim. Bu sağlık sorunum bazen beni çok zorluyor. Elimde de değil aslında. Ama kader diyeceğim birazda doğrusunu isterseniz. Esmer güzelim de beni çok seviyor biliyor musunuz can dostlarım? İnanın Allahtan tek isteğim şu dünyada beni gerçekten anlayan, bana değer verecek bir sevgili buldum ve bulduğum bu çok değerli, nadide insana sarılıp; aşkım, bir tanem, biricik sevgilim, esmer güzelim demeyi bana nasip etsin Allah. Onun kokusunu duyayım. Ona sarılayım ve gerçekten dünya gözü ile ona bol bol sarılayım. Şuan bütün arzum bu değerli dostlarım.  

Bu arada can dostlarım bu dünyada sağıma soluma bakıyorum. Kimsenin malında mülkünde gözüm yok ama; her yeni iktidar yeni zenginleri türetirmiş misali her iktidar değişiminde ülkemizde zenginlerin durumu ve kalitesi de gerçekten çok değişiyor. Çevremden bir çok tanıdığım murat124 ten şimdi mersedeslere terfi ettiler. Ben ise hala tabanvaya kuvvet. Yüce tanrım bazılarına yürü ya kulum diyor yürüyorlar. İnanın kimsenin malında, parasında, mülkünde gözüm yok. Ama neden bende de biraz olmasın değil mi? Hani Allah’ın adaleti eşitlik üzerine. Olsun can dostlarım, belki bir gün de Allah bana; “ Yürü ya kulum. Çok süründün, hadi bakalım biraz ayağa kalk ta fazla şikayet etme.” der sanırım. Birçok kişi deveyi hamudu ile götürürken bana devenin tüyü bile düşmüyor. Tüy düşerse bana, bakarsınız zengin olurum diye kıskananlar o tüyü bile bırakmıyorlar yolumda.  

Can dostlarım o kadar çok söylenecek şeyler var ki, aslında sizlerle biraz daha sohbet etmeyi düşünüyordum. Hani ölüm nedir, ölüm insana neler verir? Ölüverirsem benden sonra kıyamet zaten kopmuş olacaktır, ama ya ölümün benden sonrası? En çok düşündüğüm bir çalışmam var ki; yazılarım, hazırlığını yaptığım roman, yeni öykülerimi daha yeni yeni kaleme almaya başladım. Bir de biricik esmer güzelime kavuşamadan ölmek, Allah’ımmmmm, aklıma getirmek bile o kadar korkunç ki… 

Evet can dostlarım saçmalıklardan bir demet okudunuz. Şunu söyleyebilirim ki; gerçekten ölümüne seviyorum. Çok seviyorum. Uğrunda her an ölebilirim. O nedenle sevgilim, biricik aşkım için yaşamam gerek. Sağlıcakla kalın can dostlarım. 

Saygılarımla. 

Hüseyin DURMUŞ 
26.02.2008 izmir
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

SEVİYORUM, VAR MI İTİRAZI OLAN???

SEVİYORUM, VAR MI İTİRAZI OLAN???
Günlerdir yağan yağmur yavaşlamıştı. Havanın soğukluğu hissedilir gibiydi. Hani dikkat edilmezse dışarıya çıktığınız da biraz da dikkatli giyinmemişseniz şifayı kesinlikle kaparsınız. Güneş her ne kadar gökyüzünde ben buradayım diyerek size gülümsese de.

Ahmet Bey; cam kenarına oturmuş, biricik Esmer Güzeli sevdiğinin simgesi haline gelen, devamlı Esmer Güzelini anlattığı Japon Gülü ile sohbet ediyordu. Bir yudum çaydan aldı, derin bir nefes çekti. Sonra yavaş yavaş bıraktı nefesini. Japon Gülüne:

– Biliyor musun Japon Gülü! Sevmek, aşık olmak o kadar harika ki… Aşık olmak ve bir de seni gerçekten sevenin varsa… İşte aşkların, sevgilerin, mutlulukların en güzeli bu. Ben ölümüne seviyorum Japon Gülüm, inan ölümüne seviyorum biliyor musun bunu? Artık sen de onu çok iyi tanıyorsun. Ama bu sıralar onu çok üzdüm Japon Gülüm. Elimde olmadan üzdüm. O dünyalar güzeli, dünya da yaşarken en iyi meleklerin başında gelen, gerçekten; “ Cennet annelerin ayağının altındadır.” Sözünün ona da söylenenlerden biri olduğunu ve onun vereceği bir izin ile ben de cennete gidebileceğim biricik esmer güzelim var ya, onun için ne yapsam azdır Japon Gülüm. O, benim bir tanem, aşkım, sevdalım, can dostum, hayat arkadaşım, arkamda durup ayağa kalkmama yardım eden, yeniden gerçek yaşama bağlanmama neden olan dünyanın en iyi meleği.” diyerek dertleşmeye devam ediyordu.  

Ayağa kalktı, boşalan çay bardağını tekrar doldurdu. Japon Gülüne dönerek:

– “ Bu sıra onu çok üzdüm, çok kırdım biliyor musun? Ona bir mektup hazırladım biliyor musun? O dünya tatlısı Esmer güzelime göndereceğim. İlk önce sana okumak istiyorum. Sen bu mektubu kabul edersen o da kabul eder sanırım. Ne dersin Japon Gülüm… Beni dinler misin?”  diyerek, mektubu okumaya başladı Japon Gülüne:

“ Biricik Aşkım Esmer Güzelim;
Bugün hala içimde büyük bir sıkıntı var. Gerçi biraz hafifliyor gibi oldu. Bütün gece seni düşünmüştüm aslında. Biraz geç uyudum ve sabahta geç kalktığımı söyledim sana sabahki konuşmada. Bugün de seni düşündüm durdum. Çalışırken, yürürken, otururken, dinlenirken yine seni düşündüm durdum. Hem o kadar düşündüm ki aşkım, bir ara iş istediğim bayana “R….” diye seslendim, biliyor musun!!!!  Sonradan başımı sağa sola salladım. Karşımdaki bayan bana gülümsedi, bana “ Sanırım çok dalgınsınız, benim adım Emel” efendim dedi. “ Hani dün ağlattığınız” dedi. Bir de düne gönderme yaptı. Aslında haklı olan bendim ama yine de özür diledim. Başka da cevap vermedim kendisine, sadece özür dilerim dedim.

Canım; içime öyle bir yer ettin ki, her yerde seni görmek, her yer de seni var olarak düşünmek, kısacası seni içimde ben olarak görmek sanırım bu olsa gerek aşkım. Seni düşünmemin en önemlisi ise son zamanda sana senin de söylediğin gibi galiba haksızlık yaptım. Öyle seviyorum ki seni; sensiz bir saniyenin geçmesini istemiyorum artık. Seni çok severken senin sağlığını da zora soktuğumun farkına da varmıyorum. İnan aslında sağlığına dediğin gibi ben daha çok dikkat etmem gerekirken, ne yazık ki ben dikkati elden kaçırdım. İnan çok üzgünüm aşkım. İnan çok üzgünüm bir tanem. Seni içimde hissederken sana zarar verdiğimin bile farkına varamadım. Sağlığını tehlikeye soktuğumun farkına bile varamadım aşkımmmm. İnan aşkım çok üzgünüm bu konuda. Hala kendimi affedemiyorum, inan affedemiyorum kendimi canım.

Bir tanem; seni üzdüğüm için beni bağışla olur mu? Bu hayatta ömrümün son deminde tanıdığım biricik aşkıma sevdam nedeniyle öyle sarılmışım ki; seni öyle sıkmışım ki aşkım, nefes alıp alamadığına bile dikkat etmedim. Çok sevdiğim biricik aşkımı nefessiz bırakıp ölümüne neden olacağımı bile göremedim. İnan fark edemedim aşkım, fark edemedim Esmerim. Yalnız şunu kesin söyleyeyim ki aşkım; asla senden şüphe etmedim. Allahıma yemin ederim ki sana güvenim sonsuz ve ölümüne sana güveniyorum aşkım. İnan sana güvenim sonsuz. Bazen kıskançlık fobisi denilen durum mu desem, aslında kıskanmak değil ama artık öyle diyelim, üzüldüğüm oldu. Seni çok seviyorum aşkım, çokkkkkkk.

Canım Esmerim; seni birkaç gündür üzdüğüm için beni bağışla, beni affet aşkım. İnan bundan sonra daha dikkatli olacağım ve senin üzülmene inan gönlüm razı olmaz canım. Hala çok yorgunum ve inan hala kendimi affetmiyorum. Çok üzgünüm hayatım, inan çok ve bundan dolayı da boynum bükük durdum bütün gün. İnan aşkım biri dokunsa baraj kapakları açılıp yanaklarımdan aşağıya da sel gibi akacak gözyaşlarım. Bereket şu ana kadar olumsuz bir şeyle karşılaşmadım ve şimdilik iyiyim canım. Seni fazla tutmayayım canım. Seni çok seviyorum aşkım. Seni çok özlüyorum, ne olur! Bu konuda da zaten sen çok hoş görülüsün, sana çok teşekkür ederim aşkım. Daha dikkatli olacağım artık. Görüşmek üzere aşkım. Seni ölümüne seven biricik deli seveninnnn.”

İzmir/ 06.03.2008
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Hüseyin DURMUŞ

Dinle Kalbinin Sesini

Dinle Kalbinin Sesini

Ahmet Bey, gündüzün yorucu uğraşıları ve insanın beynini zonklatan yakıcı sıcağından sonra evinde dinlenmeye çekilmişti. Bir taraftan çayını yudumlarken, diğer taraftanda radyodan “ Turnalara tutunda gel.” Türküsünü dinliyordu. Kendisinde büyük bir anısı olan bu türküyü ne zaman dinlese, gözleri nemlenir, hüzünlenir ve geçmişteki o acı anı hatırlamadan edemezdi.

Olduğu yerden kalktı, odanın içerisinde dolaşmaya başladı. Sonra telefonu eline aldı. Telefon etti. Biraz konuştu ve konuşması kısa sürmüştü. Sonra oturdu daktilosunun başına ve yazmaya başladı.

” Bilir misin telde titreyen sesin ürkekliğini? Sanki ilk defa tanışmış ve o telefonda cevap verirken sana bir suç işlermişçesine titreyen o sesin nasıl bir titreşim geçirdiğini bilir misin? Hissettin mi hiç senden kilometrelerce uzakta çok değer verdiğin bir annenin o titrek sesine cevap verirken ne kadar acemi gibi biri olarak sanki cevap verirken bile bir asaletin, bir yüceliğin ve en önemlisi de sana cevap verirken bile tanımadığı bir sese büyün bir incelik ve nezaketle cevap verişini hiç duydun mu?

Evet  ******* anne. Bugün bambaşka bir seslenişiniz vardı telefonda. Sanki ürkekti. Sanki esas telefonun sahibinin adına cevap verirken bile sanki bir suç işliyormuş gibi ve henüz daha 15 yaşında bir genç kız gibi öyle ürkek bir cevabın vardı ki, doğrusunu istersen ben de ilk defa şaşırdım ve ilk defa size karşı neredeyse elim ayağım dolaşacak, konuşmamda şaşıracak ve hatta belki de sizinle konuşsam mı, konuşmasam mı gibi bir anlık kararsızlık duygularını tam yaşayacaktım ki, sizin ürkekliğiniz beni de cesaretlendirdi ve konuştum seninle ****** anne.

Konuştum ve ilk defa uzun zamandır el öpmeyi unuttuğum aklıma geldi. Ayrıca sesinin sıcaklığının içime girişinde beni bambaşka bir şekilde yönlendiriverdiniz bir anda. Sesiniz bir güveni verdi bana. Biliyor musun ******* Anne; ben uzun zamandır el öpmeyi de özledim. Hem de gerçekten, içten gelerek, duyarak, duyduğunu yaşacak bir biçimde el öpmesini unutmuşum ben.  Seninle bugünkü konuşmamda bana bu duyguyu, bu mutluluğu tattırdın bana ve inan ******* anne çok harika bir insansın. Sana; bana bu duyguları tattırdığın için çok teşekkür ederim.

Bugün siz bir acemi ben bir acemi gibi konuşuyorduk sanki. Ama bu da doğaldı. Siz benim uzun zamandır sesimi duymamıştınız. Ben de sizin sesinizi duymamıştım. Fakat bugün sesiniz, konuşmanız, hitabetiniz gerçekten bir başkalıkla oluyordu. Size kendimi tanıtırken ******* Anne, ben de çok heyecanlıydım sizin heyecanlı olduğunuz kadar, biliyor musunuz? Sizin bana “ Buyurun…, kimsiniz, kimi aramıştınız…? Sorularınızda titreyen sesiniz, inanın beni çok duygulandırdı. Sizinle bir defa da msn de konuşmuştuk. Daha sonra birkaç defa yine telde ama çok kısa olmuştu konuşmamız. Bugün ise ilk defa çok uzun olmamakla birlikte yine etkileyen o nazik ve incelikten ayrılmayan sesinizle, benim size nasıl hitab edeceğimi gerçekten bir anda şaşırdım. Oysaki ben zorlanmayan bir insanım. Ama size karşı heyecanlandığımı söylemekte açık olmam gerekir sanırım. Çok harika bir insansınız ******* anne.”

Ahmet Bey; bardağında bitmek üzere olan çaydan bir yudum daha aldı. Derin bir nefes aldı. Duygu yüklü gözlerin hafif neminde yüzündeki o mutlu gülümsemenin verdiği mutluluğu doya doya yaşamak istiyordu artık. Ahmet Bey, uzun zamandır bir büyüğünün elini öpmenin verdiği mutlulukla dolmuştu.

İzmir/17.06.2008
Hüseyin DURMUŞ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Emrah BURAN

SİMİTÇİ ALİ

SİMİTÇİ ALİ    
            Güzel bir bahar sabahı. Parkın her yanını saran çiçek  kokuları etrafa sıkılmış yüz bayan parfümüne denk. Ve bir bank üzerinde üç taze bayan; Selma, Ayşegül ve Nesrin. Nesrinin sıkıntıdan kıvrılan dudakları arasından şu kelimeler döküldü;
            – Ooof  yeter ya ! Kalkın biraz gezelim.

Ayşegül:
            -Ama daha yeni geldik neden sıkıldın ki?
Nesrin:
           -Ne yenisi ayol! Yarım saattir burada ot gibi oturuyoruz
 Ayşegül:
          – Peki tamam. Kalk Selma gidelim.
           Üç kız kalkarak PTT binasına doğru yürüdüler. Selma’nın sıkılgan tavırlarını gören Nesrin :
          – Ne o kız kara denizde gemilerin mi battı?
  Selma :
          -Ay bilmiyorum içimde bir sıkıntın var. Sanki başıma kötü bir şey gelecekmiş gibi.
 PTT binasının önüne iyice yaklaşırlar. Etrafa derin bir sessizlik hakimdir. Sessizliği bozan şu ses olur;
          -Simit, simitçi gel taze simit.
           Bu sesi duyan Selma bir anada irkilir. Çünkü bu ses hiçte yabancı değildir. Başını sesin geldiği yöne çeviren Selma şaşkınlıktan olduğu yerde donup kalır. Bu sesin sahibi lisedeki aşkı Ali’dir.  Göz göze gelirler. Selma utanır başını hızlıca çevirip koşar adımlarla yürümeye başlar. Bunu gören Ali:
          –  Hey Selma! Selma!
          –  Hey! Baksana ben Ali tanımadın mı? Hey Allah’ım.  
          Selma dayanamaz ve arkasını döner. Titrek bir sesle:
          -“ Ali sen misin.” der.
 Ali:
          – Oh be ! Küçük hanım sonunda tanıdı. Nasılsın, nasıl gidiyor  günler?
Selma :
          – Sağ ol. Liseden sonra psikolojik danışmanlığı kazandım. Üç sene oldu bitireli. Şu an bir şirkette çalışıyorum. Peki sen? Sen nasılsın. Liseden beri görüşemedik. Bir yer kazandın mı ?
           Ali bir simit tezgahına birde Selma’ya bakar ve güler. Ardından gülümseyerek:
           – “Hiçbir şey kısmet olmadı mı olmuyor be güzelim.” Der.
           Selma’nın heyecanlı bedenindeki küçük yüreği kafese atılmış bir kanarya gibi çırpınmaya başlar. “Olamaz” der içinden. Yıllardır unutamadığı en çokta sevip söyleyemediğine yandığı Ali bu olamaz.
           Çünkü Ali lisedeyken çok çalışkandır. Çoğu zaman sınıf birincilerinin bilemediği soruları bilir, yeri geldiğinde konuşur ve derslerinden hiç zayıf almaz. O lisedeki Ali bu olamaz! Başı sıkışan herkesin yardımına koşan, çoğu zamanda Selma’ya iyiliği dokunan. Ona günlerce ders anlatan. İyilik meleği, kara sevdası Ali simitçiliği hak edemez.
           Selma’nın iyice yoğunlaşan hisleri gözlerinin yaşarmasına sebep olur hafif ağlamaklı bir sesle: “Ali sen nasıl simitçi oldun” der. Ali kaşlarını çatar ve :
           -Ne olmuş kızım. Simitçi olamam mı? Yahu ne bileyim. Bir

komiser, bir subay veya bir psikolojik danışman insanda simitçi insan değil mi?
           Selma yanaklarından süzülen yaşlara aldırmayarak bebek yüzündeki masmavi gözleriyle Ali’ye bakar. Ali’nin yüzündeki ciddiyet biranda yerini hafif bir yumuşamaya bırakır. Ve oda gözlerini Selma’ya teslim eder. Uzunca bakışırlar hem de hiç konuşmadan. Selma tam “Hayır! Olamaz! Sevdiğim, canım, iyilik meleğim Ali simitçi olamaz!”  diye haykıracaktır ki; kendini yerde bulur. Çünkü telaşla koşan bir adam ona sertçe çarpmış ve yere düşürmüştür.
           Ali hızla adamın arkasından koşar. Kızların şaşkın bakışları arasında iri kartalların avını bir pençe darbesiyle yere indirdiği gibi adamı yere indirir. Belinden çıkardığı kelepçeye benzer bir şeyle adamın kollarını bağlar. Kızların arkasında koşmaktan yorulmuş bir polis memurunun ağzından şu kelimeler yükselir;
           -Yakalamış komiserim!
           Arkadan boy paltolu, iri yarı, orta yaş üstü ve elinde ilginç sesler çıkaran bir telsizle koşan bir adam şunları mırıldanmaktadır:
           – Aferin buraya geleceğini iyi akıl ettiniz.
           Ali’ye doğru seslenir:
           –  Aslanım sana iki maaş ikramiye  
           Ali gülümser  ve vakit kaybetmeden ciddi bir tavırla selam durarak sertçe bağırır.
           – Sağ olun komiserim!
           Kızlar yaklaşan ekip otolarının siren sesleri arasında ne olup bittiğini anlamaya çalışırken Ali yanlarına koşar ve:
           – Kusura bakamayın! Umarım sizi korkutmadık? Der.
           Ve gözlerini düştüğü şaşkınlıktan kurtulmaya çalışan Selma’nın masmavi gözlerine dikerek :
           -“ Bu gün simitçiyim, yarın çöpçü. Öbür gün ayakkabı boyacısıyım. (Gülümseyerek) Ha evet arada birde komiserlik yaparım. Ama ne olursam olayım sonuçta insanım.insanı insan olduğu için sevmelisin Selma inan gerisi hikaye”. Der.
            PTT binasının önü ekip otolarıyla dolup taşmıştır. Ekip otolarının arasından beyaz bir polis arabası sıyrılır. Selma’ların önünde durur. Bir polis memuru arabadan çıkar yan kapıyı açarak selam durur ve:
            – “ Buyurun komiserim.” Der.
            Ali, memura bir dakika der ve Selma’ya döner. Selma’nın yüzünü iri elleriyle avuçlar ve her biri bir inci gibi parlayan gözyaşlarını başparmağıyla siler. Ardından anlına sıcak bir öpücük kondurur ve
            – Kendine iyi bak Selma Hoşça kal. Der.
            Ali’nin arabaya binmesiyle arabanın hareket etmesi bir olur. Selma ise arabanın arkasından bakakalır. İyilik meleği Ali beyaz atına binmiş kim bilir hangi insanlara iyilik yapmaya gidiyordur.   
                                                                                 Emrah  Buran
                                                                                 www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Öyküler

Med Sopaları

Med Sopaları
İki kardeş ormanlık bir alanda sığır güdüyordu. Bir çift öküz, üç inek, bir dana iki buzağıdan oluşan küçük bir sürü… Birde Alaman adını verdikleri çoban köpekleri vardı. Sığırların çan sesleri kuş seslerine karışıyor, çocukların kulağına ninni gibi geliyordu. Uykuları gelmişti. Abla on bir yaşında, kardeşi ise dokuz yaşındaydı. Köyden epeyce uzakta ormanlık bir bölgedeydiler. Abla kardeşine:
-Sakın uyuma! Dedem ne dedi bize unuttun mu? Sıkı sıskı tembihledi, uyursanız boğazınıza yılan filan kaçar dedi, buralarda çok olurmuş, sakın uyuma. Gel hadi oyun oynayalım…
Küçük çocuk:
   -Tamam abla, peki ne oynayacağız…
Abla:
    -Gel med oynayalım, şu çalılıklardan med yapalım…
  Birlikte çalılıklara yöneldiler. Bir ağaç gövsesinden fışkırmış binlerce dal vardı. Ağacı kesmişler ama tekrar yeşillenmişti…
  -Bak ince uzun dallar var burada, med sopaları olur, medlikte keseriz dedi abla ve kayalığın üzerindeki ağaca yöneldiler. Ağacın dalları arasında en doğru ve güzel dalı ararlarken kesmek için bir kuş yuvası fark ettiler.
   -Faruk koş dedi ablası, burada bir yuva var, içinde de çok güzel bir yavru. Faruk da çabucak geldi ablasının yanına. Yuvada bir kuş yavrusu vardı, yuvanın her sallanışında devamlı ağzını açıyordu.
    -Çok aç olmalı dedi abla, onu hemen doyuralım. Hemen bir kaç ekmek parçası aldılar ellerine, koşarak yavrunun yuvasının yanına çıktılar. Yavru yuva her sallandığında annesi geldi sanıp ağzını açmaktaydı. Yavru ağzını açtıkça minik ekmek parçaları koydular ağzına. Ama yavru doymuyordu…
    -Birazda ineğin memesinden süt sağalım, o zaman çabuk büyür dedi abla.

 Yavruyu alıp Nazlının yanına götürdüler.  Memesinden biraz süt akıttılar ağzına. Artık emindiler, doymuştu bu yavru, biraz aç gözlüydü sadece.  Gidip tekrar yuvaya koydular, yarın gelip tekrar doyururuz, belki anneside mutlu olur, bize teşekkür eder diye gülüştüler.
Epeyce vakit ilerlemişti, artık eve dönme vaktiydi.  Sığırları toplayıp yola koyuldular, mutluydular.

Ertesi gün aynı yere gideceklerdi yine.  Dedeleri sıkı sıkı tembihledi:
  -Sakın uyumayın, boğazınıza yılan kaçar. Ekmek torbanızı yüksek bir dala asın, aşağılarda bırakmayın; Sığırlar yer gün boyu aç kalırsınız.
Sığırları otlattıkları yere geldiklerinde ilk önce ekmek torbasını asacak  yüksek dal aradılar. Fetane isimli ineğin gözü hep bu çantada olurdu çünkü. Bazı günler onun yüzüne aç kaldıklarıda olmuştu.  Sonrada kuş yavrusunun bulunduğu ağaca yöneldiler. Şimdi yavrunun karnı açıkmış olmalıydı.  Onları bekliyordu belkide dört gözle. Hemen çıktılar yanına. Gördükleri manzaraya inanamadı iki kardeş. Yavrunun ağzında minik ekmek kırıkları olduğu gibi duruyordu ve kaskatıydı. Ne olmuştu, kımıldamıyordu hiç. Abla yavruyu avuçlarına aldı,ağlıyordu sessiz sessiz. Çimenlerin üstüne koydular onu, neden ölmüştü, açlıktan olamazdı, doyurmuşlardı onu. O gün hiç konuşmadılar, sessizce oturdular. Yavruya bir mezar yaptılar…
   Abla:
     -keşke karışmasaydık, annesi doyururdu onu, dedi.
Vakit ikindiyi geçmişti, hayvanları toplayıp köye doğru yola çıktılar. İyilik yapalım derken bir hayvana zarar vermişlerdi.
 
Hep cahilliğimizden dedi, abla. Öleceğini bilseydik hiç dokunur muyduk ona. Güneş batıyordu, ablanın kalbinde ise bir yara kanıyordu, hiç dinmeyecek bir yara.

 -Okuyacağım dedi, okuyacağım. Okumak zorundayım. Okuyup araştırma yapmalıyım. Bir yardım yapacaksam, bir konuda çalışma yapacaksam. o konuda mutlaka biraz olsun bilgi sahibi olmalıyım. Şu yaptığımıza bak. Hayvanı doyuralım derken canından etmişiz.Cahillikle iyilik bile yapılmıyor. Ben okumalıyım!!!

Emine Yılmaz DERECİ
www.kafiye.net


Tarih 20 Ara 2010 Kategori: Doç Dr. Zerda ONURLU

Üç Koçan Mısır

Üç Koçan Mısır

Nehir kenarında oturmuş, yazın bunaltıcı ve yakıcı sıcağından kurtulmaya çalışıyoruz. Nehirdeki suyun serinliği, rüzgarın yardımı ile bizleri de serinletmiş ve neredeyse akşamı yapmıştık. Yavaş yavaş toparlanmaya başladık. Artık akşam oluyor ve eve dönme zamanı gelmişti. Piknik yaptığımız nehir kenarındaki yerimize son bir defa daha baktım, bir şeyleri unutup unutmadığımızı kontrol ettikten sonra oğlum ile birlikte evin yolunu tuttuk.

Oğlum henüz 6 yaşlarındaydı. Her gün kendisiyle değişik konuları konuşuyor, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu öğretiyordum. Evimizin dışında nerede olursa olsun; ister yiyecek, ister giyecek bizim şahsımıza ait değilse ve alıyorsak mutlaka onun bir bedelini ödeyerek almalıyız. Sahibi başında yoksa almamalıyız, hakkımız olmayanlara asla el sürmemeliyiz. Alırsak biz suç işlemiş oluruz. Günah işlemiş oluruz. Hırsızlık yapmış oluruz. Bu nedenle dikkat etmeliyiz diye de kendisine çoğu zaman öğütler veriyordum.

Piknikten dönüşte yol boyunca insan boyundan uzun mısır tarlalarının yanından geçiyorduk. Canımız mısır çekti. Tarlaların çevresinde insan göremedim. Arabayı yolun sağına çektim. Ben tarlanın birisine gittim. Üç mısır koçanı kopardım. Arabaya gideceğimiz sırada, oğlum bana;

– Anne, bu tarla bizim mi? Diye sordu,
– Hayır oğlum, tarla bizim değil, şu köydeki birinin dedim.

Oğlum bunun üzerine bana dikkatli bir şekilde bakarak, yine sordu.

– Burada tarlanın sahibi yok. Sen sahibinin izni olmadan mısırları kopardın. Sen bana her zaman derdin ki; bize ait olmayan bir şeyi almayın. Bu senin yaptığın hırsızlık değil mi? dedi.

– Hayır oğlum. Ben hırsızlık yapmadım. Bu koparmış olduğum mısırların sahibi köyde duruyor. Şimdi o köyden geçeceğiz. Köyden geçerken tarlanın sahibine parasını vereceğim.

Daha sonra oğlumla birlikte köye gittik. Köyde tarlanın sahibini değişik evlere sordum. Tam bir buçuk saat sonun da tarlanın asıl sahibini buldum. Tarladan kopardığım mısırların parasını oğlumun gözü önünde verdim. Tarlanın sahibi çok şaşırdı. Böyle bir şey beklemiyordu.

Aslında bu durum beni de çok şaşırttı. Oğlumun bu kadar dikkatli olması ve benim davranışlarımı her tarafta nasıl takip ettiğini, bir yanlış kabul ettiği hareketi bana hemen bir uyarı ile nasıl söylediğini görmek ise daha da büyük bir mutluluk verdi.

Şu bir gerçek ki, çocuklarımızı yetiştirirken onlara örnek olarak söylediğimiz yaşam ve uygulamaları bizim de uygulamamız gerekmektedir. Söylediğimizi uygulamaz isek, çocuklarımızın bize hangi gözle bakacağı ortadadır. Bir anne olarak çocuğumun bu dikkatinin ve bana söyleme biçiminin beni ne kadar mutlu ettiğini inanın anlatamam.

Nice mutlu günlere, çocuklarımıza doğruyu söyleyerek ve yaşam içerisinde onlar ile birlikte uygulayarak geçirmeyi diliyorum.

Doç. Dr. Zerda ONURLU
www.kafiye.net